Kadim Uygarlıklar
Hititler
Hititler ile ilgili bilgilerimiz daha bu yüzyılın başlarına
dayanır. Ondokuzuncu yüzyılın sonlarına
kadar, Hititlerin tarih içindeki konumu
bilinmiyordu. Gerçi Mısır metinleri ve Tevrat bir kavimden söz ediyordu ama bu
kavmin Anadolu kökenli olabileceği kimsenin aklına gelmemişti.
İç Anadolu'nun İlk Çağ tarihi ile ilgili yapılan
araştırmalar , On dokuzuncu yüzyılda buraları gezen Charles Texier , William
Hamilton gibi gezginlerin izlenimlerinden öteye gitmemiştir.
Daha sonra "Yozgat Tabletleri" adı verilen , Boğazköy
arşivine ait eserle bulunmuş ve ünlü Çek bilgini Hronzy tarafından 1917 yılında
çözülmüştür.
Bu tabletlerde Anadolu'nun bu bölgesinden Hatti Ülkesi diye
sözedildiği görüldüğünden bu uygarlığı yaratanlara , Tevrat'taki isimle de
uyuşturarak Hititler denmiştir.
Hititleri tanımak Anadolu uygarlığını, hatta Anadolu'nun
bugününü tanımak demektir.
Anadolu toprakları üzerinde Hittiler'in mirasçısı olan
bizler , bu kültürü tanıdıkça, inançlarını öğrendikçe, bugünkü kültürümüzü daha
iyi anlayabiliriz.
Hattiler
Hititler'i incelemeye başlamadan önce, Hitit göçlerinden
önce aynı yerlerde uygarlık kurmuş olan ve Hititler'i büyük ölçüde etkilemiş
olan Hatti uygarlığını incelemek gerekmektedir.
Yaklaşık MÖ 2500-1700 yılları arasında Anadolu'da büyük bir
uygarlık oluşturmuş Hattiler hakkında bilgilerimiz oldukça sınırlıdır.
Hattiler Anadolu'nun yerli halkı olarak kabul edilmekle
beraber, göçlerle geldiklerini - hatta Türk kökenli olduklarını- savunanlar da
vardır.
Yapılan araştırmalar Hititler'in uygarlık ve inanç/mitoloji
bakımından Hattiler'den oldukça etkilendiklerini ortaya koymuştur.
Hititler kendilerini başka isimle anmalarına rağmen,
ülkelerine Hatti ülkesi demeleri ve din ile ilgili tabletlerde rahibin Hatti
dilinde konuştuğunu belirtmeleri bu etkiyi göstermektedir. Ayrıca özel isimlerin
bir çoğu da Hatti dilinden gelmektedir.
Hatti uygarlığına ait en önemli eserler Alacahöyük'te
bulunmuştur. 1935'de Atatürk'ün himayesinde başlayan kazılarda bugün Anadolu
Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenen güneş kursları, heykelcikler, altın kupalar
bir çok eser bulunmuştur.
Yapılan kazılarda ölülerin hocker pozisyonunda bulunması
(ana rahminde olduğu gibi, cenin vaziyetinde) , toprak ve yeniden dirilme
kültlerini varlığını, dolayısıyla da ana tanrıça kültünün varlığını
göstermektedir.
Bir başka buluntu yeri de Tokat Horoztepe'dir. Burada da
ana tanrıçaya ait idoller ve tören zilleri bulunmuştur. Ancak buluntuların büyük
bölümü yurt dışına kaçırılmıştır.
Hattiler'e ait süsleme ve bezeme şekillerinin Anadolu'nun
bir çok yerinde görülmesi bu uygarlığın ne kadar yayılmış olduğunu ve önemini
göstermektedir.
Hatti halkı, hayvan biçimli tanrıların kültünü geliştirmiş,
özellikle de boğa en önemli simge olmuştur. Boğa ile gök/güneş kurslarının
birlikteliği boğa/gök ilişkisini düşündürtmüştür. Buna göre boğa en büyük gök
tanrıyı temsil etmektedir.
Hattiler Hititler'le kaynaşmış, Hatti uygarlığı Hitit
uygarlığı içinde yaşamaya devam etmiştir.
Hititler'in Kökeni
Anadolu Uygarlıkları içinde en önemlilerinden olan
Hititler'in kökeni hala tartışmalıdır. Ancak Hititler'in Anadolu'nun yerli halkı
olmayıp dışarıdan geldikleri kesindir. Hatta Hitit adı da daha sonra Eski Ahit'e
göre uydurulmuş bir isimdir. Hitit diye andığımız bu halkın kendilerine Nesi
dili konuşan Nesili dediklerini biliyoruz.
Batı dünyasındaki bilim adamlarının üzerinde anlaşmaya
vardıkları Hititler'in Hint-Avrupa kökenli bir kavim oldukları yolundadır. Konuştukları
dil ve ataerkil yapısı ve diğer kültür özellikleri bu görüşü destekler nitelikledir.
Ancak Hititler'in nereden göç ettikleri tam olarak açığa
kavuşmamıştır.
Cumhuriyetin ilk yıllarında , o zamanki isimleriyle,
Etiler'in Türk olduğu söylenmiştir. Hatta Etibank da adını buradan almıştır. Öte
yandan Hititler'in olmasa da Hattiler'in Asiatik kavimlerle alakası vardır.
Özellikle dilleri ve kültürleri bu bağlantıyı güçlendirmektedir.
Öte yandan bir başka teori de Hititler'in Çerkes kökenli
olduğu yolundadır. Bu tez de Hattiler söz konusu olduğunda dil ve kültür öğeleri
bakımından desteklenmektedir ve olanaksız gözükmemektedir. Ancak daha etraflı
araştırma yapılmalıdır. Örneğin Çurey (bkz.Kaynakça) Hattiler ile Hititler'i yer
yer karıştırdığından ortaya anlaşılması güç ,hatalı teoriler çıkmış.
Hitit Tarihine Kısa Bir Bakış
Hititler'in kökeni sorununa göz attıktan sonra, Hititler'i
Hint Avrupa kökenli, Kafkaslar yolu ile Anadolu'ya girmiş bir kavim olarak kabul
edebiliriz.
Konumuz itibarı ile Hitit tarihini ancak çok kısa olarak
gözden geçirmek gerekmektedir. Meraklı okuyucu Kaynakça'da bu konuda çok önemli
bilgiler veren eserleri bulacaktır.
Hititler'in tarih sahnesinde görülmesi daha öncelere de
dayansa Krallığın MÖ 1660-1630 yılları arasında hüküm sürmüş I. Hattuşili
tarafından kurulduğu söylenir. Bu konu belgelere bakıldığında biraz karışıktır,
çünkü Hattuşili de kendinden önce gelen Labarna ve başşehir Kussara'dan
sözetmektedir. Bu dönem ise oldukça karışıktır çünkü anadolu'da yerel krallar
hüküm sürmektedir.
Aslında Hattuşili , merkez Hattuşaş olarak krallığı kuran
kişidir. Akurgal bu durumu şöyle özetlemektedir: (bkz Kaynakça)
" Yazılı kaynaklardan belli olduğuna göre sonuç olarak
diyebiliriz ki, Labarna adlı bir kral Kussara'da hükümdar olduktan sonra yerine
yeğeni Labarna ya da Tabarna adı ile kral oluyor. Ancak bu ikinci Labarna, bir
süre sonra idare merkezini , başkent olmaya her yönden elverişli Hattuşa'ya
neklediyor ve o yüzden de Hattuşili yani Hattuşlu anlamına gelen bir ad alıyor."
Hattuşili yayılma siyaseti izlemiş ve sınırlarını güneye,
bugünkü Suriye'ye ve batıya Arzawa ülkesini alarak genişletmiştir.
Bir seferde ölen Hattuşili'nin yerine Murşili geçmiştir.
Murşili de babasının yayılma siyasetini izlemiş, Halpa' (Halep) yı almış ve
Babil'e kadar uzanarak , yaklaşık MÖ1550 senesinde, burayı da yakıp yıkarak
Hammurabi sülalesini sona erdirmiştir.
Murşili'den sonra bir çok kral gelmiştir. Bunlar içinde en
önemlilerinden biri Telipinu'dur(MÖ 1535-1510) Telipinu zamanından kalma yazılar
hem Hitit tarihine ışık tutmaktadır, hem de Telipinu ilk olarak krallığın kime
kalacağını belirlemiştir : "Birinci kadından doğan erkek çocuk kral olur. Eğer
birinci sıradan bir prens yoksa, ikinci sıradan olan erkek çocuk kral olur. Bir
kral çocuğu, bir oğlan mevcut değilse, bu durumda birinci sıradan olan kız
evlendirilir, onun kocası kral olur."
MÖ 1460-1190 yılları Hitit Krallığının "Büyük Krallık"
dönemi olarak adlandırılır. Hurri-mitanni Devleti'nden sonra bu dönemde
Anadolu'daki en büyük siyasi güç Hitit Krallığı'dır.
