Kadim Uygarlýklar
Ebu’l Hukemâ :
Hikmetin Atası Hermetik felsefenin İslâm düşünce tarihinden görünümü
“ Dinler Tarihi ”, “ Felsefe Tarihi ” ve “ Bilim Tarihi ”
sahaları, tarihî (diyakronik) olarak geriye
doğru götürüldüklerinde her üçünün
kesiştiği bir hem-zaman (senkronik) nokta üzerinde müşterek bir motifin durduğu
görülecektir. Farklı gelenek ve kültürlerde değişik isimler altında tezâhür eden
bu figür daha çok hâkim greko-latin kültüründe çağrıldığı şekli olan “Hermes”
ismiyle şöhret bulmuştur. Felsefe tarihinde, bilim tarihinde ve edebiyat
tarihinde mitolojik ve yarı-mitolojik bir görünüm altında karşımıza çıkan bu
figürün dinler tarihi sahasında bir peygamber ile özdeşleşerek daha tarihsel bir
zemine oturduğu göze çarpar. Eski Mısır dinindeki “Toth”u, İbrânî dinindeki
“Uhnuh”u, Budizmdeki “Buda”yı, Zerdüştlükteki “Hûşeng”i ve İslâm dinindeki
“İdris”i hep bu“Hermes” karşılığı olarak düşünme bir bakıma modern anlamdaki
mukayeseli dinler çalışmalarının da başlangıç noktasını oluşturacaktır. Bu
motifin farklı isimler altında tezâhür edişini tevhîd etme çabalarında, meselâ
İbranilerin “Uhnuh”u ile Müslümanların “İdris”inin aynı şahıslar olduğunu ileri
süren Taberî1 ve Fahreddin Râzî2 gibi düşünürlere Bîrunî ve benzerlerinin “Buda”
da olabileceği ihtimalini katmaları3 bu karşılıklı irtibat ağının kapsamının ne
kadar geniş olduğunu gözler önüne sermektedir. Pek kabul görmese de onun daha
geç döneme âit bir şahıs, meselâ Yeni-Fisagorcu Ammonius Saccas (ki o çok
sonraki Hermesçilerdendir) veya İskender’in beraberce âb-ı hayatı aramaya
çıktığı aşçısı Andreas olduğunu dahi ileri sürenler olmuştur. Mâmâfih ondan
bahseden efsanevî rivâyetlerle örülü bir takım yazılı metinleri çözmeye tâbî
tuttuğumuzda söz konusu bu rivâyetler arasındaki bütün farklılıklara rağmen
“Hermes” motifinin bütün kültür ve medeniyetlerde asgarî şu üç özelliğe sahip
oluşta birleştiklerini de görürüz. Onun ne kadar evrensel bir kimlik olduğunu
ispatlayıcı bu özellikler şunlardır:
a-) Bir şekilde Tufan’la beraber anılır; Yâni ya ondan önce
veyahut sonra yaşamıştır.
b-) Bütün kültürlerde seçkin, bilgili, nebî veya velî bir
kişiliği vardır.
c-) En dikkat çekici olanı da bütün geleneklerde onun yüce
bir makâma çıkmış olması, ölmemesidir.
Mitolojide Hermes
“Hermes” kelimesinin etimolojik kökeni hakkında farklı
görüşler vardır. Bu kelimenin aslının Süryânice olduğu ve “Âlim” anlamına
geldiğini söyleyenlere göre “Hermesü’l-herâmise” tamlaması “Âlimlerin âlimi”
demek olur. Mandeistler, nûr meleklerinden biri olan Zehrun’u güneş feleği ile
özdeşleştirdiklerinden “Hürmüz” ya da “Hermez” kelimelerinin buradan geldiği ve
daha sonra Sâbiîlerce “Hermes”e dönüştürülmüş olabileceği ihtimali üzerinde de
durulur. Çünkü Sâbiîler Mısır’lı “Hermes”i peygamberlerinden biri olarak
görmekteydiler. Ayrıca Sâbiîlerin “Hermes” için kullandıkları “Buzasaf” ismi ile
“Budha” ismi arasında bir etimolojik benzerlik de göze çarpmaktadır. İbranîlere
göre ise onun adı “Uhnûh”tur ve “ders vermek”, “inâbe vermek” ya da
“aydınlatmak” anlamlarına gelir.4 Bu durumda “Uhnuh” ismi de if’al babından “çok
ders vermek, çok ders çalışmak” anlamlarına gelir ki buradan da Arapça’da gayri
munsarif cemî bir kelime olarak “İdris” ismi türetilir.5 Diğer bir görüşte ise
eski Mısır tanrılarından “Ahnaton” kelimesinin “Uhnuh”a, “Oziris” kelimesinin de
“İdris”e dönmüş olabileceği ileri sürülür.6 Tarihçi Mes’udî “Hermes” kelimesinin
Utarid demek olduğunu söylerken ona tarihî oluştan ziyâde kozmik bir yer biçer7.
Zaten Hind geleneğinde de bir felekî Budha bir de tarihî Budha bulunmaktadır.
Tarihî Budha’nın annesinin adı Maya’dır. Grek mitolojisindeki Hermes’in
annesinin adının da Maia olması hayli ilginç mukayeseler ortaya çıkarır. Pers
kültüründe ise ona “Hûşeng” adı verilir ve onlara göre ulvî şeylerden ilk
bahseden odur ve dedesi Adem (Giyomert) gündüzün ve gecenin saatlerini ona
öğretmiştir. Ayrıca Zerdüştlükteki “Daena” kavramı ile Hermesçiliğin “Tam
Tabiat” kavramı arasında şaşırtıcı benzerlikler bulunmaktadır.
Bütün bu efsânevî rivâyetlere göre ilk defa mâbed inşa edip
içerisinde Allah’a ibadet eden, Tıb bilimi hakkında ilk konuşan ve Tufan’ın
geleceğini de ilk o haber veren bu kimsedir. Onun hikmetin kaybolmasından
korktuğu için “el-Barbâ” (çoğulu:barâbî) ve Panopolis (Ihmîm) isimli piramidleri
inşâ ederek kendinden sonra gelecekler için bütün ilimlerin formüllerini
bunların iç duvarlarına kazıdığı da rivâyet edilir. Bu yüzden “Hermes” kelimesi
ile “Ehram” kelimesi arasında da bir irtibat kurulur8. Homerik ilâhilerde ondan
“Taş yığınına ait” diye söz edilmesi de bu görüşü destekler mahiyettedir9. Onun
tarafından iç duvarlara kazınıldığı rivâyet edilen bu yazılara da “hiyografi”,
yani “kutsal harfler” denilir. Zîra o, hikmetin ehil olmayan ellere geçmesini
önlemek için bu şekilde bir sembolik yazı kullanmıştır. Buna aynı zamanda “Enoh
Harfleri” de denilir. Bir diğer efsâneye göre Enoh, Tanrı’nın dokuz kat semaya
yükselttikden sonra kendisine söylemiş olduğu gerçek adını (İsm-i Âzam) tepesi
aşağıya doğru üçgen şeklindeki bir altın plaka üzerine kazımış ve bu altın
plakayı bir akik taş üzerine yuvalamıştır. Sonra derin bir çukur kazıp içine
üstüste dokuz tane kubbeli oda yapmış ve akik taşı en alttaki odaya sakladıktan
sonra hepsinin üzerine bir mâbed inşâ etmiştir. Taşköprülüzâde’de10 bütün bu
rivâyetlerin yansımalarını şöyle görmekteyiz:”İdris aleyhisselâm Nuh”tan öncedir
denildi. Bazıları peygamberlik mansıbı verilenlerin birincisidir dediler. Adı
Ahnuh b. Berd b. Mehlâil b. Enuş b. Kaytân b. Şit b. Adem’dir. Vehb “Nuh’un
dedesi Ahnûh’tur” dedi. İdris ismi Süryanicedir. Bazıları, Arapçadır ve
dirâsetten türemedir, çünkü suhûfu çok okur, tedris ederdi dediler. Eski
Yunanlıların Hermes dedikleri kimse ve daha sonraki feylozofları fizik, kimya ve
tıp bilgilerini İdris aleyhisselâm’ın kitabından çaldılar”. Bunun yanısıra
Mehmed Ali Aynî ise; “...Hakikat halde Hermes bir ism-i cinstir. “Manou”,
“Boudha” gibi. Yani hem bir âdeme, hem bir tarîka ve hem bir mâbûda delâlet
eder. Hermes, bir âdem olmak îtibârîyle Mısır’ın en eski ve büyük bir
mürşididir. Tarîk olmak üzere de kendisine anânât-ı gaybiyye ve esrâr-ı
bâtınıyye emânet edilmiş olan rehberler demektir. Mâbûd mânasına gelirse
Utarid’e işaret eder. Zîra Utarid’i kendi sipehriyle beraber esrâr-ı lâhutiyyeye
vâkıf bir sınıf ervâha teşbîh etmişlerdir...”11diyerek tek bir “Hermes”ten değil
ancak Hermeslerden bahsedilebileceği görüşünde olanlara iştirak eder. Onlara
göre bu bir özel isim değil bir sıfat, bir cins isim ve hatta bir lakap
olduğundan tek bir kişiye değil de gaybî ve sırrî ilimlerde otorite olan bir
takım şahsiyetlere verilen ortak bir ünvandır.
Platon’un iki yerde12 aritmetiğin, cebirin, geometrinin,
yazının ve diğer bazı ilimlerin kurucusu olarak bir Mısır ilahî kişisi olan
“Theuth”tan bahsettiği görülür. Zîrâ eski Mısırlılar onu “Thoth”, “Tahuti”,
“Thech”, “Tat” gibi isimlerle anarlardı ki bu kelime “Mürşid” veya “Öğretmen”
anlamlarına gelmekteydi. Mısırlıların bu ismi “Aa Aa Tehuti” şeklinde telaffuz
ettikleri söylenir ki buradaki “Aa Aa”; “Üç kere büyük” anlamına gelir. Grekler
de bu ifâdeyi “Trismegistos” olarak kendi dillerine çevirince bunun anlamı
üzerinde hayli farklı yorumlar gelişir. Bazı Müslüman düşünürler bu üçlü oluşa
“Üç kere hikmetlenmiş” (Müselles bi’l-hikme) anlamını verirlerken bunu nîmetler
üçgeni dedikleri Nübüvvet, Hikmet ve Hilâfet’in Allah tarafından ona
bahşedilmesi olarak anlamaya meylederler.13 Diğer bazı müellifler ise bundan üç
ayrı tarihî Hermes olduğu anlamını çıkarırlar. Meselâ Ebû Ma’şer el-Belhî’nin
(ö.272/885) Kitabu’l-Ulûf’unda şöyle dediği rivâyet edilir: “Hermes adıyla
anılan üç şahıs vardır. Birinci Hermes -ki üçlü lütûf ona ihsan olmuştu ve
tufandan önce yaşamıştı. “Hermes” kelimesi bir ünvandır. Tıpkı Kayser ve Hüsrev
gibi. İkinci Hermes, Babilli idi. Kildanilerin şehri Babil’de yaşadı. Tufandan
sonra Nibrizerbanî ? zamanında hayat sürdü. Tıp ve felsefede üstad idi.
Sayıların özellikleri hakkında bilgi sahibi idi. Aritmetikçi Pitagoras onun
talebesiydi. Kildanilerin bu şehirleri doğunun felsefeciler şehriydi. Üçüncü
Hermes ise Mısır şehrinde Tufandan sonra yaşamıştı. Zehirler ve hayvanlar
üzerinde kitapları vardı. Tabib ve felsefeciydi. Şehirler kurmada ustaydı. Simya
ve onun tekniklerine dair kıymetli eserler yazdı. Suriye’de Ansklepius isimli
bir öğrencisi vardı...”
Hermes’in Eski Mısır rivâyetindeki efsanevî şahsiyeti ve bu
efsânevî kimliğe atfedilen düşünceleri daha sonraki Yunan ve İslâm felsefî
geleneklerindeki muhteva ile hayli ilginç benzerlikler gösterir. Yine efsaneye
göre Thoth, İsis ve Oziris’in oğlu olan güneş-tanrısı Horus’un oğludur.
Hiyeografik yazıtlara göre Toth, Tanrı Ptah’ın kalbi ve dilidir ve aynı zamanda
onun haberlerinin taşıyıcısıdır (Hermeneutes). İ.Ö.300’lü yıllara gelindiğinde
işte bu “Toth” ve “Hermes” figürlerinin özdeşleştirilmeye başlandığına şahit
oluruz. Herodot, “Toth”un “Hermes” olduğunu, Yahudi alim Profiat Duran da
“Enoh”un “Hermes” olduğunu ileri sürerler.15 Ancak Mısırlı “Toth”un Yunanlı
“Hermes” olması sürecinde “Toth” varlığının saf semâvî olan yanını kaybetmiş ve
bir takım kozmik güçlere sahip bir Grek tanrısı haline gelmekten de
kaçamamıştır. Daha sonraları ortaya çıkacak olan “Hermesçilik” akımının saf
metafizikten ziyâde doğa bilimleri ve majiyle ilgilenmesinin temellerinin de bu
decadance’da yattığı bir gerçektir. Bununla beraber eski Yunan’da Hermes’in arz
ile sema arasında bağ kurucu ve yukarının yorumcusu (hermesneuta) olarak
görülmesi her ne kadar bu geçişte bir dönüşüme uğramışsa da bazı yönlerinin halâ
muhâfaza edildiğini de gösterir. Bugün adına “Hermenötik” denilen yorum ilmi
işte onun bu fonksiyonundan neşet etmiştir. Yunan’a geçince o artık bir
tabibler, müzisyenler, tüccarlar, yolcular, çobanlar ve de en önemlisi ilham
tanrısıdır. İbranî Makkaba mistiklerinde olduğu gibi burada da rüzgarların,
bulutların, şimşeklerin ve diğer bazı tabiat olaylarının tanrısıdır. Ayrıca eski
Yunanlılara göre insan öldükten sonra onun ruhu bir nefes, bir rüzgar gibi çıkıp
giderdi. İşte rüzgarların Tanrısı Hermes bu gökte başıboş gezen ruhları toplar
ve yargılanmak üzere yüksek mahkemeye sevkederdi. Elinde tıpkı Toth’unki gibi
bir asa vardır ki bu özelliği de Mısır Toth’unun ölüleri yargılaması
sahnesindeki durumuna benzemektedir. Diğer bir ilginç benzerlik de Mısır’lı
Toth’a atfedilen Hermetik Külliyat’ın en baş risalesi olan Poiemander’in Grekçe
“İnsanların Çobanı” anlamına gelmesidir ki bu da Yunan mitolojisindeki
“Hermes’in Çobanı” öyküsüne benzemektedir.16 Ayrıca yedi telli lir sahibi Orfe
ile yedinci patriyark olan Enoh arasında da bir irtibat kurulur ve Hermes’e 7
sayısı atfedilir. Ayrıca “Enoichion” kelimesinin Grekçede “İç gözü, kalp gözü”
anlamlarına gelmesi de yine ilginç iç bağlantıların kurulmasını sağlar.
