Mark Nesbitt
Tübitak Bilim ve Teknik dergisi 1995
-
- -
Bitkisel ürünler, Önasya 'da, her zaman yaşamsal bir rol oynamıştır;
çoğunlukla yiyecek olarak karşımıza çıkarken, yakıt, inşaat malzemesi, ilaç
gibi kimlikler de kazanmıştır. Endüstri öncesi toplumların en önemli
ekonomik faaliyeti olan tarım, eski uygarlıkların araştırılmasında odak
noktası olmalıdır. Geçmişteki bitkilerin araştırılması, halkın çoğunluğunu
oluşturan köylülerin gündelik yaşamlarını aydınlatacağı için de önemlidir.
-ARKEOLOGLAR, 1960'lara kadar kazıların
amacının öncelikle, sanat tarihi araştırmaları ve yazılı kaynakların
bulunması olduğuna inanıp, hayvan ve bitki kalıntılarına çok az ilgi
gösterdiler. 1960'ların sonunda beliren "Yeni Arkeoloji" yaklaşımı,
arkeoloji pratiği açısından iki önemli değişikliğe yol açtı: Birincisi, eski
insan topluluklarının birbirleriyle bağlantılı oluşumlar -sistemler- olduğu
anlayışının ortaya çıkmasıdır. Bu sistem kapsamındaki tüm unsurlar önemlidir
ve hiçbir yerleşimin ya da tarihî olayın birbirinden soyutlanarak
incelenmesi mümkün değildir, ikincisi ise, arkeolojik belgelerin elde
edilmesi ve yorumlanmasının da kendi içinde sorgulanabilir ve tartışılabilir
bir konu haline gelmesidir. Geçmişin anlaşılması için beslenme biçimi ile
tarımın birbirini tamamladığı düşüncesi, biyolojik kalıntıların toplanması,
gerçekten yoğun bir ilgi uyandırmıştı. Biyolojik kalıntılar özenle
toplanmaya başlandı. Bitki kalıntılarını suda yüzdürme yöntemiyle toplama ve
kemikler için kuru olarak elekten geçirme gibi yeni teknikler geliştirildi
ve bu teknikler, toprak, polen ve peyzaj tarihinin araştırılması için
kullanılmaya başlandı.
-Bu noktada, bitkisel kalıntılar üzerinde
çalışmalarını sürdüren arkeobotanikçiler, arkeologların yanında görev
aldılar. Arazi, laboratuvar ve bilgisayar olmak üzere üç alanda çalışan
arkeobotanikçilerin çalışmaları önce arazide başlar. Arkeobotanikçiler,
toprak parçalarının batıp, içindeki kömürleşmiş bitki artıklarının su yüzüne
çıkması ve sonra süzülerek ayrılması ilkesine dayanan, yüzdürme
mekanizmalarının kurulup, örneklerin toplamasına danışmanlık ederler. Örnek
toplama stratejisi, kalıntıların doğal yapısına ve bölgedeki araştırma
konusuna uygun olarak geliştirilir. Arkeobotanikçiler, yüzdürme işleminde
görev almamışlarsa, yöre florası konusunda araştırma yürütüp, köylülerle
konuşarak, yöresel ürünler ve yabani gıdalar konusunda bilgi edinirler.
Laboratuvarda ise stereoskopik mikroskop yardımıyla, zaman alan bir destek
çalışması yürütülür. Kömür ve tohum gibi çeşitli tiplerde bitki içeren
örnekler, dikkatle ayrılarak sınıflandırılır. Tohum türlerinin
belirlenmesi, tanınmayan eski tohumların, referans olarak kullanılan
dikkatle sınıflandırılmış günümüz tohumlarıyla karşılaştırılması gibi basit
bir ilkeye dayanır. Karşılaştırma işlemi bittikten sonra, isimlendirilen ve
sayımı yapılan tohumlarla ilgili sonuçlar bilgisayara geçirilir ve yorumlama
işlemi başlar.
-Bütün bu tohumların, eski insanların
yaşamındaki anlamının bulunması arkeobotanikçilerin işlerinin en zevkli
bölümüdür.
-Tohumlar Ne Anlama Geliyor?
