mabedine giderek 22 yıl
orada kalıp öğreti alarak, çile doldurduğu ve
kudretli bir matematikçi olduğu söylenmektedir.
Pitagor’un buluşu
olan işrak felsefesi (doğuş veya aydınlanma)
ilmi de tasavvuf gibi insânın rûhani iç yüzünün
yapısını ortaya koymaktadır. Pisagor tarafından
aktarılan bu ilim, Kadim çağlardan gelen gizli
öğretilerin açılabilir veya sunulmasında sakınca
olmayan dış yüzüyle yüzeysel anlatılmasıdır.
Kadim Mısır geleneğinin uygulamalı olarak
yapıldığı ‘Menfis’ ‘Erdirme Okulu’nda 22 yıl
kalmış ve öğretmenlik yapmış bir kişinin oradan
ayrılıp dış dünyâdaki insânları da ‘uyandırma’
çabasının ancak o zamanki idrâklara göre
olduğunu hatırlamamızda fayda vardır. ‘Menfis
Okulu’ndan dışarıya çıkabilmenin iki yolu vardı
; ya Ermiş olmak, ya da orada hizmeti takip eden
ömür bitiminde ölmek ile mümkün olabilirdi.
Bunların dışında, uygulanan katı disiplin
sayesinde girenlere çıkış izni verilmezdi.!
Şunu da unutmamız
gerekir ki :
“Erme Okulu”nda
insânlarca belirlenen fizik yasalar değil, gizli
ve güçlü ilâhi yasalar geçerlidir. (Pitagoras)
Pitagor’un Yunanlı olduğu söylenir ancak bu
doğru olmayabilir.! Çünkü ismi Sanskiritçe'den
gelen “Pita Guru – Pata guru” yâni “Baba Mürşîd”
anlamına çok yakın çağrışım yapmaktadır.! Bu O
zâtın takma ismi olmalıdır, asıl ismi bilinmiyor
olsa gerek; bu durum aynen “Epiktetos” = “Satın
alınmış, köle” (x) anlamına gelen zât gibi bize
iz düşürmektedir.! O zamanın şartlarında
öğretisini Batıda yayabileceği en uygun
coğrafyaya sahip Ege’de yaşayan insânların idrâk
düzeylerinden dolayı bu yerin seçmiş olması
ihtimali görünmektedir.
Pitagor işrak
felsefesinin kurucusudur. Tasavvuf terimleri bu
felsefeden alınmıştır.
Bu felsefe nefsin
tekâmülünü üç şarta bağlar :
1-Bedeni temiz tutma
2-Kâlbiyle tasfiye
3-Tanrı ile birleşme
Rûh üstü örtülü bir nûrdur, ihmal
edersen kararır. Eğer ona aşkını katarsan,
sönmez bir nûr hâlinde parlar.!
En son baş rahip ona
der ki ;
Tanrı sayısız (ervah)
perdeler ile nefes almaktadır.! Her şeye hayât
veren O’dur,
O’na yönelmek yolu
sana âittir.!
Rûhun semâlardaki bu
hayâtı kendi derecesine göre yüzlerce ve
binlerce yıl sürer, Pitagor’a göre ; rûhun
semâdaki hayâtının da başlangıcı kemâl devri ve
inhitat (düşme, aşağılama) devri vardır. İnhitat
devri gelince, Rûh bir ağırlık, bir baş dönmesi,
bir melânkoli hisseder, müthiş bir kuvvet onu
yine yerin ızdırap ve mücadelelerine çeker,
semâdaki hayâtından ayrılırken derin bir acı
duyar.! Artık yere inme zamanı gelmiştir.!
Onlarla hazin bir
sûrette vedâlaşır, oradaki dostlarının
gözyaşları kâlbinde semâların bir çiğ damlası
şeklinde kalacaktır ve dostlarına söz verecektir
ki o bu âlemin nûrunu, hakîkatini ve sevgisini
ineceği dünyâda karanlıkları, yalanları ve
kinleri arasında hiçbir zaman unutmayacaktır.!