Romalılar ise ona “Merkür” ya da “Merkür Trismegiste” adını
verirlerdi. Çiçero’ya göre, Argus’u öldüren beşinci Merküri bu olay üzerine
Mısır’a kaçmak zorunda kaldı ve orada Mısırlılara kanunlar ve öğütler verdi.
Mısırlılar ona Theuth adını verdiler ve yılın birinci ayını (September-Eylül)
onun adıyla andılar. Bu nakli Çiçero’dan yapan Lactantius ilave olarak
Hermopolis kentini kuranın da o olduğunu ve bu şahsın Platon’dan Pithagoras’dan
ve hatta Yedi Bilge’den de çok daha önce yaşadığını söyleyerek onun antikliğini
savunur. Tertullian “Enoh’un Kitabı”nın tufan öncesine ait olduğunu ve Nuh’un
gemisinin kitaplığındaki kitaplardan birisi olduğunu söyler. Vergicus onun
Hz.Musa’dan önce yaşadığını, Patricius Hz. Musa’dan az önce yaşadığını, Flussas
Candala ise onun Hz. İbrahim’in çağdaşı olduğunu söylerlerken Isaac Casaubon,
Isaac Voss ve Büyük Fabricius gibi yazarlar onun Hz. Musa bir yana Homeros’dan
bile geriye götürülemeyeceğini iddia ederler.
Ebu’l Ferec (Bar Hebraeus) ise Tarih’inde şöyle söyler:
“Tanrı, Enoh’u kendi nezdine yükselttiği zaman [oğlu veya torunu] Asklepious son
derece mahzun oldu. Çünkü yeryüzü ve sakinleri onun bereketinden ve hikmetinden
mahrum olmuştu. O da onun, semaya yükselen bir adam şeklinde akıllara hayret
veren bir resmini yaptırmış ve ibadet ettiği mabede Hermes’in bir heykelini
koydurmuştu. Mabede girdikçe, sağlığında nasıl karşısına geçip oturursa öylece
oturuyor ve böylece feyiz alıyordu. Denilir ki yeryüzünde heykellere tapınma ilk
kez bununla başlamıştır. Çok zaman sonra da Yunanlılar bu heykelin Asklepious’a
ait olduğunu zannederek ona son derece saygı göstermeye ve onun huzurunda and
içmeğe başladılar. Hipokrates her tabibin onun adıyla konuşmaya başlamasını ve
her tabibin ona benzemeye çalışmasını isterdi”.
İslâm Kültüründe Toth/Enoh/Hermes ve İdris/İlyas/Hızır
İlişkisi
İslam kültüründe İdris peygamberin mukâbili olarak
“Hermes”in düşünülmesinde ya Yunan versiyonunun veya İbrânî versiyonunun
(isrâiliyyât) bazı izleri açıkça görülür. Felsefî literatürde ilki, din ilimleri
sahasında ise daha çok ikincisi baskındır. Zâten cevherî (perennial) bir motif
olması hasebiyle onun Kitab-ı Mukaddes’te geçen kıssası ile Kur’an’da geçen
kıssası arasında bazı benzeşmelerin bulunması bu şekilde düşünmeye zemîn
hazırlayan en başlıca âmildir. Yânî; “Enoh”(Uhnuh); a-) dindar bir insandır, b-)
yeryüzünde 365 sene yaşamıştır, c-) ölmemiş göğe çekilmiştir (Tekvin, V/23 v.d).
Kur’an ’da İdris’den iki yerde doğrudan bahis bulunmaktadır. İlki;”Kitapta
İdris’i de an; çünkü o çok sadık bir Peygamberdi. Biz onu yüce bir mekâna
yükselttik” (Meryem, 56-57); İkincisi ise “İsmail’i, İdris’i, Zül-kiflide
hatırla. Bunların her biri sabredenlerdendi” (Enbiya, 85) şeklindedir.18 Fakat
ilginç olan”Ve İlyas da şüphe yok ki gönderilmiş peygamberlerdendi”(Saffat, 123)
ayetinin tefsirinde İbn Abbas ve İbn Mes’ud’un buradaki “İlyas”ı İdris olarak
tefsir etmeleridir ki bu rivâyet daha sonra İlyas/İdris berâberliğinin Hızır
motifine dönüşmesinde de temel teşkil edecektir. Hatta İbn Mes’ud’un kendi
mushafında bu ayeti “İdris” olarak imlâ etmiş olduğu dahi rivayet edilir.19
Ayrıca Saffat suresi 130. ayette geçen "İlyâsîn"den maksadın hem “İlyâslar” hem
de “İlyâslık” sıfatı mânâsı olduğu söylenir ki bu İlyâslık fonksiyonundan
“Hızır” motifi doğar.20 Bu durumda İdris, İlyâs ve Hızır bir ve aynı hakikatin
değişik zaman ve fonksiyonlarda aldıkları farklı isimler olmaktadır. Ayrıca
İdris hakkındaki bazı rivayetler arasında yer alan onun miraçta Hz. Muhammed ile
dördüncü kat semada görüşmesi hadisesini yukarıda nakledilen dördüncü feleğin
Güneş feleği olduğu yorumuyla beraber aldığımızda mitolojik rivayetlerde geçen
güneş feleğinin sorumlusu Hermes/Toth ile arasındaki ilişki daha da
belirginleşir. İki çağdaş ve püriten müfessirden Seyyid Kutub’un
Fîzilâli’l-Kur’an21 isimli tefsirinde İdris ile Mısır’lı Toth arasında,
Ebu’l-Alâ el-Mevdudî’nin Tefhîmu’l-Kur’an’ında22 ise İdris ile Enoh arasında
irtibat kurulması yine hep bu motifin değişik geleneklerde yer alan farklı
rivayetleri arasında tevhîd edilme çabalarından başka bir şey değildir. Afîfî
ise gerek el-Kıftî’nin, gerek İbn Ebî Useybia’nın ve gerekse Yâkubî’nin
Hermes-Enoh-İdris özdeşleştirmesini Kindî’nin çağdaşı ünlü Yahudi astroloğu Ebu
Ma’şer’den aldıklarını ileri sürer.23 Hâsılı Müslümanların bu konudaki
yorumlarının geniş bir yelpazeye oturduğu Nişancızâde’nin şu örneğinde de çok
açık bir şekilde görülür: “Hz.İdris’in (a.s) mucizeleri reml ilmi olup, hey’et,
nücûm, hesab, tıb, nebatların sırları ve nice acîb ilimler, garib sanatlar, yazı
yazmak, dikiş dikmek, terazi kullanmak gibi şeyler hep ondan zâhir olmuştur.
Sahifelerinde semavî sırlar, ruhanilere hükmetmek, acîb ilimler, varlıkların
özellikleri ve her çeşit bilinmeyen şeyler vardı. Harflerin özellikleri ilminde
bir kitap yazdı. Aristo ve nice bilginler buna şerhler yazdılar. Daha bir çok
kitaplar yazmış olup, çok sayıda talebesi vardı. Mısır’da Münif şehrinde doğmuş
ve yaşamıştır. Dünyanın her tarafını gezmiş, yine Mısır’a gelmiştir. Bazı
kitaplarda yazar ki, ilmin menbaı, hikmet ve nazarî ilimlerin üstadı idi.
Seneleri ve hesabı insanlara öğretti. Zamanı halkına gelecek bütün
peygamberlerden ve Tufan’dan haber verdi ve son Peygamber Muhammed Mustafa
Hazretlerinin (S.A.V) güzel sıfatlarını beyân etmiş idi... İdris’de Allah-u
Teala’nın ihsanı ile Peygamberlik, hikmet ve hilafet toplanmıştı. Bunlara
“Nimetler üçgeni” denir. Halkını üç kısım etti; biri melikler ve amirler, biri
kahinler ve alimler, biri de avam ve reâya idi”
Şîa’nın en geniş rivâyet ansiklopedisi olan Meclisî’nin
Bihâru’l-Envâr’ında25 “İdris’in Sahifesi” isimli bir bölüm vardır. Tahran
Üniversitesi Kütüphanesi (Danişgâh) Nr.955’de kayıtlı yüz küsur sayfalık bir
es-Suhufu’l-İdrîsiyye nüshası daha bulunmaktadır. Ayrıca Ebu Bekir Muhammed b.
Hasan el-Nahvî’nin Yunancadan Arapçaya çevirmiş olduğu “Sifr-i İdris”ten bazı
parçalar Sprenger tarafından1856 yılında Journal of Asian Society of Bengal
dergisinde yayınlanmıştır. Sprenger bu apokrifik metnin Enoh’un Kitabı’nın
Arapça tercümesi olabileceğini söyler. Keşfu’z-Zünun’dan26 öğrendiğimize göre
İbn Seb’în bu Sifr-i İdris’e bir şerh yazmıştır. Bu “Sifr-i İdris” veya
“Sahife-i İdris” daha çok İdris’in hikmetli sözlerini içerdiğinden ancak
Hermetik Külliyat içerisinden Poimander ile mukayese edilebilir.
Daha önce de temas ettiğimiz gibi bazı müslüman düşünürler
ise “Hermesü’l-müselles” tabirinden herbiri değişik özelliklere sahip üç tane
Hermes olduğu sonucunu çıkarırlar.
Onlara göre “Birinci Hermes” veya “Hermesü’l-Herâmise”nin
Gauomarth’ın sülâlesinden geldiği ve Uhnuh ve İdris ile aynı olduğu kabul edilir
ve insanlara gökler hakkında ve tıp konusunda bilgiler veren ilk insandır.
Harflerin ve yazının mûcidi olduğuna ve insanlara giyinmeyi öğrettiğine
inanılır. Ayrıca Allah’a ibadet için evler bina eden ve Nuh tufanından haber
veren de odur.
“İkinci Hermes” ya da “Bâbilli Hermes” ise Tufandan sonra
Bâbil’de yaşamıştır. Tıp, felsefe ve sayıların havassı ilmi (ilmu havâssi’l-
erkâm) üstâdıdır. Tufandan sonra ilim ve hikmeti yeniden ihya eden kişidir.
Nemrud’un tahribinden sonra Bâbil’i yeniden inşa eden de odur. Ayrıca
Pithagor’un üstâdıdır. “Üç Kere Hikmetli Hermes”in (Hermes Trismegistos) bu
olduğu söylenir. Bu ikinci Hermes ile ilgili isrâiliyat türünden şöyle bir
efsânevî öyküye de yer verilir. Rivâyete göre Nuh’un iki üvey kardeşi daha
vardır. Tufan’dan önce bu iki kardeş tüm bilimlerin temelini oluşturan Yedi
Bağımsız İlmi bulmuşlardır. Tufan’ın yaklaştığı anlaşılınca bu bilgilerin
kaybolmaması için kardeşlerden biri bunları bir taş sütun üzerine diğeri de içi
boş ve su üzerinde yüzebilen bir tunç kütlesi üzerine işlemiştir. Yüyıllar sonra
Hermes bu iki sütundan birini bularak Yedi Bağımsız İlim’i öğrenmiş ve böylece
bu bilimlerin babası sayılmıştır. Ayrıca Kitâbu zehirâti’l-İskender’de Hermes’in
tufandan önce bütün bilgileri deniz kenarında bir tünel içerisine gizlediği, çok
sonra Balinus’un bunu bulduğu ve Aristo’ya, onun da bunu İskender’e naklettiği,
İskender'in de vefat etmeden önce I.Antiouchus’a bunları Ammuriya’da bir
manastırın duvarının altına gizlemesini ve emrettiği şehir daha sonra
el-Mu’tazid tarafından ele geçirilince söz konusu bu kitabın da bulunduğu
rivayetler arasında yer alır. Aynı öykü Balinus tarafından Sırru’l-Halîka’nın
baş kısmında aktarılmaktadır.
“Üçüncü Hermes” ya da “Mısır’lı Hermes” ise Fustat
yakınlarındaki Münif kentinde (ki İskenderiye’den önceki ilim merkeziydi)
doğmuştur. Agathedemon’un öğrencisiydi. Bir çok şehir bina etti (Urfa v.s). Her
iklimin halkına kendi özel durumlarına uygun gelenekler verdi. Hayvanlar, tıp,
felsefe, simya, zehirli bitkiler hakkında kitaplar yazdı. Hilalin ilk görünüşü
ve güneşin yeni bir burça girişi gibi birtakım astrolojik kavuşum zamanlarına
ait bazı ritüeller düzenledi. Kendisinden bilim, felsefe ve adalet üzerine bazı
kıymetli sözler nakledilir. Asclepius’un hocasıydı.