-
Yangın
geçirmiş tabakalardan ele geçen kalıntılar çoğunlukla depolanmak için
temizlenmiş ürünlerden; örneğin siloda saklanan buğday tanelerinden ya da
küplere konmuş mercimeklerden oluşuyor. Yanmış tabakalar, küller ya da dam
çöküntüleri arasındaki kalıntıları kaydetmek ve yorumlamak, zaman zaman
zorlu bir süreç gerektirir.
-Örneğin M.Ö. 6. yüzyılda, Sardes'de Pers
istilası sırasında yanmış bir odada yedi arpa, iki ekmeklik buğday ve bir
nohut yığını bulundu. Çoğu zaman tohumlar küplerde depo edilmiş olarak
bulunur. Çuvallarda depolanmışsa, çuval yangına dayanamadığından, tohumlar
bu yanmış odada olduğu gibi, zemine yığılmış bir halde kalır. Duvarın
dibinde bulunan sarımsakların ise duvarda asılı olan kabından düştüğü
sanılıyor. Buluntulardan arpanın, bölge insanının beslenme alışkanlığında
önemli bir yer tuttuğu ve diğer tahılların göreli olarak daha az tüketildiği
sonucuna varıyoruz. Ne var ki bu kalıntılar bir odada, bir günde
bulunanların anlık bir fotoğrafıdır ve genelleme yapmak için uygun
olmayabilir.
-Öte yandan ocak, çöp yığını ve çukurlardan
elde edilen yüzdürme örnekleri, bitkisel ürünlerin kullanımı konusunda daha
kapsamlı bir açıklama getirir. Çünkü kalıntılardaki küller, genellikle
birçok etkinliğin sonucu olarak birikir. Sardes kenti, yangın tabakaları
arasında koruna gelmiş tohum kümelerinin nasıl değişik ve tamamlayıcı
sonuçlar verebileceğini gösteren iyi bir örnektir. Yangın tabakalarının
yanındaki bir dizi yanmamış katlardan yüzdürme yöntemi ile alınan örneklerin
tümünde arpa bulunduğu, buğdayın ise sadece örneklerin %60'ında mevcut
olduğu görülmüştür. Bu bulgular arpanın o dönemdeki önemini doğrulamaktadır.
Yangın tabakalarında görülmeyen, fakat yüzdürme işlemiyle elde edilen,
akdarı, adi mürdümük, burçak, üzüm, badem ve keten gibi ürünler vardır. Bu
incelemede sarmısağa rastlanmamıştır. Otlar ve baharatlar küçük miktarlarda
kullanıldıkları için, arkeolojik kayıtlarda adları ender olarak geçer. Bu
tip bitkilere gemi kalıntıları gibi istisnai ortamlarda sıklıkla rastlanır.
-Çömlek parçaları veya sikkelerin aksine,
dönemini yansıtan kanıtlar taşımayan bitki kalıntılarının yaşı, dikkatli
stratigrafık kazılarla belirlenmelidir.
-Tarımın Kökeni
-
Tarımın
gelişmesi, hızlı nüfus artışı, tarım köylerinin yayılması gibi sonuçlar
doğururken, Mezopotamya'da ilk okuryazar uygarlıkların ortaya çıkışında
önemli bir rol oynamıştır. Yakın zamana kadar, bu dikkate değer buluşu
aydınlatan az sayıda kanıt vardı.
-Tarım öncesi ve erken dönem tarım
yerleşimlerinde, bitki kalıntılarının ve kemiklerin toplanması oldukça
zordur. Erken dönem tarım uygulamaları ile avcı toplayıcı kültürlerin
anlaşılması, birbirini tamamlayan çalışmalardır.
-Botanikçiler, buğday, arpa, mercimek ve nohut
gibi ürünlerin yabani atalarının sadece Önasya'da yetiştiğini kanıtladılar;
bu ürünlerin burada seçilerek
-kültür formuna dönüştürüldüğünü düşünüyorlar.
Arkeologlar, kazılardan çıkan örneklere radyokarbon testi uygulayarak,
Önasya'daki Neolitik Çağı köylülerinin 10.000 yıl önce çiftçilik
yaptıklarını kanıtladılar.
-Üst Paleolitik insan, çevresinde bulduğu
yabani bitkileri toplayarak ve yabani hayvanları avlayarak besleniyordu.