Bu dönemin ilk kralı II.Tuthaliya'dır. Bu önemli kralın
sülalesi Hitit Krallığının sonuna kadar hüküm sürmüştür.
Bu dönemde en önemli kralardan bir Şuppiluliuma'dır. Bu
kral zamanında (MÖ1350-1345) krallık sınırları iyice genişlemiş, Mısırla
ilişkiler yoğunlaşmıştır.
Bir başka önemli kral da Muvatalli'dir . (MÖ 1315-1282).
Onun zamanında karışıklıklar bastırılmış ve Mısır'a karşı yapılan Kadeş savaşı
başarı ile sonuçlanmıştır. Daha sonra III.Hattuşuli ise ünlü Kadeş Anlaşmasını
yapmıştır.
MÖ 1200'lü yılların sonuna doğru Hitit Krallığı en parlak
devirlerini yaşarken kralın ölmesinden sonra çocuğu olmadığından kardeşi II.
Şuppiluliuma'nın tahta geçmesi ile sarayda karışıklıklar çıkmış, hatta halk
arasında da başkaldırmalar olmuştur. Bunu üzerine bir de "Kuzey kavimleri"
saldırısı eklenince Hitit devleri dayanamamış, istilalar altında tarihe
karışmıştır.
Daha sonraları "Geç Hitit" denilen beylikler dönemi
yaşanmış, Hitit kültürü güneyde biraz daha yaşamaya devam etmişse de zamanla
tarihe karışmıştır.
Hitit İnançları
Bu konu alışkanlık olduğu üzere "Hitit Dini " başlığı
altında incelenir. Zaman zaman bu terminolojiyi biz de kullanırız, ancak bu
konuyu, genel kuralları belirlenmiş, homojen bir din olmadığı için, "Hitit
İnançları" başlığı altında incelemek daha doğrudur.
Hititler, belki de Anadolu'nun o dönemdeki mozaiğinden olsa
gerek, her topluluğun Tanrısını benimsemiş,
çok geniş bir panteon yaratmıştır.
Bu yüzden olsa gerek tabletlerde "Hatti Ülkesi'nin bin tanrısı" deyimi geçer.
Yazılıkaya'daki tanrılar geçidi de bu konu hakkında oldukça iyi bilgi
vermektedir. Ancak tanrı isimlerinin bir çoğu bize yapılan anlaşmalarda
tanrıların tanıklığı bölümlerinden ulaşmaktadır.
Hititler, Eski Krallık döneminde Hint-Avrupa ve Hatti
kökenli tanrıları benimserlerken, daha sonraları Hurri, hatta Mezopotamya
kökenli tanrıları da benimsemişlerdir. Hititler'de Mezopotamya tanrıçası İştar
da çeşitli adlarla anılmakta ve büyük önem taşımaktaydı. Bununla birlikte aynı
kökenden suların tanrısı Ea ve Damnika, Güneş tanrısı Şamaş ve karısı Aya ve Ay
tanrısı Sin, Hitit panteonunda yer almışlardır. Bu tanrılar ayrıca şahiliğin
gerektiği yerlerde yer almışlardır.
Hititler'de tanrılar tamamen insanlar gibi düşünülmüştür;
buna göre tanrılar insanlara ait duyguları yaşayabilmekte, hatta acıkmakta,
susamakta ve hastalanmaktadırlar.
Bu tanrılardan büyük bölümü yerel ve çeşitli topluluklara
ait tanrılardır. Bu dönemde Hurri, Luwi, Pala, Hatti ve Mezopotamya tanrıları
çoğunluktadır. Tanrılar ne kadar çok olurlarsa olsunlar aslında belli
özellikleri ortak olan tanrılardır. Diğer bir deyişle, farklı isimlerde aynı
özellikleri taşırlar. Bu bağlamda belli başlı tanrı özelliklerini ortaya
koyabiliriz.
Hitit inançlarını konu başlıkları halinde incelemek daha
doğru olacaktır :
Hititler'in Tanrıları
Gök Tanrı/Fırtına Tanrısı
Hitit panteonunda en önemli tanrı kuşkusuz "Gök Tanrı" idi.
Yerel olarak değişik isimlerle çağrılan bu tanrı Hatti dilinde "Taru" , Hurri
dilinde "Teşup", Hitit dilinde ise "Tarhu,Tarhuna ya da Tarhunt" diye
adlandırılıyordu.
Aslında Hititler geldiklerinde , Hint Avrupa kökenli bir
tanrıları vardı. Şiu ismindeki bu tanrı, Yunanca Zeus ve Latince Deus,dii
sözcükleri ile aynı kökendendi. Bu kök hem tanrı hem de gün ışığı , parlamak
gibi anlamlara da sahiptir. Ancak zaman içinde Şiu özel tanrı ismi olmaktan
çıkmış ve genel olarak tanrı anlamına gelmiştir.
Ancak Hititlerin de bir dönem, Luwiler gibi Hint Avrupa
isimli başka tanrı isimlerini de korudukları zannedilmektedir.
Tanrı'nın isimleri ve sembolleri konusunda Akurgal'da
aşağıdaki alıntıyı almakta fayda vardır : (Hatti ve Hitit Uygarlıkları ,
"Baştanrı Hitit metinlerinde genellikle 'Hatti Ülkesinin
Gök Tanrısı' , 'Göğün Tanrısı', 'Hattuşanın Tanrısı', 'Sarayın Tanrısı' gibi
adlarla anılmaktadır. Ayrıca 'Ordunun Göktanrısı', 'Yağmur Göktanrısı' gibi
adlandırmalara da rastlanmaktadır. Bir tanrının hiyeroglif işareti ikiye
bölünmüş bir elipsten oluşur. Önce söz konusu işaret sonra, gök tanrısı demek
isteniyorsa, ikiye bölünmüş elipsin altına W biçimli yıldırım işareti yazılırdı
; ikisi birden gök tanrısı anlamına gelmektedir. "
Gök tanrı ile dağlar, daha doğrusu dağ tanrıları, arasında
sembolik bağ vardır. Aslında bunu "dağların gökkubbeyi taşıdığı" inancı ile
birlikte ele almak daha doğru olacaktır. Bu, daha sonra Yunan Mitolojisinde
göreceğimiz Atlas efsanesinin ilk şekli olmalıdır. Bir Hitit metninde, gök
tanrının, dağ tanrılarının sembolize eden iki erkek figürü üzerinde durması da
bu görüşümüzü güçlendirmektedir.
Gök tanrının en önemli sembollerinden biri de boğadır.
Boğanın gök tanrıyı sembolize ettiği düşünülmektedir. Alacahöyükte çıkan bir
kabartmada kral ve kraliçenin boğa heykeli önünde yaptığı saygı duruşu da
aslında gök tanrı ile ilintili olmalıdır. Çatalhöyük'ten, belki de daha eski
çağlardan beri önemini koruyan bu sembol daha sonra Yunan Mitolojisinde Zeus'un
boğa kılığına girmesinde de karşımıza çıkacaktır.
Gök tanrısı aynı zamanda fırtına tanrısı idi. Zaten
Anadolu'nun iklimini göz önünde bulundurursak -eskiden daha sıcak olduğu
düşünülüyorsa da- fırtınaların ne kadar önemli olduğu açıktır. Hatta bir fırtına
sırasında kral II.Murşili'nin dilinin tutulduğunu öğreniyoruz :
"Birden hava bozdu. Gök tanrısı korkunç bir şekilde gürledi
ve ben ürktüm. O zaman ağzında söz azaldı ve söz kesiklik yaparak yukarı doğru
çıktı. Yıllar geçince bu düşlerimde de kendini duyurmaya başladı. Bu düşlerden
birinde tanrının eli bana değdi ve konuşma gücümü bütünü ile yitirdim."
Geç dönemlerde , gök tanrısının bütün özellikleri Fırtına
tanrısına geçmiş, Hurrilerin fırtına tanrısı Teşup da Hititler'in gök tanrısına
eş değer bir konuma yerleşmiştir. Teşup için daha çok Toros ve güneyinde,
Suriye'ye kadar olan bölgede kült merkezleri vardı.
Tanrıça
Hititlerde tanrı kadar tanrıça da önemlidir. Zaten bunun
izdüşümü olarak da Hitit toplumuna kadın erkeğe eş değer konumdadır.
Hitit Tanrıçası , Hattilerde "Vuruşemu", Hurrilerde "Hepat"
diye adlandırılmış tanrıçadır. Hititlerde "Arinna'nın güneş tanrıçası", geç
Hititlerde "Kupaba" olarak da geçmiştir. (Kybele de büyük olasılıkla aynı
inancın devamıdır. )
Bu tanrıça isimleri tabletlerde farklı isimlerde geçseler
de aynı özelliklere sahiplerdir. Özellikle Hurri etkisiyle, Teşup'un panteona
girmesiyle beraber Teşup'un karısı tanrıça Hepat da önemli bir yer tutmaya
başlamış, Hatta Arinna'nın güneş tanrıçası ile eş bir konuma gelmiştir. Bir
belgede şöyle denmektedir :
"Bütün ülkelerin kraliçesi efendin, Arinna'nın güneş
tanrıçası ! Hatti ülkesinde sen Arinna'nın güneş tanrıçası adını alırsın, sedir
ağacı ülkelerinde ise Hepat adını alırsın."