Görüldüğü gibi birinci Hermes hakkındaki rivayetler İdris
(a.s) hakkında anlatılanlara benzemektedir. Bu durumda ikinci Hermes Bâbilli,
üçüncüsü de Mısırlı bir başka şahıslar olmaktadır. Bu sonuncu Hermes’in
İskenderiye okulu mensublarından biri olan ve Aristo ve Platon’u şerheden
Hermesü’l-İskenderî olduğu da yine bazı rivayetler arasında yer alır.
Âlimlerin çoğu Hermes’in doğum yeri olarak aşağı Mısır’ı
(Münif) gösterirler. Bazıları da Bâbil’de doğduğunu ve Adem ve Şit’in
şeriatından yüz çevirenlerden ayrılması istenildiğinde Mısır’a geçtiğinden
bahsederler. Onun doğum yeri olarak olayın hikaye edildiği kültüre göre, Yemen,
Mısır, Babil, Fars v.b. gibi değişik yerler ileri sürülür. Herevî “Kufe’de İdris
(a.s)’e atfedilen bir makam olduğunu ve doğum yerinin Harran olduğunu söyler”
.28 Ayrıca Lübnan’daki Cebel-i Lübnan’da ona atfedilen bir makâm bulunmaktadır
ve bu dağlar bazı mezheplere göre (özellikle Dürziler) bâtınî bir önem
taşımaktadır. Onun tufandan önce veya sonra yaşadığı konusunda da farklı
görüşler vardır. Kıftî, Ya’kubî ve İbn Ebî Useybia tufandan önce aşağı Mısır’da
yaşamış olduğunu ileri sürerler.29 Şüphesiz antik düşünceler ile müslümanların
temâsa geçtiği yegâne kanal orta-şark Hristiyan merkezleri değildi. Harranlılar
arasında, Bâbil dinlerine ait unsurları Grek geleneğinin ezoterik yönleriyle
birleştiren sâbiîlik adlı bir dinî gruplar vardı ki müslümanlar bu kanaldan da
Babilin matematik ve astronomik bilgilerini almışlardı. Çünkü bu Harran’lılar
Yeni-Pisagorculuk ve Hermesçiliğin mirasçılarıydılar. Sâbiîlerin Hermetik
düşüncelelere sahip olmaları ve ehli kitap olarak görülmeleri daha sonra bu
fikirlerin müslümanların eline geçmesinde büyük önem arzetmektedir. Harranlı
Sâbiîlerin en ünlü bilginlerinden olan Sâbit b. Kurra, Hermes’in
Kitâbu’l-Nevâmis’ini Süryaniceden Arapçaya çevirmiştir. Kindi’nin talebesi İbn
Tayyib el-Serahsî, Hermes’i sâbiî dininin kurucusu olarak görür. Şemseddin
el-Dimaşkî Nuhbetü’t-Dehr isimli kitabında “Sâbiî” sözcüğünün Sabi’den
türetildiğini ve bunun da Hermes’in oğlu demek olduğunu söyler. İbnü’l Esîr ise
onu İdris’in oğlu Metuşlah’ın oğlu olduğunu nakleder. Bugün dahi Irak’ta çok
küçük bir cemaât olarak varlıkların sürdüren sâbiiler 7 Azer (Ocak) tarihini
Hermes Bayramı olarak kutlarlar. Mecritî’nin Gâyetü’l-Hakîm isimli eserinin
sâbiiler üzerine olan yedinci bölümünde “Tabiat-ı Tamme” konusu bizzat Hermes’e
atfedilir ve ona yapılan hayli ilginç şöyle bir münâcât aktarılır: “Biz seni
bütün isimlerinle, Arapça ey Utarid, Farsça ey Tir, Latince ey Harus, Yunanca ey
Hermes, Hindce ey Budd, diye çağırırız”.
Hermetik Külliyat (Corpus Hermeticum) ve Muhtevassı
Hermes’in bizzat kendisine ve onun adıyla anılan ekole
nisbet edilen bir takım yazılı metinler günümüze biri Arap kaynakları diğeri de
Grek kaynakları olmak üzere iki yoldan ulaşmıştır. Grek kaynaklarına
baktığımızda “Gerçekleri açığa çıkaran Toth”a atfedilen yüzlerce kitap olduğunu
söyleyen rivâyetlerle karşılaşırız. Mesela Jamblichus Misterler isimli kitabında
son Toth aşığı olarak anılan Mısır’lı Rahip Manethon’nun Hermes-Toth’un 36.525
kitabı olduğunu söylediğini nakleder. Ona göre Mısır tarihinde Toth’un
hakimiyetiyle başlayan döneme tanrıların hakimiyeti devri de denilmektedir. Zîrâ
o “rahipliği” [Nübüvvet], “hâkimliği”[ hikmet] ve “krallığı”[ saltanat] kendinde
cem etmiş bir kimsedir. Yine aynı kaynak bu sefer Seleucus ve Julius
Farmicus’tan naklen Hermes-Toth’un 20.000 kitab yazmış olduğunu söyler.
Lactantius da (ö. M.S. 325) onun çok eseri olduğunu belirtenlerdendir.
İskenderiyeli Clement (M.S. 200) bu eserlerin Eski Mısır dini geleneği ile
irtibatını açıkça belirtir ve Hermes-Toth’a 42 kitap atfeder ki bunun 10’u
teolojiyle, 10’u ritüellerle, 2’si ilahilerle ve kralların riayet etmeleri
gereken kurallarla, 4’ü astronomi ve astrolojiyle ve son 10’u da kozmografya,
coğrafya ve diğer meselelerle ilgilidir (Stromates, VI/4). “Hâsılı bütün bu
rivâyetlerden anlaşılan odur ki şöyle veya böyle ortada Hermes-Toth’a atfedilen
muhteşem bir bilgelik kütüphanesi, devâsa bir külliyat bulunmaktaydı”.31 İlk kez
1868’de Paris’te yayınlanan eski Mısır metinlerinden Turis papirüsünde kendisine
îmâlara rastlanılan bu Toth Kitabı’nın veya külliyatının on bin veya yirmi bin
yıllık bir geçmişi olduğu,32 Mısır medeniyetinde kutsal sayılan tüm ilimleri
içerdiği; Gramer, Mantık, Hitâbet, Aritmetik, Geometri, Müzik ve Astronomi’den
teşekkül eden Yedi Serbest İlimi -ki bu yedi sanat daha sonra gelen tüm
bilimlerin kaynağını oluşturacaktır- bu Hermes-Toth’un bulduğu rivâyet edilir.33
Ancak meşhur İskenderiye kütüphanesinin geçirdiği yangınlar ve tahripler
sırasında bu tür eserlerin pek çoğunun zâyi olması da muhtemeldir.
İşte Hermes-Toth’a atfedilen bu yazılı metinler daha sonra
kesin tarihi bilinmeyen ama yaklaşık M.Ö.3000’li yılları olduğu tahmin edilen
bir dönemde Grekçeye çevrilip tasnif edilmeye başlanınca günümüze kadar uzanan
bir felsefî tarzın temelleri atılacaktı. Zâten bir çok felsefe târihçisine göre
Grek felsefesi orijinal değildi ve doğunun bilgeliğine dayanmaktaydı. Greklerin
katkısı daha çok bu metinlerin nakledilmesinde olmuştu. M.Ö. 1.yüzyılın başı ve
M.S. 2.yüzyılın sonu arasında Hermes’in Külliyâtı denen “Corpus Hermeticum”un
ortaya çıkışını görmekteyiz. Dolayısıyla şu an elimizde bulunan bu en eski
Hermetik metinlerın büyük bir kısmı Grekçe ve çok az bir kısmı da Latincedir.
Corpus Hermeticum adıyla anılan bu külliyat, içerisinde “Asklepius”, “Kore
Kosmou”, “Poimandres” ve “Toth’un Kitabı”yla beraber daha sonra gelen bazı
kimselerin bir takım ilavelerini de barındırmaktadır. Corpus Hermeticum üzerinde
önemli çalışmalar yapan A.J.Festugiére bu metinleri iki döneme ayırarak
incelemektedir. Ona göre birinci dönem ile ikinci dönemin ayrım noktası
M.S.400’lü yıllarda yaşamış olan Zosimos’dur. Bu ilk dönemin kişileri öncelikle
Hermes, Agathodaimon, Isis, Kleopatra, Ostanes, Maria ve Teophilos’tur.
M.S.400’den sonra ise şerhler dönemi başlar ve bu dönem M.S.7. asrın sonlarına
kadar sürer. M.Ö.3. ile M.S.3. yüzyıllar arasında meydana getirildiği sanılan 17
kitaptan müteşekkil bu eserler ayrıca muhtevaları bakımından da iki kategoriye
ayrılırlar. Birinci tip eserler tabir caizse “popüler hermetizmi” oluşturur ki
bu kitaplar astroloji, maji, okült bilimler ve simya üzerinedirler. İkinci tip
eserler ise ilk tipteki popüler kitaplarla irtibatlı ama daha çok dinî ve
felsefî yapıdaki “ilmî hermetik” kitaplardır. Bu sayede her iki külliyat
Hermetik düşüncenin amelî ve nazarî yanlarını oluştururlar.34 Dağınık ve ayrı
ayrı olan bu risalelerin kim tarafından ve tam olarak kaç tarihinde bir külliyat
haline getirildiği ise kesin olarak belli değildir. Toplu bir külliyat olarak
bunun XI.yüzyılda Psellus tarafından bilinmekte olduğunu biliyoruz. Metinler
Platon’un diyalogları tarzında yazılmışlardır. Dil olarak Grekçe, bazıları da
Latincedir. Yalnız yakın tarihlerde Mısır’da bulunan gnostik metinlerinden
Kıptice Nag Hammadi metinleri içerisinde bazı Hermetik yazılara da rastlanmıştır
Çünkü bu metinler ile Enoh’un Kitabı muhteva olarak birbirlerine çok
benzemektedirler.
Netîce olarak bugün “Hermetik Külliyat” denilince başlıca
şu eserler akla gelmektedir:
a-) Grekçe “Corpus Hermeticum”,
b-) Latince “Asclepius”,
c-) Grekçe Stobaeus’un (M.S.500) “Anthologium”u,
d-) Kıptice “Nag Hammadi” metinleri.
Latince ve Grekçe asıllarından bugünkü Batı dillerine bu
külliyatın çevirisini yapanlar daha çok ilk üç kitabı esas almışlardır. Nag
Hammadi metinleri ise yeni bulunduğu için genellikle ayrı olarak
değerlendirilmektedir.
Bu eserlerin en çok rağbet gördüğü ve bu yüzden kimilerince
bu dönemde yazıldıkları iddia edilen M.S. II. yüzyılın ilmî ve fikrî
panoramasına bir göz attığımızda söz konusu bu dönemde Büyük Roma
İmparatorluğunun en ihtişamlı günlerini yaşamakta ve savaş yerine barışın hüküm
sürmekte olduğunu görürüz. Eğitilmiş sınıflar yedi serbest sanata dayalı
Greko-Romen kültürünü özümlemişlerdi özümlemesine fakat zihnî ve ruhî
tatminsizlik de had safhadaydı. Bu yüzyılda Grek felsefesi bir durgunluk
dönemine girmiş ve Grek diyalektiği artık bir yerlere götüremez olmuştu.
Platoncular, Stoacılar, Epikürcüler üstadlarının sözlerini tekrarlamaktan başka
bir şey yapmıyorlardı. Fakat bütün bu fikri donukluklara rağmen hakikatin
bilgisini elde etmek için ne pahasına olarsa olsun çaba sarfedilmekten de geri
kalınmıyordu. Ancak ne varki formel felsefî eğitimin cevab veremediği sorulara
sezgiye dayalı mistik ve majik cevablar aranıyordu. “Reason” yerine “Nous” daha
bir ön plana çıktı. Felsefe bir diyalektik alıştırma olarak değil ilahî olana
yaklaşma aracı olarak görülmeye ve zâhidane dinî yaşayışla bir tutulmaya
başlandı. Bir üstad ve tilmizi arasında geçen diyaloglardan oluşan Hermetik
metinler büyük vecd ile okunuyordu. Platonculukta ve Stoacılıkta kısmen var olan
düşünceler Hermesçilik’de bir din veya bir dinî felsefe olarak yaşanıyordu. Yine
bu dönemin insanına göre eski olan ilahî olana daha yakın görülmekteydi.
Pisagorculuğun yeniden canlanışına şâhid olunmaktaydı. Grek rasyonalizminin
başarıları M.Ö.3.yüzyılda Grek ruhuna yabancı doğu dinî düşüncelerinin
tehditleriyle sarsıldı. İmparatorlukta doğu dinlerine ve kültürlerine büyük
hoşgörü ile bakılmaya başlandı. Özellikle Mısır dinî düşüncesi bunların en
başında geliyordu. Mitrayik sırlar ve mister dinleri de en yüce erdemler olarak
görülüyordu. İnsan ve kozmozun açıklanmasında M.S.1.yüzyılın düşünürleri doğu
Akdenizin rasyonel olmayan bazı doktrinlerine başvurmak zorunda kaldılar. Bu
yüzden söz konusu bu dönemde Gnostikler, Yeni-Eflatuncular ve Hermesçileri
birbirinden ayırabilmek bir hayli güçleşti. Hermesçiliğin ilmî yönü (İlmî
Hermesçilik) daha sonra bazı Grek ekollerinin felsefî düşüncelerinin oluşumuna
zemin hazırlarken daha alt düzey Hermesçiliğin (Vulgar, popüler Hermesçilik)
içerdiği majik ameliyeler ise insanın kemâle erdirilmesi ve onun
insan-üstüleştirilmesi için gerekli olan bazı ritüelleri veriyordu.