Dicle nehrinin kolu üzerinde bulunan Hallan Çemi'de civardaki meşe
ormanlarından yabani badem, yabani baklagiller, antep fıstığı gibi ürünleri
toplayarak beslenen insanların beslenme sisteminde, sivri saz (Scirpus
maritimus) ve yalancı sarmaşık da (Polygonum) bulunuyordu. Ayrıca, belki de
başarısız bir yağ çıkarma işleminin kalıntısı olan, kalın bir tabaka
kömürleşmiş yabani horoz ibiği çiçeği meyveleri (Gundelia tournefortii)
bulundu.
-Kuzey Suriye ve İrak'ta yer alan Abu Hureyra
ve M'lefaat yerleşimlerindeki iyi inşa edilmiş ve büyük bir olasılıkla yıl
boyunca kullanılmış olan avcı toplayıcı köylerde, step ormanlarının içinde
yer alan az sayıda orman bitkisi kullanılmıştır. Büyük miktarlarda yabani
tahıl, bakliyat ve menengiç (Pistacia) de diğer çeşitlerin yanısıra
toplanıyordu. 10.000 yıl önce, Bereketli Hilal'in üzerinde yaşayan avcı
toplayıcılar tahılların atası olan bazı yabani tohumları ekmeye başladılar.
Toplanarak ekilen bu tohumlar, daha çok yaşama şansı bularak kültür
tohumları haline geldiler. Ve zamanla bu ürünler, insan müdahalesi olmadan
tohumlarını dağıtma yeteneğini kaybettiler. Çünkü artık tohumlar, olgunluk
döneminde dağılıp saçılmak yerine, başağın üzerinde kalıyordu. Bu değişimin
çiftçiler için büyük bir avantaj olduğu açıktır.
-Tarımın ilk kez tam olarak Önasya'nın hangi
kesiminde ortaya çıktığı hâlâ net olarak bilinemiyor. Bugünkü tahılların
yabani atalarını oluşturan bitkilere, Bereketli Hilal'in hemen hemen bütün
Neolitik yerleşimlerinde rastlamak mümkündür. Arpa, mercimek ve bezelyenin
yabani ataları bütün bu bölgeye yayılmışken, yabani çatal siyez buğdayı (Triticum
diccoum) yaygın olarak Doğu Akdeniz'de, yabani kaplıca buğdayı (Triticum
monococcum) daha çok Güney Anadolu ve çevresinde, yabani nohut ise Güneydoğu
Anadolu'da dar bir bölgede görülmektedir.
-Tarım tekniklerinin büyük olasılıkla çok çabuk
yayıldığı ve bugünkü tahılların, Neolitik atalarım oluşturmak üzere
seçilerek kültür formları haline dönüştürülen tohumların değişik alanlardan
toplandığı düşünceleri, tarımın, nerede ve ne kadar geniş bir alanda
başladığının, hiçbir zaman tam olarak anlaşılamamasına neden oluyor.
-Avcı toplayıcıların, neden çiftçilik yapmaya
başladıkları önemli bir sorudur. Çiftçiliğin başlamasından 2000 yıl önce,
Buzul Çağı'nın sona ermesiyle dünya ölçeğinde çevresel değişiklikler
olmuştur. Polen diyagramları, ormanların günümüzden daha nemli ve ılıman bir
iklim sayesinde Anadolu'nun steplerine kadar yayıldığını göstermiştir. Bu
çevresel değişimlerin sonucu olarak gelişen, avcı toplayıcı yaşamdaki nüfus
artışı ve buna bağlı olarak gelişen artan yiyecek gereksinimi, ilk tarımsal
denemelerin yapılmasına neden olmuştur. Ancak bu aşamanın daha iyi
anlaşılması konusunda karşımıza çıkan en önemli engel, bu evreye ait bilinen
yerleşim sayısının azlığıdır. Anadolu'da sadece iki tane, hemen Neolitik
öncesi döneme tarihlenen yerleşimde kazı yapılmıştır (Pınarbaşı ve Hallan
Çemi). Aynı durum Erken Neolitik için de geçerlidir. Erken Neolitik Dönem
bitki kalıntıları, sadece M.Ö. 7500-6000 yıllarında çiftçiliğin görüldüğü
Çayönü'nde bulundu.
-Arkeobotaniğin Hammaddeleri
-Toplanma ve yorumlama stratejileri tamamen
farklı olan iki grubu şöyle tanımlayabiliriz !