İlginçtir, yüzyıllar sonra Apuleius da böyle bir ifade
kullanacaktır.
Çoğu kabartmada Tanrı ve tanrıça yanyana eşit önemde tasvir
edilmişlerdir. Yazılıkaya'da da bu tanrısal çiftin betimlemeleri vardır. Bunun
yanında bu çiftin oğulları da koruyucu tanrı olarak önemlidir.
Tanrıçalar arasında en önemlisi kuşkusuz Arinna'nın güneş
tanrıçasıdır. Arinna kenti hakkında değişik varsayımlar vardır. Ancak en
kuvvetlisi ve arkeolojil delillere dayananı , Arinna'nın Alacahöyük olduğudur.
Arinna'nın güneş tanrıçası krallığın hayatında da
önemlidir. II.Murşili(MÖ1345-1315) uzun zamandan beri ihmal edilen bu kültü
canlandırmış ve kazandığı zaferleri buna bağlamıştır:
"Ben majeste, babamın tahtına oturduğumda çevredeki bütün
düşmanlar benimle savaşa giriştiler. Ancak ben hiç bir düşman ülkesine karşı
sefere çıkmadan önce Arinna kentinin güneş tanrıçası ile ilgili bayram
törenlerini düzenledim[...] ve ona seslendim: Arinna'nın güneş tanrıçası! Benim
efendim, benim yanıma aşağıya gel ve [...] senin topraklarını almak isteyen
çevredeki düşman ülkeleri yok et.! Ve Arinna'nın güneş tanrıçası sözümü duydu ve
bana geldi. O zaman babamın tahtına oturur oturmaz, çevredeki düşman ülkeleri on
yılda yendim ve onları yere vurdum."
Zamanla Hepat gibi başka tanrıçalar da bu derece öneme
sahip olmuşlar ve "protokol"de yerlerini almışlardır.
Yerel Tanrılar
Hitiler'in yerel tanrılara bakış açısı Ahmet Ünal'ın Hitit
Sarayındaki Entrikalar Hakkında Bir Fal Metni (bkz Kaynakça) isimli çalışmasında
açıkladığı metinlerde çok iyi gözükmektedir. Bu bir fal metnidir ve olan olaylar
hakkında tanrılara görüş sorulmaktadır. (Fal konusu ileride ayrıntılı olarak
işlenecektir). Bu metinde Arušna kenti tanrısı önemli bir yer tutmaktadır. Bu
tanrıyı Ünal şöyle açıklamaktadır:
"Tapınağı, kültü ve kült personeli Arušna'da bulunan,
Hititlere oldukça yabancı ve adı bilinmeyen bir tanrıdır. Bu yabancılığa rağmen
büyük kralın hastalığı yüzünden Hitit sarayı onunla sıkı bir ilişki halindedir.
Çok alıngan ve nazlı bir tanrı olup, bu fal metninin yazılmasına o neden
olmuştur. Çünkü kralın hastalığı konusunda kendisine başvurulmamış, bu yüzden de
gazaba gelmiştir. Öfkelenmesinin başka bir nedeni de, kraliçeden bir rüya
aracılığı ile istemiş olduğu altından çelenklerin aksesuarlarıyla birlikte
kendisine verilmeyip, mabeyincinin evinde saklı tutulmasıdır. Bundan
dolayı,tanrının öfkesini yatıştırmak için kefaret verilmesi gerekmiş, büyük
kralın tutulmuş olduğu hastalıktan kurtulduktan sonra, bir af dileme ayinine
katılmak üzere bizzat Arušna'ya gitmesi, fal aracıyla saptanmıştır. Tüm bu
çabalara rağmen tanrının öfkesi yatıştırılamamış ve anlaşılan bu yabancı
tanrının kültünü iyice bilmeyen Hititli rahipler, tanrının bakımını, ayinlerinin
yapılmasını vs. Arušna'lı rahiplere bırakmak zorunda kalmışlardır."
Bunun dışında başka yerel tanrılar da olaylara göre önem
kazanmışlardır.
Hayvan Tanrılar
Bunların dışında Hitilerde hayvan biçimli (zoomorphique)
tanrılar da vardır. Hitilerde hayvan biçimli kaplar zoomorf tanrı düşüncesini
kült aletleridir.
Fırtına tanrısının boğa ile sembolize edilmesinden dolayı
boğa biçimli kaplar en önemlileridir.
Burada bir konu üzerinde daha ayrıntılı olarak durmak
gerekmektedir. Kaynakçada belirttiğimiz bir çok yayında boğanın tanrının sembolü
olduğu söylenmektedir. Ancak bir Hitit metninde (II.Muwatalli'nin duası) şöyle
geçmektedir :
"Hattı'nın Fırtına Tanrısının önünde yürüyen boğa Şeri,
efendim, benim dua olarak bu sözlerimi tanrılara bildir! Efendiler, göğün ve
yerin efendileri tanrılar bu sözlerimi ve duamı işitsinler."
Buradan anladığımıza göre boğa fırtına tanrısına eşlik
etmekte ve tanrılarla insdanlar arasında aracılık yapmaktadır. Böylece
kabartmalarda gördüğümüz boğaya tapınma sahnesi de daha anlam kazanmaktadır.
Bu Yunan mitolojisindeki Hermes'inkine benzer bir roldür.
Ayrıca Ayı/insan biçimli figürler de Hitit sanatında yer
almıştır.
Hitit sanatında ilginç bir figür de Sfenks'tir. Sfenks de
Mısır kökenli olup Suriye yoluyla Hitit sanatına geçmiştir.
Kubaba
Hitit tanrılarına uzun uzun isimleriyle yer vermemize
rağmen , Anadolu'daki tarih sürekliliği açısından Kubaba üzerinde durmak
gerekmektedir.
Büyük Hitit İmparatorluğu zamanından beri en önemli
merkezlerden bir de Kuzey Suriye'de bulunan Kargamış olmuştur. Bu dönemde Hitit
krallık ailesinden vasal krallar tarafından yönetilen Kargamış, Hitit
İmparatorluğu yıkıldıktan sonra bir "Geç Hitit Devleti" olarak varlığını
sürdürmüştür.
Bu merkezin en önemli
tanrıçalarından bir de Kubaba'dır.
Burada büyük saygı gören Kubaba daha sonra Anadolu'da Kybele adıyla
yaşayacaktır.
Hititlerde Tanrı Kültleri
Hitit tanrı kültleri aslında devlet dinidir ve bu kültlerin
görevlileri de devlet görevlileridir.
Hitit tanrı kültlerinde kaya/açık hava tapınakları önemli
bir yer tutmaktadır. Günümüze, aşağıda ayrıntılı olarak incelenmiş, bir çok açık
hava tapınağı ulaşmıştır. Bir çoğu da, ne yazık ki, defineciler tarafından
tahrip edilmiştir.
Bunlar içinde Yazılıkaya en önemlileridir. Buradaki
tanrılar geçidinde 60'tan fazla tanrı ve tanrıça
tespit edilmiştir.
Tanrıların başında sivri bir külah ve dizlerinin üstüne
kadar inen beli kuşaklı bir giysi varken, tanrıçaların başında silindirik bir
başlık ve üzerlerinde bluz ve pilili etek vardır.
Yazılıkaya'daki tanrıların büyük ölçüde Hurri panteonunu
gösterdiği gözükmektedir.
Hititler tanrıları insan gibi (antropomorphique)
düşündükleri için "Tanrıların Evi" olarak düşünülen tapınakların büyük önemi
vardı.
Tapınaklar tam anlamı ile tanrının evi idi. İlgili tanrının
ya da tanrıçanın heykeli burada durur, ve tanrının ya da tanrıçanın burada
olduğuna inanılırdı.Tanrı heykeli tapınakta iken sadece kral, kraliçe ve
seçilmiş rahipler heykelin olduğu odaya giremeye izinliydiler. Başkasının,
özellikle de bir yabancının girmesi ölümle cezalandırılabiliyordu.
Hattuşaş'taki gibi büyük tapınaklar olduğu gibi daha küçük
şehirlerde daha küçük tapınaklar vardı.
Genelde, tapınağın asıl merkezinde bir avlu ve bu avluya
bakan odalar vardı. Tanrı heykelinin bulunduğu kutsdal oda tapınağın arka
yüzünde olduğu için iki taraftan da ışık alabilmekteydi.
Hattuşaş'taki tapınakta iki kutsal oda vardı. Bunlardan
birinin Fırtına Tanrısının odası olarak, diğerinin de Arianna'nın Güneş
Tanrıçası adına düzenlendiği düşünülmektedir.