Binanaleyh Hermetik Külliyât “Corpus Hermeticum”[C.H]
muhteva olarak içerisinde bir çok eski Mısır dinî motifini, Tevratî, Zerdüştî,
Stoacı, Platoncu, Yeni-Platoncu, Pisagorcu ve Gnostik temaları taşımaktadır.
Mircae Eliade’ye göre bu metinler toplamı az bir İranî tesirle beraber tamamıyle
bir “Mısır-Yahudî (Judeo-Egyptian) senkretizmi örneğiydi.36 Zaten kahramanlar,
mekan ve mitler bu külliyatın Mısırlı bir ürün olduğunu açıkça göstermektedir.
Meselâ Külliyat içerisinde yer alan “Asclepius”da Mısırlıların dinî inançlarına
ve onların kozmozun güçleriyle majik irtibatlarına oldukça geniş yer verilir.
“Poimander”de ise Tevrat’ın “Tekvin” babı ile hayli benzer bir uslubta dünyanın
yaratılışından bahsedilir. Diğer metinler ise ruhların felekleri aşarak nasıl
ilahî sahaya ulaşmaya çalıştıklarından ve ruhun bu yükselişine engel olan beden
ve madde bağlarından nasıl kurtulunacağından bahsederler. Hermetik Külliyattaki
öğretiler yer yer düalist Platonizme ve yer yer de panteist Stoisizme yönelir.
Yani hem görülmez bir Tanrı âlemde mündemiçtir ve hem de âlem Tanrı’nın doğrudan
yaratması değildir. Bousset’e göre ise Hermetik Külliyat “iyimser” ve “kötümser”
olmak üzere iki doktrine sahiptir. İyimser olan monistik ve panteisttir. Buna
göre âlem iyidir, güzeldir. Çünkü o Tanrı’yı indimaç eder. Onunla “görülmez
Tanrı” kendisini tezahür ettirir. (C.H.8.1/5.2). Bu yüzden âlemin güzelliğini
müşâhade ve murâkaba eden kimse ilahilîğe varır. Bir olan Tanrı (C.H.11.11) her
şeyi yaratandır. Tanrı’dan ve âlemden sonra insan, üçgenin üçüncü köşesini
oluşturur. İnsanın gayesi “semavî şeylere tâzîm ve ibadet ve arzî olan şeylerin
tedbir ve tedviridir” (Asclepius, 8). Kötümser doktrinde ise tersine, âlem en
temelde kötüdür. “Çünkü âlem hiç bir şekilde birinci Tanrı’nın işi değildir.
Zira birinci Tanrı her şeyin fevkindedir ve varlığının sırları içerisinde
gizlidir. Dolayısıyla âlemi terk etmeyen, ona sırt çevirmeyen Tanrıya ulaşamaz,
dünya kötülüklerden mürekkep (C.H.6.4) olduğundan “ilahîliğe doğmak” (C.H.13.7)
için o dünyaya “garib” kalmak şarttır (C.H.13.1). Poimander’deki âlemin ve
insanın oluşumu tablosuna bakarsak androjenik en yüce aklın (nous) önce bir
Demiurge yarattığını görürüz. Bu Demiurge önce âlemi sonra da semavî insanı
(anthropos) yaratır. Bu semavî insan “sevmekle kandığı” aşağı katlara doğru iner
ve orada “tabiat” (Physis) ile birleşerek yeryüzü insanını oluşturur. Fakat o
günden beri ilahî anthropos olan ayrı bir şahsiyyet olarak semada kalır. İnsana
can veren odur. Onun hayatı insanî nefse, ışığı da akla (nous) intikal eder.
İşte bu yüzden yeryüzündeki nesneler içerisinde yalnızca insan hem ölümlü ve hem
de ölümsüz çift tabiata yani hem ilâhî ve hem de dünyevî/cismânî iki yüze sahip
varlıktır. İnsan isterse “bilgi”nin yardımıyla tanrı[sal] olabilir. Teknik
tabiriyle Hermesçilik (hermetizm) Eski Mısır’da Hermes’in ardından kurulmuş olan
öğretiye denildiği gibi bu tâlîmin verildiği ezoterik ekollerin çalışma
sistemlerine de verilen bir ad olmuştur. Bu öğretinin kalkış noktası hakikatin
araştırılmasıdır. Akılları gelişmemiş ya da gelişmeye elverişli olmayan kimseler
gerçekleri anlayamaz ve onun yükünü kaldıramazlar. Nefislerini hesaba
çekemeyenlerin bazı gerçeklere ulaşabilme şansları yoktur. Nefsanî istek ve
tutkulardan sıyrılamayıp kötülüklerden bütünüyle arınamamış olanlar ise
gerçekleri elde ederlerse bunları yanlış ve zararlı yönde kullanırlar.
Hermesçiliğe göre, kainatın gerçeklerini anlayabilmek için önce erdemli bir ruh
sahibi olmak şarttır. Hermesçiliğin temel öğretisine göre madde karanlık ile
özdeştir. Işık ise ruhtur ve aydınlık ruhtadır. Yeryüzü hayatı ruhun maddeyle
mücâdelesinden oluşan bir imtihan sürecidir. Hakikate erebilmek bu imtihanda
başarılı olup olmamaya bağlıdır. Eğer ruh maddeye yenilip imtihanı kaybedecek
olursa karanlığa tutsak olacak ve varlığını kaybedecektir. İmtihanı kazanan ruh
ise ölümsüzlük ruhuna doğru yükselecektir.
Hermetik Külliyatın Batı Düşüncesi ve Rönesans Üzerine
Etkileri
Lactantius’a göre Hermes de aynen Hristiyanlar gibi
Tanrı’dan “Baba” diye söz etmektedir. Demiurgus karşılığında Hermes “Tanrı’nın
oğlu” ifadesini kullanır. “Asclepius”da Hermes’in “Kâmil Kelâm” (Sermo
Perfectus) isimli bir risalesinden alıntılar yapılır. Burada “Kelâm” Tanrı’nın
iradesinden çıkmadır ve Demiurgus’u bu kelamı ile yaratır. Demiurgus kelâmdır
(Logos). Külliyatta bazı Hristiyanî temalar gözüküyorsa da bunların aslında o
kadar çok olmadığı ve bazılarının da bizzat Hristiyanlarca kendi inançları
doğrultusunda öyle yorumlandığı söylenmiştir. Aslında Hermetik Külliyat’ta
Hristiyanlıktan çok Yahudi dinî temaları bulunmaktadır. Bunlar yapı ve
terminoloji bakımından Hristiyanlıkla alakası olmayan metinlerdi fakat daha iç
bir realitenin diğer kültürlerde de parçaları olabileceği düşüncesinde olan bazı
mistik Hristiyanların bu kitaplara diğerlerinden farklı baktıkları da bir
gerçekti. St.Paul Frikya’ya gelmeden çok önce bu bölgede Ofitler denilen bir
mezheb yaşamaktaydı. Bunların görüşleri ile Hermetik görüşler arasında bir çok
bakımdan benzerlikler vardı. Daha sonra bunlar bu tavırlarını Hristiyan
terminolojisiyle de sürdürmeye devam edince, İrenaus ve Hippolutus gibi
Hristiyan otoritelerce zındıklıkla suçlandılar. Aslında diğer bütün Gnostik
gruplar da “İncil dışında bir hikmet aramakla” bu zındıklık suçlamasından, kimi
zaman sertçe nasiplerini almışlardı. İlk kilise babaları, Tertullan, Lactantius
ve hatta St.Agustine gibi dini otoriteler bir çok yönden Hermetik Külliyatı
kabul ediyor ve eserlerinde kullanıyorlardı. Hristiyanlığın M.S.4.yüzyıldaki
zaferlerinin ardından insanın ve kainatın mahiyeti hakkındaki bu tip
spekülasyonlar yavaş yavaş zorla bastırılmaya başlandı. Ortaçağın başlarında
Papalığın gittikçe artan gücü resmî Hristiyanlığın yegane ve tek geçerli yorum
olmasını da beraberinde getiriyordu. Hermesçilik bu dönemde büyük saldırılara
maruz kaldı ve yaklaşık dört yüz bin varak elyazması tahrib edildi.
Kurtulabilenler ise taş, kil gibi nisbeten daha dayanıklı maddeler üzerine
kazınarak mezarlara gömüldüler. Aslına bakılırsa Hermesçiliğin Hristiyan
heretikleri olan Gnostiklerle de uyuşmayan bazı noktaları vardı. Bir kere
Gnostisizmin radikal dualizmi Hermeşçilik’te yoktu ve yaratılış bizatihi kötü
olarak görülmüyordu. Demiurgus, Tanrı’ya karşı bir isyankâr değil Yüce Tanrı’nın
oğluydu. Hermetik Külliyat’ın Anthropos’u da, İsa Mesih gibir kurtarıcı değildi.
Sonra teslis açıkça işlenmemekteydi. Netice olarak Hermetik Külliyat’ın resmî
Hristiyanlıkla bir alakası şöyle dursun kendisinden Hristiyanlık düşülmüş bir
Gnostisizmle bile irtibatını kurmanın hayli zor olduğunu söyleyebiliriz.
Corpus Hermeticum içerisinde yer alan “Poimander”in modern
dünyaya tanıtımı ilk olarak 1460 yılında Makedonya’dan Floransa’ya gelen bir
keşişin beraberinde son kısmı noksan Yunanca bir aslını getirmesi ve Cosmo de
Medici’nin çevirmeyi düşündüğü Platon’un diyaloglarını bir kenara bırakıp derhal
bunu çevirmesini Ficino’dan (Marsilius Ficinus) (1433-1499) istemesiyle
olmuştur. Ficino’nun bu çevirisi 1463 yılında Venedikte basılır ve yüzyıl içinde
on altı baskı yapar.37 Ficino, XV. yüzyılın en önemli Neo-Platoncularındandır ve
ilginç olan da bir rahip olmasına rağmen hiç bir zaman Hristiyanlıktan söz
etmemesidir. Hristiyanlara hararetle Platon’u okumalarını tavsiye etmiş ve hatta
kendi kilisesinde onun eserlerinden bazı parçaları dua yerine okutmuştur. Ruhun
bedenle birlikte helak olacağı konusunda Afrodisya’lı Alexander ve Averroes’e
(İbn Rüşd) karşı çıkmasıyla bilinir. Platon’un diyaloglarını Latinceye
çevirmekle meşgul iken Hermes’in eserlerinin ona kaynaklık ettiğini ve ondan çok
daha eski olduğunu görünce derhal Corpus Hermeticum’u çevirmeye başlayacaktır.
Ficino ilk ondört risaleyi Latinceye çevirmiş ve hepsine birden birinci
risalenin başlığı olan Poimander adını vermiştir. Geri kalan risaleler ise
Lazzarelli tarafından Latinceye çevrilmiştir. 1554 yılında Turnebus tarafından
Paris’te Grekçe orjinal metinler yayınlanır. Gabriel Prateolus tarafından
Fransızcaya çevrilir. Flussas 1579’da bir başka Fransızca çeviri daha yapar. Ona
göre Hermes, Musa’dan önce yaşamış bir peygamberdir ve Hermetica’lar da en baş
dinî metinlerden sayılır. Çok sonraları 1866’da Louis Ménard tarafından bir
başka Fransızca tercüme daha yayınlanacaktır. 1643’de Hollanda diline çevrilir.
1706’da bir çeviri ve 1781’de bir başka çeviri olmak üzere Almanca olarak da
yayınlanır. İlk İngilizce çeviri Everard tarafından Arapça’dan yapılır ve 1650
yılında basılır. Bir çok baskı yapar. Daha sonra üç ciltlik ve daha kamil bir
çeviri G.R.S.Mead tarafından gerçekleştirilir ve Londra’da 1806’da yayınlanır.
1591’de Kardinal Francesco Patrizzi uzun bir çalışma yaparak Grekçe aslından
Latinceye yeni bir çeviri yapar. Çeviriye Asclepius ve Stobaeus parçalarını da
ilave eder ve metinlerin düzenini yeniden yapar. Patrizzi’ye göre, Greklerin
bütün felsefî sistemleri, Pisagorasçıların mistik matematikleri, Platon’un etiği
ve teolojisi, Aristotales ve Stoacıların fizikleri hep bu Hermes’in yazdığı
eserlerden alınmadır. Ona göre Hermetik felsefe Grek felsefesinden çıkma değilse
o zaman şurası kesindir ki Grek felsefesi Hermetik felsefeden çıkmadır. Patrizzi
yaptığı bu yeni Latince çeviriyi Papa XIV. Gregory’e ithaf eder. Kendi
açıklamalarını da ilave ettiği Nova de Universis Pilosophia (Yeni Evrensel
Felsefe) isimli kitabında o dönemde felsefeyle iştigal etmek için Tanrı’yı
reddetmek gerektiğini halbuki bunun felsefenin esasına aykırı olduğunu söyler.