-Makro Kalıntılar; tohumlar ve tahta parçaları
gibi çıplak gözle görülebilecek kadar büyük olan bitkisel kalıntılardır.
Birçok Önasya ülkesinde olduğu gibi çölümsü kurak bölgelerde, bitkisel
kalıntılar diğer arkeolojik kalıntıların içinde korunabilirler. Kışların
nemli geçtiği Türkiye'de ise, bitkiler hayvanlar tarafından yenmekten
kurtulabilselerbile çürürler. Botanik kalıntılar biyolojik olarak
çürüyemeyen artıklardan oluşur. Kömürleşme ise korunmak için en iyi yoldur.
Ateşle temas eden tohumlar, odunlar ya da diğer bitki parçalan çoğu zaman
yanarak kül olur, tamamen yanmayanlar ise kömürleşir. Çoğunluğu karbondan
oluşan bu kömürlerin içinde başka organik maddeler de bulunabilir.
Kömürleşmiş bir tohumdan lipid ve DNA'nın ayrılabilmiş olması bu bilgiyi
doğruluyor.
-Hayvanların otlamasıyla, sindirim sistemlerine
geçen tohumlar doğal olarak dışkılarında da bulunur. Dışkıların yakılmasıyla
bu tohumlar arkeolojik kayıtlara kömürleşmiş kalıntılar olarak geçerler.
Çeşitli tohumların bir arada bulunduğu gübreler ilginç arkeobotanik örnekler
oluştururlar.
-Mikro Kalıntılar, Polenler, sporlar,
fitolitler(phytolithler) mikroskopta incelenmesi gereken küçük
parçacıklardır. Genellikle rüzgar veya böcekler tarafından ayrıştırılan bu
mikro parçacıklar, kalın dış kabuklan nedeniyle göl yatakları ya da
bataklıklar gibi anaerobik koşullarda çürümeye karşı dirençli olurlar.
-Bölgenin bitki örtüsünün tanımlanmasında
önemli ipuçları taşıyan polenlere, arkeolojik kalıntılarda genellikle
rastlanmaz.
-Çeşitli bitki hücrelerinde bulunan silisli bir
yapı olan fıtolit ise bitkilerin çürümesinden sonra arkeolojik toprakta
birikir ve laboratuvarda ayrıştırılabilir. Fitolit analizleri, daha yeni bir
teknik olmasına rağmen bitkilerin tanınması ve sonuçların mikromorfoloji
çalışmalarıyla birleşmesiyle arkeolojik verileri tamamlıvor.
-Değişen Ürün, Değişen Kültür
-ister Önasya'da, ister Kuzey Amerika
bozkırlarında olsun, hangi ürünün, nasıl yetiştirileceğini, tüketiciye veya
merkezi hükümete bağlı olan piyasa belirler. Ürünün seçilmesi hiçbir zaman
şansa bırakılmaz. Ancak bu yaklaşım, arkeolojik bitki kalıntılarına nasıl
uygulanır?
-Bu durumda kaplıca ve çatal siyez buğdayları,
incelemek için güzel örneklerdir. Kavuzları ve bu eski hububatların diğer
buğdaylardan ayrılmasını sağlayan kalın kabuklan, depolanma sırasında ürünü
vebadan korur.
-Erken çiftçilik döneminde öncelikle kullanılan
kaplıca ve çatal siyez buğdayları, batıda Britanya Adası'na, doğuda ise
Hindistan'a kadar yayılmıştır. Günümüzde ekimi bazı yüksek dağlar dışında
oldukça sınırlıdır.
-Türkiye'de bulunan arkeobotanik kanıtlar,
kaplıca ve çatal siyez buğdaylarının M.Ö. 3000 yıl öncesine kadar makarnalık
ve ekmeklik buğday ile arpa gibi diğer tahılların yanı sıra yetiştirilmiş
olduğunu gösterir. Daha sonra Erken Tunç Çağı'nda, kaplıca ve çatal siyez
buğdayları, Güneydoğu Anadolu'nun arkeolojik kayıtlarından aniden silinmiş
ve asla tekrar ortaya çıkmamıştır. Bu durumun aydınlatılmasında görev" alan
araştırmacıların yolu Karadeniz dağlarına düşüyor. Çünkü kaplıca ve çatal
siyez buğdaylarının hâlâ az miktarda yetiştirildiği köylerden birkaçı Kuzey
Anadolu'daki nemli Karadeniz dağlarındadır.