Yazılıkaya ise daha farklı olarak açık hava tapınağı idi.
Burada bayramlar kutlanıyor ve özel törenler (yeni yıl gibi) düzenleniyordu.
Tapınaklar dinsel merkezler olduğu gibi aynı zamanda
ekonomik merkezler de olmuşlardır. Buralarda sadece tapınağa verilen hediye ve
bağışlar saklanmamış aynı zamanda tahıl deposu olarak da işlev görmüşlerdir.
(burada genelleme yapmak olanaksızdır, ancak yapılan kazılar ışığında böyle bir
sonuç çıkarılmıştır.)
Tanrılar heykellerle ya da idollerle gösterilebildiğine
göre bir de bu objelere ait kültler vardı. Bu heykellere etrafının süslenmesi
ile törenle tapıldığı gibi, heykel bir arabaya bindirilerek gezdirilerek tören
yapılırdı. Bunun sonunda Tanrı heykeli , açıkhavaya, koruluğa, ormana ya da
yüksek yerdeki ZI.KIK taşına götürülmekte ve burada kurban kesilmekte, yemek
yenmekte ve oyunlar oynanmaktaydı.
Hatti tanrılarına yapılan törenler diğer tanrılara yapılan
törenlere nazaran daha neşeli geçmekte olup, dans,eğlence akrobasi ve çeşitli
gösteriler yer almakdaydı.
Ayrıca şehrin koruyucusu olarak tanrıya armağanlar
sunulurdu. Tanrıya değerli madenler hediye olarak sunulduğu gibi yiyecek, içecek
de sunulmaktaydı. Libasyon1 da çok sık kullanılan bir sunu biçimi idi.
Alp de (Hitilerde Şarkı, Müzik ve Dans/Hitit Çağında
Anadolu'da Üzüm ve Şarap, bkz Kaynakça) bu törenleri şöyle anlatmaktadır :
" Kralın başrolü oynadığı, kraliçenin, prenslerin,
prenseslerin ve devletin bir çok yüksek rütbeli görevlilerinin katılımı ile
gerçekleşen dinsel bayram törenlerinde, merasim alaylarında ve çoğu kez
tapınakdaki kült salonunda tanrı heykelinin ya da altarının önünde hayvan kurban
etme ve içki sunma (Hititçe šipant-) ve ekmek kırma (hititçe parš-) ve diğer
yiyecekler sunma ya da adorasyon(tapma) sahnelerinde şarkı, müzik ve bazan
dansla eşlik etmenin büyük önemi vardı.
Bu sahnelerde hangi tanrıya kurban
sunuluyor ya da tapılıyorsa, o tanrının mensub olduğu etnik grubun dilinde
(örneğin Hattice, Luwicw, Palaca, Nešaca ya da Hurrice) şerkı söylemek adetti.
Metinlerde bu dillere ait şarkı sözleri ele geçmiştir. Her bir etnik gruba ait
ayrı şarkıcılar vardı."
Yaşar Coşkun'un kap isimleriyle ilgili yaptığı çalışma ve
içerdiği metinler de (bkz Kaynakça) bize törenler hakkında da bilgi vermektedir
:
" Ertesi sabah kral tanrının iç-evine gider, yumuşak kurban
ekmeğini parçalar ve onu buğday harşiialli'sine2 koyar. "
"Sonra [bir tane kurbanlık ince ekmeği Tanrı x] e
[parça]lar, üzerine kes[ilmiş] karaciğer (ve) yüreği
[koyar], karaciğerin üzerine bir tane pişirilmiş döş eti
[ve] onları sonra kurban masasına koyar.
Şarabı huprushi3 önünde (kurban içkisi olarak) sunar
Sonra Fırtına tanrısına bir tane ince ekmeği parçalar.
Üzerine kesilmiş karaciğeri yüreği koyar,
Karaciğerin üzerinde bir tane pişirilmiş döş eti
[ve onl]arı sonra kurban masasına koyar"
Tapınak görevlileri ile ilgili bir direktif metni de
tapınak içi külte ışık tutmaktadır. (Süel bkz. Kaynakça). Bu metinde tapınak
çalışanlarının temiz olmaları istenmekte, hatta kıllarını dahi kesmeleri
istenmektedir. Ayrıca temiz kabul edilmeyen domuz ve köpeğin girmemesine dikkat
etmeleri istenmektedir
Tapınak çalışanlarının tanrıya sunulmuş olanı kendileri ya
da yakınları ile tüketmemeleri de özellikle vurgulanmaktadır. Görevliler "o
tanrı olduğu için hiç bir şey söylemez ve bize hiç bir şey yapmaz" dememeleri
gerekmektedir çünkü " tanrının ruhu kuvvetlidir, yakalamak için acele etmez.
Fakat yakaladığı zaman artık bırakmaz. " Bu alıntılar da tapınak görevlilerini
tanrıdan fazla korkmadıklarını ve sunuları diledikleri gibi paylaştıklarını
göstermektedir.
Burada ilginç direktifler de vardır :
" Eğer bir kimse kadının yanında yatarsa (o) tanrıların
ibadetini ne şekilde düzenlerse (ve) tanrıya yiyecek (ve) içecek (ne şekilde)
verecekse kadının yanına (da) aynı şekilde gitsin. Sonra kadının yanında yatsın.
Gün ağardığı zaman derhal yıkansın. Sabahleyin tanrıların yemek zamanında derhal
(tapınağa) varsın. Eğer o ihmal ederse onun için (bu) büyük suçtur. Eğer kim bir
kadının yanında yatarsa, onun amiri (ya da) büyüğü arkadan (bir kült görevi)
yapmaya zorlarsa o (doğruyu) söylesin. Eğer o söylemeye cesaret edemezse
arkadaşına söylesin ve yıkansın. Eğer o bilerek sonraya bırakırsa (ve) henüz
yıkanmadan tanrıların kurban ekmeğinin ve kurban içkisinin yanına kirli olarak
yaklaşırsa, bu durumu arkadaşı bilirse ve o sana kötülük eder (de) eğer
gizlerse, fakat arkadan meydana çıkarsa [onlar] için ölüm cezası (verilir).
Onların ikisi de ölsünler. "
Bayramlar
Hititlerde bir çok bayram/festival vardı. Yapılan
araştırmalar sonucu 18 kadar bayram tespit edilmiştir.
Bunlardan en önemlisi kuşkusuz Purulliyaş adı verilen bahar
bayramıdır. Bu sözcük hatti kökenlidir ve kök olarak "dünyanın" anlamına
gelmektedir. Bu bayram çeşitli ayinlerle ve mitosların canlandırılması ve
anlatılması ile kutlanırdı.
Hitit bayramlarından AN.TAH.SUM.SAR diye anılan bitki
bayramı, ilkbahrda 38 gün sürmekte, sonbahardaki NUN TARRIIASHAS ise 21 gün
devam etmektedir.
Hititler'de bir ilginç bayram da Hadauri bayramıdır. Bu
bayramın kutlanışını Balcıoğlu (bkz. Kaynakça) şöyle anlatmaktadır :
" Bu bayramın ne detaylı ne de kısmi bir tasviri mevcut
olmadığından, diğer bayramlarda sık sık karşılaştığımız, içki, ekmek, türlü
hayvanlar ve değişik yemek türlerinin vs. Sunulup sunulmadığını bilmiyoruz.
Hadauri bayramının geçtiği tüm metin yerlerinde kurban hayvanı olarak koyunun
sunulması, bu bayramı diğerlerinden yıran en büyük özelliktir. [...] bu bayramın
bir başka özelliği de, İlkbahar ve Sonbahar olmak üzere yılda iki kez kutlanmış
olmasıdır."
Bu bayram Güneş tanrı, Fırtına tanrısı ve bazı Hatti
kökenli tanrıların tapınağında kutlanmaktadır. Bu bayramın ayrıca AN.TAH.SUM.SAR
içinde de kutlanmış olunduğu düşünülmektedir.
Toprağa dökerek tanrıya sunma
Erzak küplerinden daha küçük bir kap
Büyükçe tencere , kâse
Hititlerde Doğa İle İlgili İnançlar
Hititler'de doğa ile ilgili kültler olduğu da yapılan
araştırmalarda görülmüştür.
Hitit panteonunda varolan pınar/kaynak tanrı/tanrıçaları,
Hitiler'in su kaynaklarını, pınarları kutsal olarak kabul ettiklerini
göstermektedir. Eflatunpınar'daki anıt da bu görüşü doğrulamaktadır.
Hititler dağları da kutsal kabul etmiş ve dağ tanrılarına
inanmışlardır. Ayrıca her dağa ait törenler vardı.
Dağ tanrıları genel olarak uzun etekli , sivri külahlı
olarak tasvir edilmişlerdir. Elbisesinin üzerinde dağ sembolleri de oladuğu
görülmektedir. Ayrıca bazı gösterimlerde boynuzu da vardır.