Patrizzi Papa’dan ve ondan sonra gelecek bütün Papalardan bu Hermetik külliyatın
bütün mektep ve manastırlarda okutulmasını taleb eder. Aynı yerde, “Niçin
Tanrı’ya düşman bir Aristocu felsefenin yayılmasına göz yumuyorsunuz?” diye de
cüretle Papa’dan sorar. Zîra ona göre Hermetik metinler Aristo’nun risalelerinin
hepsinden çok daha fazla derin felsefe içermektedir. Skolastiklerin yalnızca
Aristo’ya önem atfetmelerini Patrizzi çok tehlikeli bulur. Dinî Hermesçilik
İtalya’ya giden ve Ficino ve Pico ile görüşen Lefévre d’Etaples tarafından
Fransa’ya getirilir. Zira Ficino ve Pico “prisca theologia”yı ve Neo-Platonizmi
Hristiyanlığa bir temel olarak görmekteydiler. Bunların tesirleriyle
XVI.yüzyılda gittikçe büyüyen bir Katolik Hermesçiliğine şahid olunacaktır. Kıta
Avrupasından yayılmaya başlayan bu kabil hermetik düşünceler Britanya adalarına
da ulaşır. Thomas More Ütopia’sında bu doğrultuda bir yaklaşım sergiler.
Dönemin diğer düşünürleri Agrippa, Robert Fludd ve
Adhannasius Kircher’in hararetli Hermesçilik müdafaları vardır. Fakat söz konusu
dönemin belki de en önemli Hermesçi düşünürü Griordano Bruno’dur (Doğ.1548).
Onun Hermesçilik anlayışı Hristiyan karşıtı bir Hermesçilik’dir. Böyle olması da
sonunda bedelini hayatıyla ödemesine neden olacaktır. Yazdığı Spaccio isimli
kitapta Hristiyanların Hermesçiliği yanlış anladıklarını ve kasıtlı olarak da
yanlış yorumladıklarını ileri sürer. Ona göre bu bilgeliğin aslı Mısır
Hikmetinde yatmaktadır. Mısır’a çok önem verir zîra ona göre ilk “Hikmet Mâbedi”
Mısır’da inşa edilmiştir. Kildânîlerin bunda payı büyüktür. İkinci olarak bu
mâbedi Zerdüşt kurmuştur. Üçüncü olarak Hind yogileri tarafından, dördüncü
olarak Traklar arasında Orfe’de, beşinci olarak Thales ve diğer bilgeler
tarafından Grekler arasında, altıncı olarak Lucretius ve diğerlerince İtalyanlar
arasında, yedinci olarak da Albertus Magnus, Cusanus, Copernicus ve Palingenius
tarafından Almanlar arasında inşâ edilmiştir. Görüleceği gibi Bruno da tıpkı
İslâm mistik filozofu Sühreverdî gibi insanlık tarihinde hikmetin yayılış
halkalarını bir zincir olarak resmeder ve bunun başına Hermes’i oturtur.
İşte dönemin diğer pasif dinî öğretilerine nispetle
Hermesçiliğin insanın kudretlerine büyük önem vermesi ve onun isterse her şeye
kadir olabileceğini, Kozmos’un sırlarını öğrenebileceğini, maddeye, tabiata
hakim olabileceğini ve hatta ilahlaşabileceğini söylemesi, bilahere insanlık
tarihinde büyük dönüşüme yol açacak olan Rönesans’ın bu dönüştürme işlemini
üzerinde gerçekleştireceği mirası oluşturacaktı. Tüm anti-tradisyonel fikirlerin
tradisyonun tersine çevrilmesiyle elde edilmesi gibi Rönesans da hermetik
görüşlerin tersine çevrilmesiyle gerçekleştirilmişti. Hermesçiliğin dinî
içerikli üstün insan ideali ve bunu yaratmak için kullandığı bazı pratikler,
daha sonra Rönesans düşünürlerinin hümanizme yapacakları önemli vurguda
kullanılacaktı. Rönesans döneminde Hermetica’ların tam yirmi iki baskı yapması
da bu gerçeği gözler önüne serer. Ancak ne varki dinî üst prensib unutulunca
Hermesçilik öğretisi Rönesansın elinde profanlaştırılır ve iç boyuttaki ilerleme
metodları dış boyuttaki teknolojik ve bilimsel ilerlemeler için fikir kaynağı
olur. Okült bilimler, maji, astroloji, simya orijinallerinden farklı doğrultuda
çalışmaya başlarlar. Bir hedef kayması olur Rönesans’ta ve bu ilimlerin
“tecrübe”ye verdikleri önem deneysel ilimlerin ve amprizmin doğmasına sebebiyet
verir. Daha sonra da deneyciler dinî prensibi bir kenara bırakarak sadece
yaptıkları deneyi kutsallaştırmaya ve bir müddet sonra da bunun teorisini
yapmaya başlarlar. Rasyonel gelişmeler gittikçe hız kazanır. Hermes’in ruhta
gerçekleştirmeyi düşündüğü devrim Rönesans aydınlarınca dışta yapılmaya
çalışılır. İlk dönemlerin kutsal ve bütüncül simya anlayışı > modern kimyaya,
Astroloji anlayışı > modern astronomiye, Maji anlayışı > modern bilime ve
teknolojiye dönüşecektir. Zaten batı felsefesi içerisinde kenarda kalmış ve
resmî ders kitaplarında hep gözardı edilmiş bir kadîm felsefe varllığıını alttan
altta sürdürmüştü. Bu rasyonalist olmayan felsefelere -meselâ Hermesçilik- XVII.
ve XVIII.yüzyılda ve Rönesans’da çok büyük ihtimam gösterildi. Hatta tecrübî
bilimlerin ortaçağın hemen ardından ortaya çıkışlarının arka planında Kabala,
Gül-haç ve muhtelif hermetik cemiyetler gibi böylesi okült düşünce kaynaklarının
yattığı bilinmektedir.
XX. yüzyıla gelindiğinde ise artık Batıda bu sefer Rönesans
dönemindeki sapmadan kurtulmuş orjinal Hermesçilik arayışlarının başladığı
görülecektir. 1884’de Dublin’de “Hermetic Society” kurulur. Teofizist G.R.S.Mead
1900’lerde Hermesçiliği yorumlayan yazılar yazar. Teozofi, Rose croix (Gül-Haç),
Golden Dawn v.b. gibi bazı okült cemiyetler gerçek Hermesçiliğin kendilerinde
olduğunu iddia etmeye başlarlar. Bütün bu asla orijinal olana dönüş arayışlarına
rağmen “Üst Prensip” (yânî Tradisyon) bir türlü bulunamadığından günümüzde
batıda “Hermetik Düşünce” denildiğinde daha çok astroloji, simya, maji ve okült
bilimler anlamındaki vulgar Hermesçilik akla gelmektedir. Bunun yol açtığı
sorunlar da en az Rönesans kadar problematik bir yapıdadır. Mâmâfih kimi
müslüman düşünürlere göre bu okült cemiyetler de müslüman bilim adamlarınca
incelenmelidir zîrâ netîcede gerek ruh bakımından ve gerekse tarihsel olarak bu
ekoller doğu-islam ile bir şekilde irtibatlıdırlar.
Hermetik Külliyat bugün batı dillerinde A.J.Festugiére’in
dört cilt halindeki Fransızca tercümesi (Corpus Hermeticum, Paris 1945 ve 1954);
Walter Scott’un yine dört ciltlik İngilizce tercümesi (Hermetica, Oxford 1924-36
ve U.S.A., 1985) ve J.Kroll’ün Almanca tercümesiyle (Die Lehren des Hermes
Trismegistos, Munster 1914) bulunmaktadır. Az sonra ele alacağımız gibi Arapça,
Farsça ve Türkçe'de ise toplu bir tercümesi bulunmamaktadır. Sadece bazı
bölümlerin Arapça tercümeleri bulunmaktadır.
Hermetik Külliyatın Arapça Kaynakları
Batı kaynaklarından incelediğimiz Hermetik Külliyatın
doğrudan Mısır’dan (İskenderiye’den) değil de İslam kaynaklarından batıya
aktarıldığı ve Grekçe, Latince Corpus Hermeticum ile Arapça Hermetik metinlerin
tamamıyla aynı muhtevaya sahip oldukları kimi araştırmacılarca ileri
sürülmüştür.39 Arapça yazılı Hermetik metinler konusu ilk olarak Louis Massignon
tarafından ele alınmıştır. Ona göre Grek felsefesi adıyla anılan felsefî
düşüncenin İslam dünyasında rahatlıkla yer bulabilmesinin nedeni Müslümanların
bu felsefenin ardında İdris nebî’ye kadar uzanan bir silsile görmüş olmalarıdır.
M.Plessner, H.Corbin, S.H.Nasr gibi bir çok bilim adamı da bu görüşe iştirak
ederler. Ne var ki Massignon’un Eranos toplantılarında dökümünü yaptığı Arapça
Hermetik kitaplar listesi bazı eksiklikleri de beraberinde taşımaktadır. Yazar
bazı eserleri bu listeye almayı unuturken bazı Hermetik oldukları şüpheli
kitapları da bu listeye dahil etmiştir. Onun bu listesi daha sonra M.Plesner ve
diğerlerince daha da geliştirilecek ve en son Fuat Sezgin tarafından da ikmal
edilecektir.40 Sezgin söz konusu bu yerde İslâm dünyasındaki kütüphânelerde hem
bizzat Hermes’e ve hem de Hermesçi sayılan diğer bazı yazarlara atfedilen Arapça
eserlerin bir listesini sunmaktadır.
Arapça Hermetik kitaplar konusunda en fazla tartışılan konu
bu eserlerin doğrudan Arapça mı kaleme alındıkları veya Arapçaya sonradan mı
tercüme edildikleri mevzusudur. J.Ruska’ya göre bu eserlerin büyük bir bölümü
M.S.10. ve 11. yüzyıllarda yazılmış Arapça orijinal eserlerdir ve uslûb olarak
da ne Grek ve ne de Kıpti özellikler taşımaktadırlar. Öte yandan G.L.Levis, F.S.
Taylor ve Stapleton ise Arapça Hermetik yazıların Grekçe asılları olduğunu ileri
sürerler. Stapleton Arapçada mevcut olan bütün kimya ile ilgili literatürün
Grekçeden tercüme edilmiş olduğunu iddia eder. Blochet de Arapça kimya ve
astrolojiye dair eserlerin doğrudan Grekçeden tercüme edildiklerini söyler.
Örnek olarak da Kitabu’l-ustumatîs’in aslen Grekçe olduğunun delillerini sayar.
Nallino 1909’de Ambrosiana Merkez Kütüphanesinde A’radu miftahi esrarı’n-nücûm
isimli Hermes’e nisbet edilen bir kitaba rastgeldiğini söyler ve bu kitabın
Grekçeden Arapçaya tercüme edilen ilk eser olduğunu ve tercümenin H.125/M.843
yıllarında yapıldığını iddia eder. Athanasius Kircher de Oedipus Aegyptiacus
isimli eserinde Halid b. Yezid’in bir risâlesini kullanmaktadır. Hâlid’in bu
risalede Hermes’ten yaptığı iktibasların aslı Grekçe’dendir ve bizzat kendisi
tarafından tercüme edilmiştir. Arapçada ilk kimyâya dair telif kitap Kitâbu
kırâtısi’l-hakîm budur. Hermes de Castigationa Animae isimli latince kitapla
Kitâbu zecri’n-nefs’in de aynı oldukları anlaşılmıştır. Zosimos’un Grekçedeki
kitabıyla Arapçası aynıdır. Bu konuda kesin bir bilgiye varılabilmesi ancak
bugüne kadar ulaşmış olan Arapça ve Grekçe kitapların karşılaştırmalı metin
incelemelerine bağlıdır. H.III./M.IX.yüzyılda Müslümanlar epeyce bir Hermetik
kitapla tanıştılar. Ebu Ma’şer Fî esrâr-ı ilmi’n-nûcûm ve el-Medhalü’l-kebîr
isimli eserlerinde Hermes’in Kitâbu’l-esrâr’ından alıntılar yapmaktadır. İbn
Nedim el-Fihrist’inde41 Hermes’e atfedilen 22 Arapça risâleden bahseder ki
bunların 13’ü simyaya, 5’i astrolojiye ve 4’ü de de majiye dairdir. Bunlardan
bugüne sadece 7 tanesi kalabilmiştir. Hermetik metinlerin batılı kaynaklarını
incelerken yaptığımız “ilmî kitaplar” (Metafizik, Teoloji, Mistisizm) ve
“popüler kitaplar” (Simya, Maji) ayrımını Arapça Hermetik kitapları incelerken
de kullandığımız takdirde ilk türden kitaplar için çok fazla bir atıf
yapabilmemiz mümkün değildir. Sadece Kitâbu muâzeneti’n-nefs, Risâle
fi’l-mev’iza ve Makâle fi’t-tevhîd isimli üç eserin nisbeten ilmî sayılabilecek
Hermetik kitaplar olduklarını söyleyebiliriz. Bu türden düşüncelerin bazı
Müslüman filozofların ve sûfîlerin eserleri içerisinde zaten mündemiç oldukları
da illeri sürülür. Dolayısıyla doğrudan Hermes’e atfedilen Arapça kitapların
çoğu bu ikinci tür ilimlere ait kitaplardır. Bunların da şöyle bir listesi
verilebilir;
A. Eski Kimya (Alşimi) İle İlgili Kitaplar :
1- Risâletu Hermes fi’l-iksîr
-İst.Üniv.Ktp., A-6415, (57a-57b).
2- Tefsîru sahifetihi ve keşfu remzi’l-haceri’l-âzam ve
tedbîrihi, diğer bir adı da Risâle ilâ ibnihi’dir. (Libellus IV ve V ile
mukayese edilmelidir).
- İst.Üniv.Ktp., A-6156, (88a-89a).
(Bu risaleyi Ca’fer-i Sadık’ın tercüme ettiği de söylenir.)
3- Tedbîru Hermesi’l-Herâmise
- Tek nüsha Hindistan, Haydarabad-Asafiye
Kütüphanesindedir.