-Buralarda çiftçilerle yapılan konuşmalardan,
kaplıca ve çatal siyez buğdaylarının neniıli ve sıcak yazlarda gelişen
mantar hastalıklarına karşı dayanıklı olması nedeniyle tercih edildiğini
öğreniyoruz. Kaplıca ve çatal siyez buğdaylarının yüksek kaliteli tavuk yemi
ve bulgur olarak da çok değerli olmasına rağmen, ekim alanları büyük bir
hızla azalıyor.
-"Günümüzdeki bu hızlı azalma ile "Erken Tunç
Çağı"ndaki azalma arasında bir paralellik olabilir mi?" sorusu akla geliyor.
Köylüler bu konuda ipucu olabilecek şu bilgileri verdiler:
-Öncelikle verimi düşük olan kaplıca ve çatal
siyez buğdaylarını devlet desteklemiyor. Buğday tüccarlarının ekmeklik
buğday alırken, bu buğdaylar gibi azınlıklarla ilgilenmemeleri ise başka bir
neden... Görüldüğü gibi, Karadeniz dağlarındaki ekim alanlarında yaşayamayan
ve hastalıklara karşı daha az dirençli olan ekmeklik buğday, modern piyasa
ekonomisine daha iyi uyum sağlamış.
-Erken Tunç Çağı'na dönersek, Güneydoğu
Anadolu'da bu çağın en belirgin özellikleri, yerleşim yoğunluğundaki artış
ve araziye yayılmış küçük köylerden kasabaların çevresine kurulan köylerle
birlikte daha hiyerarşik bir düzene geçiş olarak özetlenebilir. Bu değişimin
tarıma yansıyan etkisi için ortaya atılan en akılcı teori kısaca şöyle
özetlenebilir: Çoğalan şehirli nüfusun artan ihtiyaçları, çiftçileri,
ekmeklik ve makarnalık buğdaylar gibi gübrelemeye bağlı olarak verimi artan
ve hasat sonrası kolay işlenebilen ürünler yetiştirmeye yöneltmiştir. Bu
iddia, günümüzde çeşitli buğday türlerinin, çeşitli gübrelerle deneysel
ekimi yapılarak test ediliyor. Ege bağlantılarıyla birlikte Batı
Anadolu'daki ve alçak bölgelerdeki eski çiftçilik hakkında ne kadar çok şey
öğrenebilirsek, eski tarım yöntemlerinde de daha fazla çeşitlilik bulmayı
umabiliriz.
-Tarım tekniklerindeki çeşitlilik beslenme
alışkanlıkları için de söz konusudur. Türkiye'deki en yaygın arkeobotanik
kalıntı olan arpayı hayvan yemi ya da malt yapımı için kullanıyoruz; ama
arpanın geçmişte insan hayatında önemli bir besin olarak yer aldığına dair
arkeolojik kanıtlar var.
-Sardes ve Gordion da bulunan, M.Ö. 500
yıllarına ait yangın geçirmiş odaların külleri arasında, arpa kabuklarıyla
dolu çömleklere rastlanmıştır. Bunlar arpa tanelerinin ayıklanmasından arta
kalan kabuklardır. Bu zahmetli kabuk çıkarma işi sadece insanların tüketimi
içindir, hayvan yemi olarak kullanılan arpalara bu ayıklama işlemi yapılmaz.
-Eski yazıtların yorumlanmasından ortaya çıkan
ortak kanı, insan besini olarak arpanın, buğday kadar önemli olduğudur.
Günümüz Türkiye'sinde nadiren insan besini olarak kullanılan arpanın, besin
olarak geçmişteki önemini ne zaman kaybettiği merak konusudur. Uzmanlar,
benzer iki durumdan bahsediyorlar. Anadolu'da hayvan yemi olarak
yetiştirilen burçak ve acı bakla, zehir içerdiği için insan besini olarak
kullanılmıyor. Ancak her iki ürünün de neolitik dönem ve sonrasına ait
arkeobotanik örnekleri bol miktarda bulunuyor. Bu iki ürüne mutfak
alanlarında rastlanmış olması, besin maddesi olarak kullanıldığını
düşündürüyor. Acı bakla ve burçak yeterince pişirildiğinde ve karışık bir
beslenme biçiminin parçası olarak kullanıldığında yararlı birer besin
oluyorlar. Bu örneklerin ışığında, günümüzün gıda maddeleri hakkındaki
düşüncelerimizi geçmişe uyarlarken, dikkatli olmamız gerektiğini
söyleyebiliriz.