Anadolu'da Hitit ülkesindeki dağları düşündüğümüzde dağ
tapımının olması normal gözükmektedir. Ancak Alkım (bkz Kaynakça) Yesemek
üzerine yaptığı çalışmada dağ tanrılarının kökenini dışarıya bağlamakta ve
ilginç sonuçlar çıkarmaktadır :
"1. Dağ tanrısı Hitit dinine ve sanatına yabancıdır,
dışarıdan gelmiştir.
2. Bugünkü bilgilerimize göre dağ tanrısının en eski
tasvirlerini Suriye'de Mari'de (MÖ XVIII yy), Suriye stili mühürlerde (MÖ XV-XIII.
yy), Kuzey Mezopotamya'da (MÖ XV.yy) ve Kassit sanatında görmekteyiz.
3. Dağ tanrısının ve motifinin Mitanni-hur bölgesinden
çıkmış olduğu anlaşılmakta ve bu fikir genellikle kabul edilmektedir.
4. Dağ tanrısının taş plastik sanatındaki ilk tasvirleri
tamamıyla cephedendir, sakallıdırlar, ayakları, tanrının yerden çıkıp
yükseldiğini belirtmek amacıyla, resmedilmez.[...]
5. 11. Anadolu Hitit sanatında dağ tanrısı tasvirlerine
bugünkü bilgimize göre MÖ XIII. yüzyıldan itibaren rastlıyoruz. Hitit çivi
yazısı metinlerinde de dağ tanrılarının nitelikleriyle ilgili çeşitli kayıtlara
rastlanır. Gerek Eski Hitit Devleti ile İmparatorluk Çağı arasındaki devrede ve
gerek İmparatorluk devrinde Hur etkisinin Anadolu'da sezildiği sırada diğer hur
tanrılarıyla birlikte dağ tanrılarının da Hitit panteonunda yer almış olması
mümkündür. "
Hititlerde Fal ve Kehanet
Hititler, tanrıların isteklerini, öfkelenmişlerse
nedenlerini öğrenmek üzere fala başvurmuşlardır. Ancak bunların yanında çok daha
basit konularda da fala başvurulduğu gözükmektedir.
Burada fal kehanetten daha farklı olarak ele alınmalı ve
tanrıların verdiği işaretlerden farklı tutulmalıdır. Faldan anlamamız gereken,
falı açan kişinin, bir olay hakkında tanrının görüşünü sormasıdır. Bu durmda
aynı zamanda tanrıya karşı bir itiraf da söz konusu olmaktadır.
Hititlerde çeşitli fal bakma yöntemleri kullanılmıştır.
Hayvanların iç organlarına bakılması, kuşların uçuşunun takip edilmesi gibi
pratikler Hititler'de de mevcuttur. Bunların dışında su yılanlarının havuz
içinde hareketlerine bakma, bir çeşit taşlarla oynanan oyuna benzeyen talih falı
gibi fal metodları da kullanılmıştır.
En çok uygulanan, olumlu ya da olumsuz soru sorulmasıdır .
Bu konuda bir fal metninden bir bölüm bilgi verecektir : (Ünal , Hitit
Sarayındaki Entrikalar Hakkında Bir Fal Metni , bkz Kaynakça)
" Majestenin hastalandığı konusuna gelince: [........ve]
Aruşna kenti [tanr]ısı majestenin hastalığı konusunda
hiç bir şekilde sorulma[mıştır. Ey tanrı bunun için
kızdıysan, birinici et işaretleri olumlu, sonuncuları ise olum]suz olsun.
Birinci et işaretleri olumludur
Aruşna kenti tanrısının (majestenin) hastalığı yüzünden
öfke içinde saptanmış olmasına gelince: Ey tanrı, herhangi bir şekilde tapınağın
içinde mi
Öfkelendin. (Eğer öyleyse) et işaretleri olumsuz olsun.
Solda suti olumsuz.
Ey tanrı eğer (sadece) tapınağında öfkelendiysen , fakat
majesteye [ka]rşı hiç bir şekilde kızmadıysan, et işaretleri olumlu olsun."
Metin böylece uzayıp gitmektedir. Buradan da gördüğümüz
şekil , Hititlerde falda sık kullanılmaktaydı.
Hititlerde fal metinleri bir çok konu hakkında da bilgi
edinmemizi sağlamıştır.
Ahmet Ünal, (Boğazköy Metinleri Işığında Hititler Devri
Anadolu'sunda Filolojik ve Arkeolojik Veriler arasındaki İlişkilerden Örnekler,
bkz Kaynakça) Hitit tbletlernde neden deprem,su baskını,kuraklı ya da Boğazköy'ü
yılın 5-6 ayı etkisi altında bırakan kar gibi olaylara yer verilmediğini soruyor
(örneğin kar sözcüğünün Hititçe karşılığı bilinmemektedir) ve şöyle yanıtlıyor :
" Aradan yıllar geçtikten sonra araştırmalarımın ağırlık
merkezini büyü metinlerine kaydırdığımda gödüm ki, Hititler'in doğal
gözlemleriyle ilgili bir çok noktalar bu metinlerde saklıdır. Doğaya dönük
gözlemlerin pek çoğu, olumlu ya da olumsuz vasıflar olarak analoji büyülerinde
kullanılmışlardır; yani falan falan nasıl iyi veya kötüyse , falan falan da aynı
şekilde iyi veya kötü olsun. [...] Pratik düşünceli Hititler her şeyin minyatür
modelini de yapmışlardır. Önemli ayinlerin yürütülmesi gereken kutsal bir dağ
düşman işgali altında bulunduğunda, o dağın sembolik bir modeli yapılmış ve
ayinler sembolik olarak bu modelin üzerinde yapılmıştır. "
Bir yöntem de rüyalar vasıtasıyla tanrıların isteklerini
öğrenmektir. Temiz olarak iştiareye yatmak Hititlerde çok sık yerine getirilen
bir pratiktir. Günümüzdeki iştiareye yatmaya çok benzeyen bu uygulamada
temizliğin çok önemi vardı.
Gelecekten haber almak için en önemli yöntemlerden biri de
yıldızların hareketlerini izlemektir. Bu pratik Hattilerden beri vardır. Bu
yöntem bazı doğa olaylarını hatta toplumsal olayları önceden tesbit etmek
amacıyla kullanılmıştır. Burada Mezopotamya etkisinden de sözedilebilir. Bu
gözlemleri yapmak için kullanılan en ilginç alet Güneş Kurslarıdır.
Alacahöyük'te bulunan güneş kursları hakkında Sezginer
şöyle demektedir. (bkz Kaynakça) :
"Güneş Kursunun yapılmasının amacı Güneş, Dünya, Venüs ve
Mars'ın birbirlerine göre durumlarını zamana bağlı saptamaktır. [...] Buluşları
zorunluluklar yaratır. Alacahöyük yöresinde, gökyüzü yılın büyük bir bölümünde
yıldızların gözlenmesini olanaksız kılacak biçimde kapalıdır. [...] yıldızların
birbiri ile ilşkilerini gözlemle saptamak ancak yılın beşte birinde olasılık
içinde olduğundan yılın geriye kalan beşte dördünde bu ilşkileri saptayacak bir
alete ihtiyaç vardı. İşte bu alet Güneş Kursu olarak ortaya çıktı. [...] Güneş
Kursunun icadı herhangi bir olağanüstü kozmik bilgiye değil, zorunluluk
altındaki astrologların aldıkları sonuçları ve uygulamaları karşılaştırarak elde
ettikleri tecrübelere dayanmaktadır. [...] Bu 'Evren ölçeği' yıllar sonra
astrologların yeni yöntemleri gelşitirmesi sonucu ödevini yitirince dinsel
törenlerde Evren'in simgesi olarak kullanılmaya başlandı. [...] Uzun sopların
üzerine takılarak törenlerde kullanılan bu Güneş Kursları belki de Orta Doğu
uygarlıklarında hükümdarlık simgesi olan 'alem'lerin büyükbabaları oldu. Belki
tesadüf ama 'alem' Arapça 'evren' demektir. "
Ayrıca Ay'ın şekilleri de kehanet anlamı taşımaktadır. (Çığ
Bkz. Kaynakça)
" 1. Ayın rengi sarı, sol ucu sivri, sağ ucu küt
gözüküyorsa, 2 ilkbahar güzel olacak
2. Eğer ayın sağ ucu göğe dönük ise ülkede bol ürün olacak.
3. Eğer ayın sağ ucu yere doğru ise bütün ülkenin hasadı
kuruyacak.
4. Eğer ayın sol ucu göğe dönükse ülkede düzelme olacak.
5. Eğer ayın sol ucu yere dönükse ülkede ölümcül salgın
hastalık olacak.
6. Eğer ayın uçları güneye dönük ve uzamış görünürse, Akad
ve Elam kralı ölecek.
7. Eğer ayın uçları kuzeye dönükse Akad kralı düşmanı yok
edecek.