4- Risâle fi’s-suna’ati’r-rûhaniyyeti
ve’l-hikmeti’r-rabbâniyyeti ve hiye mârûfe bi’l-felekiyyeti’l-kübrâ
- Tahran, Asgar Mehdevî Ktp., 342, (1b-6b).
5- Risâletu’s-Sırr
- Bursa, Genel Ktp., 813, (65b-70b).
6- Urcûze fî ‘ilmi’s-sunâ’a
- Carullah; 2130/3 (36b-38b). Bu risale şerhiyle beraber P.
Kraus tarafından Jabir ibn Hayyân, I/188 isimli eser içerisinde neşrolunmuştur.
7- Sırru’l-kimiya
- Carullah, 2130/4 (53b-38b).
8- Risâle fi’l-elvân Bu risalenin sözüyle başlaması
ilginçtir.
- Fatih, 5309 (124b-130b).
- Hacı Mahmud, 4224/12 (63E-64b).
9- er-Risâleti’l-mârûfe bi zâti’l-mübâyin
- P.Kraus, a.g.e., I, 188.
10- Kitâb-u Gûtâdimûn (Agatodaimon)
- Ch.Beatty, 5153 (+-491).
11- Havassu’l-ahcâr
- Berlin, 621b.
- Tahran, Danişgâh, 8/46; 1354.
12- Mushaf fi’l-ahcâr“Bu Hermesü’l-Herâmise’nin
mushafıdır”.
- Cambridge, 2nr, 43.
13- Kitâbu’l-mılâtıs, ya da Ustumatis veya Ustuvates
14- el-Levhu’z-zümrîdî(Tabula Smaragdina)
“Zümrüd levha” adıyla meşhur olan bu eser en önemli
Hermetik kitaplardan sayılmaktadır. Hermes tarafından yazıldığı ve bilahare
gömüldüğü ve çok sonra da Tyana’lı Apollonius’un bunu bularak yaratılışın
sırlarını bu kitaptan öğrendiği söylenir. Bu kitap Müslüman simyacıların eline
bazen Aristotales’in Sırru’l-esrâr’ı içerisinde ve bazen de Apollonius’un
Sırru’l-halîka’sı içerisinde geçmiştir. J. Ruska tarafından neşri yapılan bu
eser üzerinde bir çok şerh yapılmış ve hakkında pek çok makale neşrolmuştur.
Grekçe tercümesi bugün bilinmeyen bu eserin Latinceye ve Almancaya da
tercümeleri vardır.
- Köprülü, 872-212b.
15- Kabsu’l-kâbis fi tedbîri Hermesi’l-herâmis
- Nuruosmaniye, 3234 (120E-122b).
16- Risâle ilâ veledihi
- Tahran, Asgar Mehdevî, 261. [2 no’lu eserle aynı olması
muhtemeldir].
17- Risâletu’l-hacer ve tedbîrihi min kavli Lukmani’l-Hekîm
- Tahran, Danişgâh, 1087 (22A-18b).
18- Risâle fi’s-simya
- Tahran, Meclis, 736/1.
B. Astrolojik, Astronomik ve Majik Kitaplar
1- Kitâbu arâzi miftâhi esrâri’n-nücûm
Bir çok müslüman şârih Ptolemus’un Quadripartitum’u diyerek
bu kitaptan istifade etmişlerdir. Latincesi de bulunmaktadır. H.125/M.743
yılında Arapçaya çevrilmiştir.
- Ambrosiana Kütph., C.86.
2- Kitâbu’t-tulu’; Miftâhu esrâr’ın-nücûm
- Ambrosiana Kütph. C.86.
3-Ahkâmu’ t-tulu’i’ş-şirâi’l-yemâniyye min havâdis elleti
tehaddese fî’l-’âlem
Ahlwardt, bu kitabın bizzat Hermes tarafından yazıldığını
ve filozof Neftuya tarafından Grekçeye çevrildiğini söylerken Blochet bunun
Pehlevî dilinden Grekçeye tercüme edildiği ihtimalini de zikreder. Şirâ (Sirius)
yıldızının doğması ile alemde ne gibi hâdiselerin olduğundan bahseden bu kitabı
Aristotales’in şerh ettiği de söylenir. Tunus, Kahire, Berlin, Paris, Oxford,
Vatikan, Florensa kütüphanelerinde nüshaları vardır. Bir nüshası da; Topkapı
Sarayı, III.Ahmed, 2957/3 (254-264k), bölümünde bulunmaktadır.
4- Mesâil fî ahkâmi ilmi’n-nücûm
- Leiden, 1991.
- Topkapı Sarayı, Emanet, 1969/6, (106b-122b).
5- Kitâbu fî menâzili’l-kamer
- British Museum, Or.5591.
6- el-İktırânât ve’l-ittisâlât ve’l-mumâzacât
- Hafid, 176/1 (1E-75E).
7- Kitâbu ileli’r-rûhâniyyeti li’l-Hermes
- Paris, 2577.
8- Ahkâmu’l-külliyye fi’d-delâili’l-ulviyye
- British Museum, Or.590 v.
9- Kitâbu’s-simya
10- Esrâru kelâmi’l-Hermesi’l-müselles bi’l-hikme ve huve
Hermesü’s-sânî
- Paris, 2487.
11- Kitâbu fi’l-burûc ve havâdisi külli sa’â.
- Tunus, Ahmediye 5605/2.
12- Risâle fî ‘ilmi’n-nücûm
- Topkapı Sarayı, Emanet, 1735/5.
13- Tuhfetu’s-seniyye fî ‘ilmi’n-nücûm ve’t-tavâli’
vet-tabâi’
- Kahire, 26.
14- Kitâbu fî ilmi’l-hurûf ve’l-evfâk
- Kahire, 50.
15- Kitâbu’l-harf fî mârifeti’l-marîz
- Leiden, 1834.
16- Kitâbu mukâranati’l-kevâkib fi’l-bürûc
- Tahran, Ed.Fak. C.390/2.
17- Fevâid min kitâbı Hermes li feleki tis’in
derece
- Tahran, Meclis, (Necmu’d devle), 29.
18- Multekâtât min kitâbı Hermes li selâsîn derece
- Tahran, Meclis, 3083/2.
19- Kitâbu’l-esâs
- Tahran, Danişgâh, 960.
20 - Kitâbu Hermes
- Wellc.Tıp Tarihi Kütp. Londra, 99 (cat-s,107).
21- Kitâbu’l-hasâisi’l-melekiye fi’l-kavâidi’l-felekiyye
- Kahire, Dar Mikat, 180/1.
C. İlmî, Metafizik ve Etik Kitaplar:
1- Kitâbu muâzeneti’n-nefs 225
Bazen Platon’a bazen de Aristoteles’e atfedildiği de
görülür. Latinceye, Almancaya, İngilizceye, Farsçaya çevrilmiştir. Arapçaya kim
tarafından ve kaç tarihinde çevrildiği belli değildir. Arapçası ilk kez Philemon
tarafından Beyrut’ta (1903) yayınlanmıştır. A.Bedevî, el-Eflâtuniyyeti’l-muhdese
‘inde’l-arab, 53-116, isimli çalışması içerisinde bunu yeniden neşretmiştir
(2.baskısı 1977). Farsçaya Efzalûddin Kâşânî tarafından Yenbu’l-Hayat adıyla
çevrilmiştir. Nefs terbiyesi üzerine bir eserdir. Fleischer, bu kitabın bir
Mısırlı Hristiyan Platoncu elinden çıkmış olabileceğini, Bardenhauer ise bu
kitabın tipik bir Müslüman-Arap ürünü olduğunu söylemektedir. Teorik felsefî
konular yerine pratik felsefe ve ahlak içerikli bir kitaptır. On dört babdan
meydana gelir.
2- Risâle fi’l-mev’ize’l-latîfe ve’n-nesâihi’ş-şerîfe
- İst.Üniv.Kütp. 1458 (5b-56b).
3- Makâle fi’t-tevhîd
Kindî’nin gördüğü ve övgüyle bahsettiği söylenilen kitap.
Bizzat doğrudan Hermes’e nisbet edilen kitaplardan F.
Sezgin’in tesbit ettiği bu eserlerin yanısıra bir de A.Bedevî’nin el-İnsâniyye
ve’l-vücûdiyye fi’l-fikri’l-arabî isimli eserinde Hermes’in Kitâbu’l-esrâr’ı
neşredilmiştir ki bu kitap libellus III’ün tercümesi olsa gerektir. Ayrıca İbn
Nedîm’in dökümüne göre bir de Kitâbu’l-hâritûs, Kitâbu’l-istimâhis,
Kitâbu’l-salmâtîs [Bkz. libellus XVII-XVIII], Kitâbu armînas [Bkz. libellus
XVI], Kitâbu nitâdas, Kitâbu damânûs [Bkz. Poimandres, Libellus I ve XIII],
Kitâbu’l-ezhıkî isimli Hermes’e atfedilen bir takım Arapça eserler daha
bulunmaktadır. Mamafih bunların yanında konuları coğrafyadan tarıma, ilm-i
havass’dan (okültizm) rasat aletlerine kadar değişen bir çok isimsiz Arapça
risale daha Hermes’e nisbet edilmektedir. Meselâ “Kıymetli Sözler” (Hikemiyyât)
türünden bazı hikemî, ahlâki öğütler de Hermes’e atfedilmiş ve bu sözler
muhtelif kitaplar içerisinde bugünlere ulaşmıştır. Bu sözler şu kitapların
içerisinde toplu olarak bulunmaktadır: Huneyn bin İshak, Adâbu’l-Felâsife, II,
13; İbn Dureyd, Müçtenâ, 75; İbn Fatik, Muhtâru’l-Hikem, 7-26; Sicistanî,
Muntehâb Sivânu’l-Hikme, 32-34; İbn Umeyl, Kitâbu Ma’ul-Varakî, 22; Şehristanî,
el-Milel ve’n-Nihâl, II, 114; İbn Miskeveyh, Hikmetu’l-hâlide, (Neşr; A.Bedevî)
214-216.
Plessner Arapça Hermetik kitaplar içerisine Empedokles’in
ve ayrıca İhvan-ı Safa’nın üstadlarından sayılan Ahmed Hayyal’ın eserlerinin de
katılması gerektiğini söyler.
Arapça Hermetik eserler içerisinde belki de en
önemlilerinin müellifi, Balina, Bilinis, Bulîniyas, Ebullun, Balinus Tuvânî gibi
okuyuşlarla ve “Sâhibu’t-tılasmât” bazan de “el-Hekîm” lakabıyla Müslümanlar
arasında tanınan Kapodakya Tyana’lı Apolionius’dur ( Latince Belenus). (Ya’kubî
onu Perge’li Apollonius’la karıştırmıştır.) Kendisine pek çok majik formüller
nisbet edilmektedir. Rivâyete göre Apollonius epey bir müddet Pers imparatoru
Kubad’ın emri altında bulunmuş ve bazı tılsımlar tertip etmiştir. Bu önemli
hermetik düşünüre atfedilen kitaplar ise şunlardır:
1-) Kitâbu’l-ilel; veya Sırru’l-halîka; veya Câmi’u’ l-eşyâ
veya Tekvîni’l-halk ve ileli’l-eşyâ. Bu kitab Câbir’e büyük etki etmiştir.
Kraus, Câbir’in bir çok görüşünü Apollonius’a atfetmektedir. Bazıları bu kitabın
aslının Süryanice olduğunu bazıları da Arapça olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ebu
Bekir Râzî’ye göre bu kitab “Balinos” mahlâsını kullanan bir Arabın elinden
çıkmadır. Halife Me’mun döneminde adı bilinmeyen bir Müslüman tarafından meydana
getirildiği tahmin edilmektedir. Bu söz konusu musannifin kaynakları da
dolayısıyla meçhuldür. Bu kitab, Abbasi sarayında bir Nesturî doktor olan Urfalı
Yakûb’un (Job d’Edesse) yazdığı Hazineler Kitabı ile büyük benzerlikler
göstermektedir. Dünyanın pek çok kütüphanesinde yazmaları vardır. Latinceye
XII.yüzyılda Hugo Sanctelleniensis tarafından çevrilmiştir. Fransızca ve
Almancaya kısmî olarak Silverstre de Sacy ve J.Ruska tarafından çevrilmiştir.
2-) Firdevsu’l-hikme; Yine simya ile ilgili bir kitaptır.
Yedi feleğe mukabil olan yedi madenden bahseder. İbn Nedim’in bildirdiğine göre
Câbir b. Hayyan bu kitabı Balinus’un öğretisi doğrultusunda on kitap haline
getirip tasniflemiştir. Bu kitabın da Halid b. Yezid zamanında Arapçaya tercüme
edildiği söylenir.
3-) Mushafu’l-kamer; Kitabın mukaddimesinde Balinus’un bu
kitabı Hermes’ten aldığı ve bilahare Arapçaya tercüme edildiği anlatılır.
Belirli şartlarda terkib edilmesi gereken tılsımları içerir. Her şeyden önce
konu yirmi sekiz ay menzili üzerine bina edilmiştir. Mezkur menzillere mensub
yirmi sekiz melek ismi de zikredilmektedir.
Bunların yanında Bâlinus’a atfedilen şu Arapça kitaplar da
önemli Hermetik metinler arasında sayılırlar: Tekvînü’l-meâdin; er-Risâle fî
te’siri’r-rûhâniyeti fi’l-mürekkebât; el-Medhalu’l-kebîr ilâ risâleti’t-tılâsım;
Kitâbu tılâsımı Balînası’l-ekber; Kitâbu inkişâfı’s-sırrı’l-mektûm;
Miftâhu’l-hikme; Kitâbu rufs fî tedbiri’l-menzil li’l-Balinyus; Kitâbu’l-felâha;
Kitâbu fîma amilehu bi medînetihi ve bi memâliki’l-mülûk; Kitabu’l-habîb.