-Arkeoloji ve Yazlı Kaynaklar
-Tarihi dönemlerle ilgili araştırma yapan
arkeologların, ihtiyaç duydukları bütün bilgilere, buldukları yazılı
kaynaklarla ulaştıklarını düşünme eğilimleri vardır.
-Bu eğilim, Geç Tunç Çağı ve sonrasına ait
arkeobotanik veya zooarkeolojik verilerin gerçekten önemsenmemesine sebep
olmuştur. Ne yazık ki, yazılı belgeler, tarım ekonomisinin dinamiğini
anlamamız için yeterli bilgiyi nadiren içermektedirler. Ayrıca tarım
ürünlerine ait terimlerin çevirisi de oldukça sorunludur. Örneğin,
Boğazköy'den çıkarılmış Hitit dönemine ait on binlerce tabletin hemen hepsi
diplomasi, hukuk, din veya mitoloji ile ilgili ayrıntılar içerirler.
Yazıları tamamen anlamış olsak da, bu tabletlerden Hitit tarımı hakkında
nitelikli bilgiler edinemeyiz.
-Hititçedeki ürün terimleri bugüne kadar tam
olarak anlaşılmasa da dilbilimciler, Sümer terimlerinin Hititler tarafından
aynı anlamda fakat kısaltılmış olarak kullanıldığını varsaymışlardır.
Orijinal Mezopotamya metinlerinde ve aynı anlamda kullanıldığı varsayılan
Hitit metinlerinde sıklıkla kullanılan "ZIZ" terimi dilimize çatal siyez
buğdayı olarak tercüme edilir.
-Hoffner, Geç Tunç Çağı'nda çatal siyez
buğdayına ait verilerin azaldığını gösteren arkeobotanik verilere dayanarak
"ZIZ" in aslında ekmeklik buğday ya da buğday için kullanılan genel bir
terim olduğunu öne sürmüştür. Kaman Kalehöyük'te bulunan arkeobotanik veri
analizleri, çatal siyez buğdayının sadece az miktarlarda bulunduğunu
doğruluyor. Ekmeklik buğday, Hoffner'in düşüncesini doğrularcasına, en fazla
bulunan buğdaydır.
-Hitit yazıtları tarım teknikleri ve bitkisel
ürünler hakkında ilginç bilgiler içermekle beraber arkeobotanik bilgilerle
desteklenerek kullanılmalıdır. Klasik Çağ ve Ortaçağ için de tamamen aynı
durum geçerlidir. Anadolu'ya yeni ürünlerin geldiği ve önemli tarımsal
gelişmelerin olduğu açıktır, ancak bu konuda tarihi belgeler yetersizdir.
-Başta Anadolu olmak üzere, Onasya'daki
arkeobotanik araştırmalar henüz başlangıç aşamasındadır. Günümüzde sayıca az
ama her geçen gün artmakta olan araştırmacılar, arazide hâlâ tohum
türlerinin belirlenmesine ve yorumlanmasına yarayacak sorular konusunda
temel teknikler üzerine çalışmaktadırlar. Az sayıda ama oldukça önemli olan,
tohum konulu toplantılar yapılıyor. Türkiye'de seri halinde yürütülen
kazılarda, geniş çaplı bitki ve hayvan kalıntıları araştırmaları
yapılmaktadır.
-Örnek toplama stratejisi geliştirmek, modern
floranın tanınması, tohumlan mikroskopta tanımlamak ve günümüz çiftçileriyle
etnografya çalışmaları yapmak, arkeobotanik çalışmaların temelini oluşturur
ve arkeologları doğru sorulara yöneltir.
-Bir kazıdan yeni çıkarılmış her bitki
kalıntısı yeni keşiflere yol açabiliyor. Arkeobotanik, ister tarımın henüz
başladığı tarihöncesi dönemler olsun, ister yazının bulunduğu dönemler
olsun, insanoğlunun geçmişine ışık tutabiliyor.