8. Eğer ayın uçları batıya doğru uzanmışsa yangın olacak "
Bunun dışında Hitilerde kehanet için farklı yollar vardı.
Normal ya da sakat doğumlara göre , meteorolojik olaylara göre kehanet yapmak,
astrolojik gözlemler yapmak da sıkça uygulanırdı.
Daha fazla bilgi için Dinçol, Hititler (bkz. Kaynakça) ,
Türkçe'de iyi bir kaynaktır.
Hititler'de Büyü
Hititler de dönemin diğer uygarlıkları gibi büyüye meraklı
bir topluluktu.
Çeşitli konularda büyülerin yapıldığı tespit edilmiştir.
Cinsel büyüler, aile içi büyüler hatta kara büyü Hititler tarafından
yapılmıştır. Ayrıca kuraklık önlemek, hastalıkları yok etmek, şans getirmek vs.
için de büyüler yapılmıştır. Büyüye çoğu zaman kurban töreni de eşlik
etmektedir.
İyi amaca yönelik , tapınak rahibeleri tarafından yapılan
büyüler de Hitit kültüründe yer almıştır. Bu tür büyücülere "yaşlı kadın"
denilirmiş . (günümüzdeki cadı ya da yaşlı büyücü kavramına ne kadar tanıdık)
Kra büyü ise sonu ölüme kadar gidecek cezaları
içermekteydi. Bir Hitit yasa metninde şöyle denmektedir : (Imparati, bkz.
Kaynakça)
"Eğer özgür bir adam bir yılan öldürürse
ve başka bir adamın adınısöylerse bir mina gümüş versin; ve eğer bir erkek köle ise, işte tam o ölsün"
Bu metinden Hititler'de, birinin adını söyleyerek yılan
öldürme şeklinde bir tür kara büyü yapıldığını öğreniyoruz. Burada kişinini
modeli yerine yılan alınmaktadır. Dikkat çekici bir husus da özgür insanın
öldürülmeyip sadece köleye ölüm cezası verilmesidir. Başta ölüm cezasının herkes
için olduğu ancak sonradan sadece köleler için uygulandığı düşünülebilir.
Telipinu Fermanında da bu konu geçmektedir :
" Eşyayı her zaman temiz tutun. Kim aile arasıda büyücülük
bilirse, siz onu aile içinde yakalayın! Onu saray kapısına1 getirin! Kim onu
getirmezse, gelecek, O insana kötü şeyler olacak."
Büyü yapmak kadar büyüyü çözmek de yaygındı. Bir metinde
şöyle demektedir :
" Büyülenmiş olan bu adamı şimdi ben büyüden çıkardım. Onu
toprağa geçirdim ve onu bağladım. Büyü ve fena rüya bağlanmıştır, onlar artık
yeryüzüne çıkamazlar, siyah toprak altı onları çekiyor."
Cinsel güçsüzlükten hastalıkların tedavisine kadar bir çok
olayda büyünün sıkça kullanıldığı görülmektedir.
Aslında Hititlerde bir çok eylemin içinde büyü vardı.
Yeni bir yere ev yapılırken ya da tapınak inşaa edilirken
temellerin altına bazı sunular konulmaktaydı. Buna göre idolü konan tanrı orayı
koruyacak ya da konan madenin özelliklerini alacaktı. Örneğin temele bakır
konarken şöyle denmeliydi :
" Bak! Bakır dayanıklı ve ölümsüz olduğu gibi bu tapınak da
öyle dayanıklı olsun ve orada kara toprakklar üzerinde ölümsüz olsun."
Zaten tapınağı yapan da tanrılardır :
"Onu (tapınağı) erkek tanrılar marangoz gibi inşa ettiler.
Fakat temel taşlarını tanrı Telipinu alta koydu; orada onların üzerlerine
duvarları bilgeliğin kralı Tanrı Ea inşa etti. Fakat ağaç(lar) ve Taş(lar) bütün
dağlardan getirildi ve toprağı tanrıçalar getirdi. "
Hititler'de Ölüler Kültü
İnsanların fiziksel beden ve ruhtan oluştuğu düşüncesi
büyük olasılıkla Hititler'de de vardı ve ruhun ölümden sonra da varolduğu ve
yeraltına gittiği düşünülmekteydi. Hatta burada ölüye annesinin yol gösterdiği
de düşünülmekteydi. Muwatalli'den sonraki tabletlerde de ölüm gününün "anne
günü" diye anılması bu ilişkiyi göstermektedir.
Ruhlar insanlara ancak rüyalar vasıtası ile gözükmekteydi.
Bunu dışında da ruhların ziyareti olasıydı. Özellikle kendilerine kurban
sunulmayan ya da haksızlık sonucu öldüğü düşünülen kişilerin ruhları yaşayanları
sık sık rahatsız etmekteydi.
Tabletlerden ölülere kurban sunulduğu da anlaşılmaktadır.
Ancak tabletler genelde krallardan sözettiği için bunun doğal olduğu
düşünülebilir, çünkü kral öldükten sonra tanrı oluyordu ve tanrıya kurban sunmak
gerekliydi. Bunun yanında halktan kişilerin de ölüye kurban sundukları
bilinmektedir. Bu ölüleri yatıştırmak için olduğu gibi , Hitit ianaçlarına göre
günahlar babadan oğula/kıza geçtiği için (aynı inanç Yunan mitolojisinde de
vardır), günahlardan kurtulma amacıyla da olabiliyordu.
Ünal (Anadolu XIX bkz. Kaynakça) filolojik olarak ilginç
bir sonuca da varmıştır :
"Burada Hititçe kelime haznesinde, şimdiye kadarki
bilgimize göre 'düşünmek' fiilinin olmadığına da değinmek gerekecektir. Öyle
anlaşılıyor kii hititlerde 'düşünmek' insanın bizzat kendi ruhuyla konuşması,
onunla diyalog kurması şeklinde ifade edilmiştir. "
Hititlerde ölü gömme adetleri zaman içinde
farklılaşmıştır. Eski İmparatorluk çağında ölüler olduğu gibgi gömülürken daha
sonraları yakılma ve küplere ya da taş sandık mezarlara gömme adeti
uygulanmıştır.
En önemli cenaze karal ya da karaliçenin ölümü dolayısıyla
yapılmaktadır. Kınal şöyle anlatmaktadır : (Eski Anadolu Tarihi, bkz Kaynakça)
"Gerçekten de Boğazköy vesikaları arasında "Eğer
Hattuşaş'ta büyük bir hadise olursa,yani kral ve kraliçe tanrı olursa" etiketini
taşıyan ölü metinleri ele geçmiştir. Bu metinlere göre kral veya kraliçe tanrı
olunca, büyükler onun için ağlamaya başlardı. Hemen bir sığır kurban edilir ve
ruhu için de şarapla içki kurbanı takdim edilirdi. Aynı günü akşamında yine bir
keçi kesilir ve mevta bir arabaya konularak hususi surette kurulan bir çadıra
götürülürdü. Burada tekrar kanlı kurban ve içki kurbanı yapılırdı. Bundan sonra
tablet kırılmıştır. Fakar başka bir metinde ertesi günü ihtiyar kadınlar kızgın
bir ateşi şarapla söndürdüklerine göre, ölü geceleyin yakılmaktadır. İhtiyar
kadınlar ateşten kemik bakiyelerini toplayarak bunları içleri yağla doldurulmuş
çömleklerin içine koymakta ve balahere bu kapları mabedde, belki de
Yazılıkaya'nın küçük galerisindeki hücrelerde muhafaza etmekte idiler. "
Bu tür törenlere büyücü anlamındaki yaşlı kadının da eşlik
ettiği olmaktaydı.
Ölüye sunulan eşyalar da çok zengin eşyalar olmayıp bazı
süs eşyalarıydı.
Hitit Mitolojisi
Hititlerde özgün bir mitolojiden söz etmek oldukça güçtür.
Hitit efsaneleri çok güçlü o bir şekilde Hurri, Hatti ve Mezopotamya etkisinde
kalmıştır. Hitilerden günümüze gelen efsanelerde bu etki açıkça görülmektedir.
Ancak bir başka gerçek de Hitit efsanelerinin Yunan mitolojisine kadar
sürekliliğini koruduğudur.
Günümüze gelen belli başlı Hitit mitoslarına göz atarsak
bu etkileri daha iyi görebiliriz.
Kaybolan Tanrı Efsaneleri
Daha önce de belirttiğimiz gibi, Hititler bir çok doğa
olayını tanrılara bağlamakta, ancak onları, insan şekilli (antropomorfik) olarak
düşünmekteydiler.
Buna göre bir tanrı canı isterse çekip gidebiliyordu.
Ancak tanrının gitmesiyle ona bağlı olan doğa olayları da etkileniyordu.