Bir diğer önemli hermetik düşünür de Ebu Mesleme el-Mecritî
isimli Endülüs’lü bir riyazîyeci ve okültisttir. Onun Gâyetu’l-hekîm ve
ehakku’n-neticeteyni bi’t-takdîm isimli eseri bu konudaki en önemli eserlerden
birisi sayılır. Bu eserin onun değil bir başka Mecritî’nin olduğu da söylenir.42
Bu kitap İspanya kralı Kastilya’lı Alfons’un emriyle 1256 M. tarihinde
İspanyolcaya tercüme ettirilmiştir. Latince tercümesi ise Pricatrix adını
taşımaktadır. Dünyanın bir çok kütüphanesinde yazması bulunmaktadır. H.Ritter
önce Arapçasını neşretti daha sonra Almancaya Plessner ile beraber tercüme
ettiler. İbn Haldun bu eser hakkında “O, sihir ve tılsıma dair yazılan bütün
eserleri kısalttı, düzeltti, bu bilgilerin terim ve kanunlarını kendinin
Gâyetu’l-hekîm adlı eserinde topladı. Mecritî’den sonra hiç bir bilgin
tarafından bu bilgiler hakkında bir eser yazılmadı” demektedir.43 Ona nisbet
edilen şu eserler de önemli Arapça Hermetik metinlerdir: Rutbetü’l-hekîm;
er-Ravda fi’s-sun’ati’l-ilâhiyyeti’l-kerîmeti’l-mahtûme; el-Evzân fî
ilmi’l-mîzan; Kitâbu fî ilmi’l-ahcâr ve tedbîriha; Mefâhirâtu’l-ahcâr; Makâle
fi’l-kimiya; Risâle fi’t-tabaî; Risâle fi’l-kimiya.
Buraya kadar gördüğümüz Arapça Hermetik eserlerin en
başlıcaları yanısıra İslam tarihinin muhtelif dönemlerinde Hermetik
sayılabilecek konular üzerinde devamlı eserler verildiği görülmektedir. Hatta
vulgar hermesçiliğin daha revaçta olduğu ve pratik kullanımı da olduğundan
bugüne kadar bu yönünün canlılığını hep muhafaza ettiği de bir gerçektir. Mesela
Magrib alimlerinden Ahmed Şemseddin el-Bûnî’nin Şemsü’l-ma’ârif isimli eseri,
yine Mağribli el-Tilimsanî’nin Şümûsü’l-envâr’ı ve Nazilli’li Seyyid Muhammed
Hakkı Efendi’nin Hazinetü’l-esrâr’ı bu nevîden olan eserlerin en
meşhurlarındandır.
Netice olarak hem batılı ve hem de doğulu rivâyet
kanallarını bir araya getirerek günümüze ulaşabilmiş olan Hermes’e atfedilen
bütün metinler toplamını şu şekilde bir tasnife tâbi tutmamız şimdilik mümkün
gözükmektedir:
a) “Poimandres” ve “Asklepius”un on dört hutbesini içeren
Corpus Hermeticum.
b) Orjinal Grekçe metni kaybolmuş olan Latince “Kamil
Hitab” (Sermo Perfectus) denilen kısım.
c) M.S.V. yüzyılın sonunda yaşamış olan Stabaeus’un yirmi
yedi ihtisarı.
d) Hristiyan kaynaklarından başka hiç bir yerde
karşılaşılmayan yirmi beş parça.
e) Zosimus, Fulgentius, İamblichus, İmparator Julian v.b.
gibi şahısların eserlerinde bulunan parçalar.
f) Nag-Hammadi Metinleri içerisinde bulunan beş Kıptice
risale. Bu risalelerden dördü yeni, biri de “Asklepius”tur.
g) Arapça’da olup ta Latince, Grekçe veya Kıpticesi olmayan
metinler
h) Ayrıca “Bibliotheca Graeca” içerisinde Hermes’e
atfedilen diğer bir çok risale.
Hermesçilik ve Müslüman Düşünürler
Müslümanların özellikle Şam ve Mısır’ın fetihlerinden sonra
Hermetik felsefeyle yüzyüze geldiklerini söyleyebiliriz. Burada aracı olarak
sâbîîlerin rolünü unutmamak gerekir. M.S. VI. yüzyılın yarısından itibaren bu
düşüncenin Helenik dünyada önemi nisbeten azalınca Harran daha bir önem
kazanacaktı. Kendi insanları tarafından dışlanan Sabit b. Kurra (ö.288 h.)
isimli bir Harranlı’nın Bağdat’a gelmesi ve Halife el-Mu’tedid’in onayıyla orada
yeni bir okul kurmasıyla Harran’ın yanında Bağdat da Hermetik literatürün
Müslüman dünyaya yayıldığı ikinci merkez haline geldi. H.II/H.VIII. yüzyıldan
itibaren Yeni-Pisagorcu ve Hermetik felsefenin bazı müslüman çevrelerde
yayılmaya başladığı göze çarpar.
Hermetik düşüncelerle ilk ilgilenen Müslümanlar sentezci
bir fizik görüşüne va zamanın farklı devreler (edvâr ve ekvâr) halinde,
periyodik bir şekilde telakki edilmesine inanıyorlardı. Ayrıca bazı sebepler bu
kişileri Aristo felsefesinin rasyonalistik unsurlarına ve fiziğinin bir çok
yönüne de soğuk bakmalarına neden olmuştu. Fizikte, Hermetik temayülde olanlar
âlemin bütünlüğüne inanıyor ve onun ay-altı ve ay-üstü şeklinde ikiye ayrıldığı
Aristocu görüşe karşı çıkıyorlardı. Bu ekolün tabiat görüşüne göre çeşitli
varlık mertebeleri arasında, unsurlar arasında, renkler, şekiller, keyfiyetler,
sesler, dahilî ve haricî duyular arasında karşılıklı bir mütekâbiliyet esâsı
vardı. Bu kozmik ve tabiî keyfiyetlerin uyumu İhvan-ı Safa’nın Risaleler’inde,
astrolojik yönden de Bîrunî’nin Tefhîm ’inde uzun uzun ele alınmaktaydı. Bu
beraberlik İslâmî dönemde de sürmüş ve tecrübî metodun doğmasına zemin
hazırlamıştır ki bilahare bu metod metafizik ve mistik kalıbından soyulunca
pozitif bilimin ana metodu haline gelecektir. İslam’da bu metodun sembolik
mahiyeti boşaltılarak ilk defa Zekeriya er-Razî tarafından gerek tıpta ve
gerekse simyada kullanıldığına şahit olunmaktadır. Zekeriya er-Razî bu açıdan
manevî simyadan maddî simyaya geçiş noktasıdır. Ayrıca Hermetik temâyül fizikte,
tekil ve müşahhas sebebi kabul etmekle Aristocuların genel bir sebep
arayışlarına karşıydı. Hermetik tıp anlayışı da Galen tıbbı yerine hastalıkların
sonuçlarından ziyade doğrudan doğruya sebeplerini araştırmaya yönelen Hipokratik
tebâbet anlayışıyla uyuşmaktaydı. Tabiat felsefesinde ilgileri uzak sebebler
değil, vasıtasız, doğrudan sebebler üzerinedir. Her bir muayyen sonuç için
muayyen bir sebep aramaları ve bunun için tecrübî ve müşahhas bir yöntem
kullanmaları Hermesçileri Aristocularden ziyade Stoacılara yaklaştırmaktaydı.
Onlar ayrık önermeli kıyasa dayalı Aristocu mantık yerine yine Stoacılığa
meyletmişlerdir. İslam dil okulları içerisinde de Basra Aristocu iken buna
mukabil Kufe Hermetik’di. Bu tarz felsefî izâha yönelenler matematiksel
sembolizme ve okült bilimlere de özel ilgi duyarlar ve İslam tıbbı ile
astrolojik bilimler ve havas ilmi arasında da önemli irtibat kurarlar. Bu
felsefeyi izleyenler ile meşşaîler “îcâbî” [pozitif] teolojilerinde
ayrılmaktaydılar. Hermetik teolojinin bir özelliği olan, Tanrı’nın sıfatları ve
isimleriyle Zat’ı arasında bir ayrım olmadığı inancı Arapça Empodoklesvarî
eserlerde de görülmektedir ve İbnu’l Kıftî’ye göre bu inanç ünlü Mu’tezilî
kelamcısı Allaf’ı ve Endülüslü bilge İbn Meserre’yi de etkilemiştir. Massignon
ayrıca, sıfatların Tanrı’dan ayrı olduğunu reddeden Cehm b. Saffan’nın da
Hermetik düşünceden etkilenip etkilenmediğinin araştırılması gerektiğini söyler.
Afifî, Müslüman düşünürlerin Hermetik espiriye Kur’an’da
geçen “ed-Dînu’l-Kayyım” olarak yaklaştıklarından dolayı hiç bir mahzur görmeden
bu konuların üzerine eğildiklerini söyler.44 Diğer bir bilim adamı Nasr ise
“İslam Düşüncesi” denilince bütün dikkatin daha çok Kelam’a ve Meşşaî felsefeye
yöneltilmesini tenkid eder. Ona göre bütünlüğü yakalayabilmek için aslında
Hermesçilerin, İşrâkîlerin ve Sûfîlerin de görüşlerine başvurmak
gerekmektedir.45 Zaten hâkim meşşâî ekolün yanında -ki İbn Sina ile zirvesine
ulaşır- böylesi başka ekoller de her zaman İslâm dünyasında bulunmaktaydı.
Müslüman filozoflar Hermes’i ya da İdris’i “Hikmet”in (Sophia) kaynağı ve
filozofların, bilgelerin ilki olarak görürler ve ona “Ebu’l-Hukemâ” ünvanını
verirler. Müslümanlar arasındaki felsefede her ne kadar hicri IV. yüzyıldan
sonra Hermesçilik etkisini kaybetmeye başlayacaksa da Hamidü’ddin Kirmanî ve
İsmailî felsefecilerin yazılarında ve VI. yüzyılda da Suhreverdi’nin işrak
mektebinde bu tarz düşünce sürmeye devam etmiştir. Zaten bu Hermetik düşünceler
felsefenin işrakîleşmesini sağlayan en önemli unsurlardandı. İslam Felsefesinde,
özellikle İşrakî okulda etkili olan diğer bir Hermetik espiri de hicri VI.
yüzyıldaki bir çok dinî-felsefî eserde görüleceği gibi insana hakikati
aramasında yardımcı olan ve o insanın ruhî arayış seyrinin sonunda kendisiyle
birleşeceği bir “semavî rehber” telakkisiydi. İbn Sina’nın Hayy bin Yekzan’ı,
Necmeddin-i Kübra gibi bazı sûfilerin “Semâvî Şâhid” (eş-Şâhid fi’s-semâ)
görüşleri ve Kur’anî temalardan “Refîku’l-a’lâ”nın hep bu “Tam-Tabiat”ı ifade
ettikleri söylenir. Suhreverdî el-Mutâharat isimli kitabında şöyle der: “Hermes
dedi ki; Bana nesnelerin ilmini getiren ma’nevî bir varlıkla karşılaştım. Sen
kimsin? dedim. ‘Ben senin tam (kamil) tabiatınım dedi”. Aynı temayı Osmanlı arif
ve ediblerinden Nevî’nin şu sözlerinde görüyoruz: “Hermes’den sual itdiler,
İlm-i hikmet nedir? Tıba’uke’t-tâm deyu cevab virdi. Miftâh-ı hikmet nedir?
didiler. Yine, tıba’uke’t-tâm didi. Tıba’u’t-tâmm nedir? didiler. ‘Ruhaniyyet-i
feylesoftur ki kevkeb ile muttasıl bulunur” didi”.46 Hermetik teoloji’de
Tanrı’nın mutlak müteal oluşu, insan aklının kendi güçleriyle ve kıyas yoluyla
O’nun bilgisine ulaşamayacağı, ancak O’ndan tecellîler ve zuhurlar olabileceği,
O’na ancak duâlar, münâcâtlar ve zâhidâne bir yaşantıyla yakınlaşılabileceği,
O’ndan tecrübî olarak zevk almanın akla değil de ruha ait olduğu ve ancak
kendini arındırma yoluyla aydınlanmaya ve Hakikatin keşfine ulaşılabiliceği gibi
hususlar İslam tasavvufundaki yaklaşımlar ile de benzerlikler arzeder. Yalnız ne
var ki mutasavvıflara göre bu tip bilimler birer aracı bilimlerdir ve Üst
Prensibe -ki o da nebevî kaynaktır- tabi olmak zorundadırlar. İbn Arabî
“Felsefecilerin bilgisi ile tasavufun bilgisi arasında şu fark vardır. İlki
İdris (a.s)’in şeriatına dayanmakta iken ikincisi Muhammed’in (a.s) şeriatına
dayanmaktadır” derken buna işaret etmektedir. Hâsılı “İslam’daki Hermetik
Külliyatı ciddî bir şekilde incelemek gerekmektedir. Çünkü böyle bir çalışma
İslamî bilim, felsefe ve kozmolojik doktrinlerin temel vechelerini sunmanın
yanısıra müslümanların kendi İslamî tevhid esaslarıyla kadîm çağlardan tevârüs
eden bilimleri nasıl bir potada eritip bir bütüncül dünya görüşü
yaratabildiklerini anlayabilmemiz bizim için bir aracı olacaktır” diyen Nasr bu
sözleriyle tek tek her bir müslüman düşünürün Hermetik düşünce karşısındaki
tavırlarının da tesbit edilmesinin altını çizmektedir.47
Müslümanlar arasındaki Hermetik düşüncelerin bir tarihini
çıkarmaya çalışanlar tabir câizse ilk müslüman Hermetistin Emevî emiri Halid b.