Ele geçen metinlerden biri de Fırtına tanrısının oğlu
Telipinu'nun kaybolması ile ilgili olandır. Hatti kökenli bu efsanenin kahramanı
Telipinu aslında bir tarım tanrısıdır. Tohum ekmek, tarla sürmek, sulamak, ürünü
yetiştirmek ve toplamak gibi tarım işleri ile ilgilidir. Doğal olarak bu
tanrının kaybolması bütün hayatı etkilemiştir. Farklı versiyonlardan derlenen
efsanenin ilginç bir konusu vardır.
Tanrı o kadar sinirlidir ki elbisesini ve ayakkabılarını
ters giyecek kadar sinirlenmiştir ve fırlar gider. Tanrının gitmesiyle beraber
ülkede her şey değişir. Sıkıntılar başlar :
"Pencereleri sis doldurdu, evi duman doldurdu. Ocakta
odunlar boğuldu, ağılda koyunlar boğuldu. Koyun kuzusunu istemedi, inek
buzağısını istemedi.[...] Arpa ve buğday yetişmez oldu, sığırlar koyunlar ve
insanlar gebe kalmadılar, gebe kalanlar ise doğurmadılar. Dağlar kurudu, ağaçlar
kurudu ve çiçek açmaz oldu; otlaklar kurudu, kaynaklar kurudu."
Tanrının gidişi o kadar etkili olmuştu ki diğer tanrılar
da bundan etkilenmişti, hatta bütün tanrıların katıldıkları bir ziyafette yiyip
içmelerine rağmen açlık ve susuzlukları geçmemişti. Bu pasajın açıklaması şu
şekilde olabilir , burada tanrıların yemesi ve içmesi kendilerine sunulan
sunular olabilir, ancak bu sunuların fayda etmedikleri görülmektedir.
En sonunda Fırtına tanrısının aklına oğlu Telipinu gelir
ve iyi olan herşeyi alıp götürdüğünü söyler, ve yüksek dağlarda Telipinu'yu
araması için kartalı gönderir. Ancak kartal Telipinu'yu bulamaz. O zaman bütün
tanrıların annesi tanrıça Hannahanna Fırtına tanrısı'na bizzat aramasını söyler.
Ancak fırtına tanrısı da başarılı olamaz. Hannahanna en sonunda bir arı
gönderir. Arı sonunda tanrıyı bulur ve onu sokarak uyandırır (bu bölüm değişik
versiyonlarda farklıdır). Telipinu daha da öfkelenir . En sonunda bir ayin
yaparak öfkesini dindirmeye karar verilir. Bu işi büyü tanrıçası Kamrušepa
yapar:
"Ey tanrılar gidin! Şimdi tanrı Hapantali için Güneş
Tanrısı'nın koyunlarını güdün. Telipinu'nun Karaš-hububatlarını1
iyileştirebilmem için on iki koç seçin. Bin küçük deliği olan bir sepeti kendim
için aldım. Ve onun üstüne ben karaš-hububatı ve Kamrušepa'nın koçlarını döktüm.
Ve ben Telipinu'nun üzerinde, şurasında burasında ateş yaktım. Ve onun
kötülüğünü Telipinu'nun vücudundan aldım. Onun günahını aldım. Onun kızgınlığını
aldım. Onun hiddetini aldım. Onun dargınlığını aldım. Onun küskünlüğünü aldım.
[...] Telipinu hiddeti bırak. Öfkeyi bırak. Küskünlüğü bırak. Ve kanaldaki su
nasıl geriye akmazsa, Telipinu'nun hiddeti, öfkesi ve küskünlüğü aynı şekilde
geri gelmesin. [...] Telipinu'nun hiddeti, öfkesi, günahı ve küskülüğü gitsin.
Ev onu bıraksın. İçindeki...ondan kurtulsun. Pencere ondan kurtulsun.
Menteşe[ondan kurtul]sun. İç avlu ondan kurtulsun. Şehir kapısı ondan kurtulsun.
Kapı ondan kurtulsun. Kral yolu ondan kurtulsun. Meyve bahçesine, tarlaya ya da
ormana o girmesin. (Karanlık) toprağın Güneş tanrısının yoluna o gitsin. Kapıcı
yedi kapıyı açtı. Yedi (kapı) sürgüsünü çekti. Karanlık toprağın altında
bronzdan palhi kapları durur. Kapakları kurşundandır. Tutamakları ise
demirdendir. İçlerine giren bir şey, bir daha geri çıkamaz. İçlerinde mahvolur.
Bundan dolayı onlar Telipinu'nun hiddeti, öfkesi, günahı ve küskünlüğünü
yakalsın ve onlar (buraya) geri dönmesin."
Sonuçta bu büyü etkili olur . (Başka versiyonda bu büyüyü
bir insan yapmıştır.) Telipinu'nun öfkesi diner ve evine döner. Böylece ortaklık
yatışır ve eski haline döner.
Bu efsanaye çok benzeyen bir de Fırtına Tanrısı'nın
kaybolması efsanesi vardır. Ancak ikisini aynı efsanenin değişik anlatımları
olarak kabul edebiliriz.
Bu efsanelerin dışında Güneş Tanrısı'nın, Hannahanna'nın ve
başka tanrıların da kayboluş mitosları vardır. Ancak bunları aynı efsanelerin
farklı yorumları olarak düşünebiliriz.
Bu konuya dahil edebilceğimiz ilginç bir motif de Ay'ın
düşme mitosudur. Hatti kökenli bu mitosun bir ay tutulmasını mı anlattığı yolksa
farklı bir ritüelden mi bahsettiği bilinmemektedir :
"Kaşku (Ay tanrısı) gökten düştü. Şimdi o Kilammar
(tapınak) üstüne düştü. Ancak onu kimse görmedi. Şimdi tanrı (Gök/Fırtına
tanrısı) onun arkasından yağmur saldı. Ve arkasından yağmur sağanakları
gönderdi.Onu korku aldı. Hapantalli aşağıya onun yanına gitti, o zaman onunla
konuştu. Gidiyor musun? Ne yapıyorsun? "
İlluyanka Efsanesi
Hatti kökenli en önemli mitoslardan biri de Fırtına
tanrısı ile yılan arasındaki savaştır. Bu mitosun izleri daha sonra kendini
Apollon ya da Saint George mitoslarında da gösterir. Belki de izleri daha da
derindir . Bu konuda İsmet Zeki Eyüboğlu şöyle yazmaktadır (bkz Kaynakça) :
"Bugün Anadolu halk masalları içinde, İlluyanka ile
devlerin savaşını işleyen bir çok öyküler, gerçeküstü olaylar vardır. Yılanlarla
kartalların savaşını içeren bütün masalların kaynağı budur. Kimine göre çok
büyük bir devdir İlluyanka. Yalnız adı değişmiş, Anadolu türkçesinde ejder
olmuştur. Halk ona ejderha diyor. [...] İlluyanka başka başka ülkelerin halk
anlaışlarına, dini inanışlarına göre nitelikler kazanmış. Anadoluda büyük bir
yılan olarak nitelendirilen Şahmeran, onunla ilgili olalar, boğuşmalar bu
eskiçağ anadolu masalının değişikliğe uğramış kalıntılarıdır. "
Bazı yorumcular bu efsanede sözü geçen yılanın öldürülmesi
motifinin baharın, kışı yenmesi şeklinde yorumlanması gerektiğini
belirtmişlerdir. Bütün kültürlerde hemen hemen tanrının yılanı öldürmesi motifi
olması bize bu sembolün ezoterik bir açıklaması da olabileceğini
düşündürtmektedir.
Bu efsane, bahar bayramı olan Purulliyaş törenleri
sırasında da anlatılıyordu. Ele geçen tabletlerde efsane şöyle başlar :
"Nerik şehri Fırtına Tanrısı [Merhemli rahibi] Kella'ya
göre (bu) göğün Fırtına Tanrısı'nın [...] için Purulli (festivali) metnidir
(sözleridir). Onlar şöyle konuştuklarında : "Ülkede büyüme (bolluk) ve gelişme
(bereket) olsun. Ve eğer (gerçekten ülkede) büyüme ve gelişme olursa, onlar
Purulli festivalini kutlar. "
Efsane bu sözlerden sonra dev yılan Illuianka/İlluyanka ile
Fırtına tanrısının savaşı ile başlar ve Fırtına tanrısı yenilir. Bunun üzerine
Fırtına tanrısı bütün tanrıları toplar ve yardım ister.
Tanrıça İnara buna bir çözüm düşünür ve bir festival
düzenler. Daha sonra tanrıça Ziggarata şehrine giderek burada Hupašiia adında
bir ölümlü ile anlaşır ve planın anlatır. Hupašiia, karşılığında tanrıça ile
yatmak koşulu ile bunu kabul eder.
İnara daha sonra süslenerek yılan İlluianka'nın deliğine
gider ve onu festivale çağırır. Deliğinden çocukları ile çıkan İlluianka oradaki
içkilerin çoğunu içer ve sarhoş olur, hatta deliğine de geri dönmek istemez.