Yezid olduğunu, oniki imamın altıncısı Ca’fer Sâdık ile bunun zirveye ulaştığını
ve talebesi Câbir b. Hayyan ile bunun daha da geliştiğini söylerler. Zîra
Câbir’i himaye eden Bermekîler bu konuya çok önem veriyorlardı. Halid b. Yezid
15 kadar te’lif ve tercüme kitabın sahibidir. Bunların içinde en önemlileri,
Firdevsu’l-hikme, Kasâid fi’l-kimiya, Vasiyyetu li veledihi’dir. Câfer Sâdık’a
bu konuda nisbet edilen eserler arasında Risâletu’l-vesâya ve’l-füsûl, Risâle
fi’l kimiya, Ta’rifu tedbîru’l-hacer en önemlileridir. Talebesi Câbir ise en
büyük kadim-kimyacılardan sayılır. Kendisine bu konuda yüzlerce eser nisbet
edilir.48 İhvan-ı Safa’da da Hermes motifinin canlı olduğunu görürüz.
Hatta her ne kadar sistemi daha sonraları meşşaîlerce
benimsenecekse de Kindî’nin (796-873) aslî cevherler ve talî cevherler arasında
gözettiği ayrımla, astrolojiye, simyaya ve okült bilimlere olan yakın ilgisiyle
Hermetik felsefeyle de irtibatlı olduğu görülmektedir. Talebelerinden Tayyib-i
Serahsî hocası Kindî’nin, Hermes’i Sabiîlerin kurucusu olarak gördüğünü ve
Hermes’in Asklepius’a öğütlerini içeren tevhid üzerine bir eserini okuduktan
sonra “Hiç bir müslüman filozof bundan daha güzel bir şekilde bunu ifade
edemezdi” demiş olduğunu da aktarır.49
Farabî (872-950) astroloji ve simyanın iddialarını da
geçerli bir disiplin olarak kabul etmekteydi. Hatta bizzat kendisi kendi
astrolojik bulgularına göre işlerini idare etmeye mütemayil müneccimler arasında
sayılmıştır.
İbn Sina’nın (980-1037) kimi araştırmacılarca Hermetik
olarak tanımlanan üç risalesinden ilki olan Hayy b. Yakzan öyküsü ile
Hermetica’ların I. libellus’u olan “Poimander”de gördüğümüz öykü arasında çok
büyük tematik benzerlikler vardır. İbn Sina’nın bu öyküsünde geçen “Kral”,
Hermetik “Poimander”deki “Hayr-ı mahz”dır. Onun Hayy bin Yakzan dediği “Şeyh”
ise “Hermes”tir. Bedeninden çıkıp bir ilham elde etmek için astral seyahate
çıkan nefs ise Hermes’in nasihatlerinin muhatabı olan “Toth”dur”. İbn Sina’nın
bu türden ikinci risâlesi Tayr (Kuş) risalesi üçüncüsü ise Salaman ve Absal
isimli risaledir.
Şehabeddin es-Sühreverdî (1155-1191) işrakî felsefenin özü
mesabesinde olan “nur ilmi”ni arzederken kendisinin yeni bir şey söylediği
iddiasında değildir. Çünkü ona göre bu ilim yani Hikmet, Tanrı tarafından
insanlara Peygamber İdris (a.s) veyâ Hermes vasıtasıyla açıklanmıştı. Ona göre
bu Hikmet daha sonra iki kola ayrılmıştır. Birincisi eski Pers diyarına
gelmişken ikincisi Mısır’da yayıldı ki buradan da daha sonra eski Yunan’a
geçecekti. İşte bu iki kanaldan da (Yunan ve Pers) İslam Medeniyetine girmiştir.
Sühreverdi bu bağlamda bir de kendi şahsî silsilesini de verir. Buna göre Hermes
> Agathedemon > Asklepius > Pitagoras > Empedokles > Plato > Zünnûn-u Mısrî >
Ebu Sehl et-Tusterî tarikiyle bu hikmet zinciri kendisine ulaþmaktadýr. Hatta
aynı yerde der ki “...İyi bil ki, geçmiş zamanlarda felsefenin sözlü olduğu
dönemlerde filozofların atası sayılan babaların babası Hermes, ondan önce de
Agathodemon, ayrıca Fisogoras, Empedokles ve bilgeliğin ulusu Eflatun gibi büyük
filozoflar bizim burhanî bilimlerde sivrilmiş olarak tanıdığımız İslam
düşünürlerinden çok daha üstün ve değerli idiler.” Bu sebepten Farabî nasıl
meşşaî felsefeyi ihya ederek “Muallim-i Sânî” olduysa Sühreverdî’nin de işte bu
hermetik felsefeyi ihyâ ve tecdit etttiği söylenecektir .
Molla Sadra Şîrâzî de (982-1050) Sühreverdî gibi, Adem’den
İbrahim’e, Yunanlılara, Filozoflara ve İslam Sufîlerine kadar kopmayan bir
silsile ile aktarılan hakikat bilgisinin birliğine inanır. Dünya’nın her yerine
Hikmet’in yayılışının sorumlularının Şit ve Hermes olduğunu söyler..
“Yediliğin oğlu” mahlâsını seçmesi bile Hermes ile bir
irtibâtını gösteren Endülüs’lü feylesof İbn Seb’în’in (1217-1269) felsefî
sisteminin kaynaklarını talebesi Şüsterî yazdığı bir kasîdede onun bütün
Hermeslerin (el-herâmisa küllihim) talebesi olduğunu söylemek sûretiyle
gösterir. İbn Seb’în en önemli eseri Buddu’l-arif’de Allah Teala’ya istihâre
yaparak ilk devirlerde Hermes’in remzettiği Hikmetin aynısının inşâsında
kendisine yardımcı olmasını niyaz ettiğini söyler.51 Yine bir başka yerde
kendisinin Meşşâîlerden daha mukaddem bilgilere sahip olduğunu çünkü onun tebşir
ettiği bilgilerin ilk zamanlarda Hermes’in remz ettiği hikmet olduğunu söyler.52
Aynı eserin başka bir yerinde ise şu açıklamayı yapar: “Fevz, necât, kemâl,
itmâm, saâdet ve insânî gaye, Aristo mezhebine göre “aklu’l-fa’al” ile, Balinus
(Apollonius Tyana) mezhebine göre “aklu’l-küllî” ile, Fisagoras mezhebine göre
“nefsu’l küllî” ile; Diojenus mezhebine göre “faslu’l-mütevehhem” ile,
Hermesu’l-a’zam mezhebine göre ise “Kelime” (logos) ile ittisal vasıtasıyla
gerçekleşir. Şimdi sen ey kişi! bütün bunları ayrı ayrı şeyler sayıp
parçalıyorsun. Fakat bir olan; bölünmeyen ve parçalanmayann
þeylerden meydana gelir, bunu bil”. Yine İbn Seb’în’in harfler ilmi konusunda İdris’in (a.s)
suhufuna şerh yazdığı da rivayet edilir.
A.Bedevî Gazzalî’nin İhyau-Ulûmiddîn isimli eserinin
“Kitâbu’l-Murâkaba ve’l-muhâsebe” bölümünün Hermes’e atfedilen Zecru’n-Nefs
isimli kitapla gerek uslûp ve gerekse yapı bakımından büyük benzerlikler
taşıdığını iddia eder.
Ayrıca Ebi Bekir Zekeriyya Razî, İbn Vahşiyye, İbn Umeyl,
Fahreddin Razî, Ebu’l-Hasen el-Amirî, İbn Miskeveyh v.b. gibi pekçok feylesofun
hermetik konulara ilişkin bir takım eserleri oldukları bir gerçektir. Sûfî
düşünürlerden Zünnun-ı Mısrî, Süfyan-ı Sevrî, Cüneyd-i Bağdadî, Hallac-ı Mansur
gibi zatlara da bir takım hermetik türden eserler izâfe edenler de vardır.
İhmîm’li (Panopolis) Sufi Zünnûn’a atfedilen eserler
içerisinde Risâle fi’l-hikmeti’l-uzmâ ve’s-sun’ati’l mubâreke; Risâle
fi’s-sun’a; Kitâbu’l-mücerrebât bulunmaktadır.
Süfyân-ı Sevrî’ye nisbet edilen bir kadim-kimya kitabı
Tahran, Danişgâh, 2265’da kayıtlıdır.
Cüneyd-i Bağdâdî’ye ise bu konuda
Tedbîru’l-haceru’l-mükerrem; Tarîkatu’l-Cüneyd elleti ahazaha
‘ani’l-Haseni’l-Basrî fî’t-tektıyr ve’l-hal gibi kitaplar bu konularda kendisine
atfedilen eserlerdir.
Hallac-ı Mansûr’a ise bu konularda Risâletu fi’l-kimya ve
Kitâbu’l-tevâsîn gibi iki eser nisbet edilir.
A.E.Afifî Hermesçiliğin büyük sûfî Muhyiddin İbn Arabî’nin
(1165-1240) üzerinde de büyük tesiri olduğunu iddia eder ve onun görüşleri ile
Hermetik Külliyat arasında önemli bazı paralelliklere temâs eder. “Kaos”,
“Nefes-i Rahmani”, “Nur”, “Zulmet”, “Su”, “İlahî kelime”, “Semavî eflâke ve
onların ötesine ruhanî mi’rac”, “Hadratu’l-ilahiyye” kavramlarının benzerlerini
Hermetik Külliyat’ta da bulunabileceğini ileri sürer. Hatta ona göre bütün
Müslüman düşünürler içerisinde hepsinden fazla Hermetik motifleri içeren kimse
İbnu’l-Arabî’dir. Fakat İbnu’l-Arabî’nin düşünce kaynakları içerisinde bir
Sühreverdî veya bir İbn Seb’in gibi açıkça Hermes motifinin telaffuz edilmemesi
Afifî’nin bu tezinin sadece benzerlikler düzeyinde kaldığını göstermektedir.
Nâbî’nin “Tefsîr-i fazîletinde İdris
Eyler sâf-ı kudsiyâna tedrîs”
Beytinde olduğu gibi bâzı osmanlı şâiri, edibi ve
sûfîlerinde de Hermes veyâ İdris motifine özel bir yer verildiği görülecektir.
Osman Fazlı Atpazârî, İsmail Hakkı Bursevî ve Erzurum’lu İbrahim Hakkı’yı bunlar
arasında saymamız mümkündür.
Netîce olarak diyebiliriz ki Hermetik fikirler denilince ya
bağımsız olarak ezoterik, okült, mistik, gnostik, teozofik ve teofanik bilimler
veyahut da bir dinî geleneğin söz konusu bu yönleri anlaşılmaktadır. Fakat
günümüzde bağlı olduğu bu gelenekten koparak tâlî bilgelik haline gelmiş şekli
revaç bulduğundan Hermetik Felsefe, Hermetik İlimler, Hermetik Düşünce v.s.
denildiği zaman bununla daha ziyâde Simya ve Maji ifâde edilir olmuştur.
Orijinal ve tam Hermetik doktrinin hangi form altında bulunabileceği konusunda
ise İbnu’l-Arabî’nin modern takipçilerinden Titus (İbrahim) Burckhardt şu yorumu
yapmaktadır: “Hermesçiliğe yeni bir rûhânî eksen veren, daha doğrusu son dönem
Hellen natüralizminin boğmasından kurtararak onun orijinal yapısını tam
manasıyla yeniden kuran, İslam inancının ezoterik tefsiri olan vahdet-i vücûd
doktrini olmuştur”.
Ne varki sırf “Hermetik” (Hermetique) kelimesinin bugünkü
kullanımı dahi içerisinde asıl anlamından bazı kırıntıları hala muhafaza etmekte
olduğunu göstermektedir. Meselâ teknolojide “hermetique” denilince “hava ve su
geçirmeyecek şekilde bir şeyi iyice kapamak, ağzını leğimlemek” anlaşılmaktadır
ki bu da hikmetin ehil olmayandan gizlenmesi esasının bir yansımasından başka
bir şey değildir. Sosyoloji de onun teknolojideki bu manasını alarak “dışa
kapalı grup ve cemaatler” için bu tabiri kullanmaya başlamıştır. Buna göre
“tarikat”, “gizli örgüt”, “gizli servis”, “ordu” v.b. gibi bazı cemiyetler
böylesi hermetik özellikler arzeden müesseseler olmaktadır. Çünkü bu bünyelere
giriş herkese açık değildir ve bazı özel şartları ve yetenekleri iltizam
etmektedir.
Öte yandan pozitif bilimde de, özellikle Alman Bohm’un
fiziğinde hermetik düşüncelerin izleri vardır. Bu doktrinin mimarî ve güzel
sanatlarda dahi yansımaları olduğu ileri sürülmüştür. Meselâ Hermesçi Gobineau
de Montluisant’ın kitaplarından biri Paris Notr-Dam’ının girişindeki muammaların
ve şekillerin açıklanması üzerinedir. Benzer bir çalışmayı da T.Burckhardt
Chartres katedrali üzerinde yapmıştır. Özellikle İtalya’da yaygınlaşmış olan ve
daha çok kapalı anlamlar ve sembolizme yer veren bir şiir ekolünün adı da
“hermetik şiir” (poezia ermetica) ekolüdür. Aynı kökten türeyen bir diğer kelime
olan hermönetik(Hermeneutics) sözcüğü ise bir metnin iç anlamının bulunması,
metnin asıl maksadının anlaşılması anlamlarında kullanılmaktadır ki yine
doğrudan bu doktrinle irtibatlıdır.
|