Hupašiia yılanı bir ip ile bağlar. Fırtına tanrısı da İlluianka'yı öldürür.
Böylece Fırtına tanrısının sorunu çözüme bağlanır.
İnara ise Hupašiia için Tarukka şehrinde kaya üzerine bir
ev inşa eder ve onu oraya yerleştirir. Ancak karısını ve çocuklarını görmemesi
için Hupašiia'nın pencereden bakmasını yasaklar. Ancak yirmi gün geçince
Hupašiia pencereden bakarak karısını ve çocuklarını görür ve İnara'ya eve dönmek
istediğini söyler. İnara da Hupašiia'ı öldürür.
Bu efsanenin ele geçen bir veriyonu daha vardır.
Bu versiyonda da efsane, İlluianka'nın Fırtana tanrısını
yenmesi ile başlar. Ancak bu kez İlluianka Fırtına tanrısının kalbini ve
gözlerini de alır.
Fırtına tanrısı daha sonra fakir bir adamın kızı ile
evlenir ve bir oğlu olur. Oğlan büyüdüğünde İlluianka'nın kızını alır. Fırtına
tanrısı öcünü almanın peşindedir :
"Fırtına tanrısı ona (oğluna) sürekli olarak şöyle emreder
: "Karının evine (yaşamaya) gittiğinde (başlık parası olarak) kalbi(mi) ve
gözleri(mi) onlardan iste." "
Oğlu Fırtına tanrısının istediğini yapar ve gözleri ile
kalbini geri alır. Bunun üzerine yeniden İlluianka ile döğüşe tutuşur. Ancak bu
kez oğlu da yılandan yanadır.
Fırtına tanrısı İlluianka'yı ve kendi öz oğlunu öldürür.
Bu iki versiyonda da ortak nokta Fırtına tanrısının yılanı
öldürmesidir. Bu efsane daha da önce belirttiğimiz gibi farklı kültürlerde
farklı şekillerde yaşamıştır.
Kumarbi Efsanesi
Hurri kökenli bu efsane, daha sonra Yunan mitolojisinde de
izleri görülecek ilginç bir efsanedir.
Bu destan bir kaç kompozisyon halinde işlenmiştir. Ancak
tablelerin çoğunda büyük kırıklar olduğu için parça parça günümüze gelmiştir.
Bu efsane , Hesiodos'un Theogonia'sını andıracak biçimde
tanrı soyarından bahsetmektedir.
"İlk (eski) tanrılar, [...] kuvvetli tanrılar işitsinler :
[...] Geçmiş yıllarda Alalu (gökyüzünde) kral idi. Alalu tathta oturuyordu. Ve
tanrıların önde geleni, güçlü Anu, (hizmetçi olarak) onun huzurunda duruyordu.
O, (Alalu'nun) ayaklarına kapanıyor ve içki kaplarını, içmek için, onun eline
veriyordu. "
Ancak bu durum çok uzun sürmez. Alalu gökte dokuz yıl
krallık yapar. Anu, Alalu'ya karşı ayaklanır ve onu yenerek aşağıya, karanlık
toprağa gönderir ve tahta geçer. Bu kez Kumarbi ona hizmet etmeye başlar.
Anu da dokuz yıl boyunca tahtta kalır. Dokuzuncu yılda bu
kez Kumarbi Anu'ya karşı ayaklanır ve Onunla savaşmaya başlar. Anu, Kumarbi'ye
karşı koyamaz , kaçar :
"Anu, Kumarbi'nin el ve ayaklarından kendini sıyırdı ve
kaçtı. Anu, gökyüzüne çıktı. (Fakat) Kumarbi onun arkasından koştu. Anu'nun
ayaklarından yakaladı ve Anu'yu gökyüzünden aşağıya çekti. (Kumarbi Anu'nun)
dizini (bel altını) ve bronza benzer Kumarbi'nin karnına bitişik erkeklik
organını ısırdı. Kumarbi, Anu'nun erkekliğini yutunca, o sevinde ve yüksek sesle
güldü. Anu döndü ve Kumarbi'ye (şöyle) söylenmeye başladı : " Erkekliğimi
yuttuğun için kendi içinden seviniyor musun? Kendi kendine sevinme! Ben sana yük
(tohum) yükledim. İlk olarak soylu Fırtına Tanrısı ile seni aşıladım (gebe
bıraktım). İkincisi dayanılmaz Aranzah nehriyle seni aşıladım. Üçüncüsü soylu
Tašmišu ile seni aşıladım. Üç dehşet tanrıyı ben sana bir yük olarak
yerleştirdim.
Anu böyle diyerek gökyüzüne gizlenir. Kumarbi ise hemen
tükürür ve daha sonra da Nippur şehrine gider. Kumarbi burada doğum için ayları
sayar ve tanrıları dünyaya getirir. Metinin buraları çok kırık olduğundan
efsanenin bu bölüm hakkında ayrıntılı bilgimiz yoktur. Ancak çıkan tanrılar da
savaşa tutuşurlar. En kuvvetlisi Teşup'tur. Hatta Teşup boğası Šeri'ye şöyle der
:
"[Artık kim benim] karşıma kavga etmeye gelebilir? [Şimdi
beni kim] yenebilir? Kumarbi bile [bana karşı çıkamaz(?)] "
Kırık parçalardan Anu'nun Kumarbi'nin öldürülmesini
istemediğini öğreniyoruz. Ayrıca yeryüzü de hamiledir ve ay saymaktadır ve
tabletin sonunda iki çocuk doğurur.
Tabletlerin kırık olması yüznden efsanenei tam bir
versiyonu elimizde yoktur. Yalnız anlaşıldığı kadar, efsane Mezopotamya
kökenlidir. Hitiler'e Hurriler yoluyla girmiştir.
Metinin Hesiodos'un Theogonia'sıyla benzerliği dikkat
çekicidir. Hesiodos'un bu efsaneleri Anadolu'dan aldığı düşünlebilinir.
Güterbock (bkz. Kaynakça) ise bunların Hesiodos'a Fenikeliler yoluyla da
geçebileceğne dikkat çekmektedir.
Güterbock Kumarbi ismini ise şöyle açıklamaktadır :
"Bu tanrının adı hakikî Hurricedir: sondaki -bi, Hurrice
aidiyet eki -ve'dir. Kumar sözcüğünün cins ismi mi yoksa yer adı mı olduğu ve
Kumar adlı şehrin nerede aranacağı bilinmiyor. "
Güterbock aynı zamanda Allau-anu ve Anu-Kumarbi, arasında
baba oğul ilşkisi olabileceğinin de altını çizmektedir.
Köken ne olursa olsun bu efsane Hihitlerde, daha doğrusu
anadolu'da bir nalam kazanmış ve belki de "Yunan Mucizesi" denilen safsatanın
doğuşunda rol oynamıştır.
Ullikummi Şarkısı
Ullikummi Şarkısı , konu olarak Kumarbi efsanesinin
devamında Teşup'un krallığında geçmektedir.
Burada bir parantez açıp, "şarkı" sözcüğü üzerinde durmak
gerekmektedir. Dinçol (bkz. Kaynakça) bunu şöyle açıklamaktadır :
"Yabancı kökenli metinlerin bir özelliği, onların anadolu
kökenliler gibi ayinler içinde yer almaması, baş bölümlerinde belirtildiği gibi
birer bağımsız şarkı sayılmasıdır. Şarkı terimi bu tür edebiyat ürünleri için
Ortaçağ'a kadar kullanılmış bir sözcüktür. Germen efsanelerinden en ünlüsüne
Neibelungen Şarkısı denildiği akıldan çıkarılmamalıdır. Bu bakımdan, şarkı
sözcüğünün destan anlamında kullanılmış olduğunu söylemekte bir sakınca yoktur.
"
Şarkı sözcüğünü de açıkladıktan sonra efsanenin konusuna
bakabiliriz :
Anlaşıldığına göre Kumarbi yenilmiş ve tahtta Teşup
oturmaktadır. Ancak Kumarbi bunu hazmedemez :
"Kumarbi aklını toparlar (düşünür). Uğursuz bir günde kötü
bir insan yetiştirir. O Teşup'a karşı kötülük planlar. O Teşup' a karşı bir asi
çıkarır. [...] (Kumarbi) eline bir asa aldı. [Ayaklarına ayakkabı olarak] hızlı
rüzgarları koydu. O Urkiš şehrine yola çıktı ve Soğuk Pınar'a vardı. Şimdi Soğuk
Pınar'da bir kaya bulunur : onun boyu üç fersah ve genişliği [...] ve yarın
fersahtır. Onun vaginası ise [...fersahtır. Onu görünce] aklı başından fırladı
ve o kaya ile sevişti. Erkeklik organını onun içine batırdı. O beş kez oldu. O
on kez oldu. "
Tabletteki kırıklardan
metnin devamı tam anlaşılamamktadır ancak, Deniz tanrısının yardım ettiğini ve
çocuğun doğduğunu öğrenebiliyoruz
|