Çünkü bu nûr ve saâdet âlemine tekrâr kavuşmak
ancak o bahayadır.
Nihayet kesif (yoğun)
bir atmosfer içinde uyanır, artık ; ‘esiri
yıldız’, ‘nûrdan insânlar’, ‘nûri okyanus’
tamamen kaybolmuştur.! Şimdi dünyâda doğum ile
ölüm arası çukurdadır.! Fakat semâvi hatırası
tamamen sönmüş değildir ve henüz görebilmekte
olduğu kılavuzu kanatlı melek ona anne olacak
kadını gösterir, bu kadında bir çocuk tohumu var
fakat bu tohumun canlanabilmesi için o “Rûh”un
gelip onu ihya etmesine bağlıdır.! Sonra Arz’da
bir muamma olan rûhun cesetleşmesi yâni bedenle
birleşmesi dokuz ay içinde kemâlini bulur. İlâhi
hayât şuuru gittikçe zayıflar ; çünkü kendi ile
ilâhi hayât arasına ‘Kan-et’, madde girmiştir.!
Nihayet kanlı bir
titreme onu annesinin rahminden ve rûhundan
koparır, çocuk dünyâya gelir. Dünyâda ondaki
semâvi hatıra şuurunun en derin noktalarında
gizlenmiş bir hâldedir, bunu tam hatırlaması ve
yaşaması irfan, ızdırap, sevgi veya ölüm ile
olacaktır.!
Bu ölüm ve doğum
silsilesinde rûhların nûr’a doğru yükselmeleri
olduğu gibi, maddeye doğru sükûtları da
(susmaları, maddeyi kabûllenmeleri) vardır.! Ama
yükselme yolunda ise, tekrâr tecessüd
(gövdelenme) ederken, ceset seçiminde serbestir.!
Aşağılama ve duraklama yolunda olan rûh için ise
böyle bir seçme serbestliği yoktur. Kendisine
gösterilen cesetlerden birine girmek
zorundadır.! Rûh ne kadar yükselmiş ise semâvi
ilâhi hayâtının hatırasını da o kadar kuvvetle
saklar.! Efsânelere göre, meselâ ; Buda
Şakyomoni gibi büyükler eski hayâtlarını
görürlermiş.!
Düşme yolunda olan
can için de böyledir, daha pek fenalaşmamış ise
düşe düşe karanlıkların diplerine düşer,
insânlığını kaybeder ve şeytan-hayvân olup
varlığın en aşağısından sıkıntılı bir hayât ile
varlık eşiğini tırmanmaya başlar, Pitogora göre
hakîki cehennem hayâtı budur.!
Pitagor’un bu görüşü,
Kur’anda şu âyetlerle örtüşmektedir :
BAKARA Sûresi :
65- İçinizden
cumartesi günü yasağını çiğneyenleri elbette
bilirsiniz. İşte bundan dolayı onlara "sefil
maymunlar olun !" Dedik.
66- Bu ibret dolu
cezayı öncekilere ve sonrakilere bir ders,
korunacaklara da bir nasihat, bir öğüt yaptık.
ARAF Sûresi :
165- Onlar yapılan
bunca nasihatı unuttukları zaman, o kötülükten
sakındıranları kurtardık, o zalimleri de fena
hareketlerinden dolayı şiddetli bir azaba
uğrattık.
166- Böylece onlar
kibre kapılıp yasak kılınan şeylerden
vazgeçmeyince, biz de onlara, hor ve zelil
maymunlar olun, dedik.
Bu âyetler açık ve
anlaşılır şekilde değil midir ? ALLAH’ın
bildirdiği bu gerçeği niçin saklıyorlar ? Bunun
vebali, saklayan ve bu anlamı açık âyetleri
inkâr eden insânlara bunu anlatmayan bilim
adamlarına âit olmayacak mıdır ? Peki ya
insânlar bu gerçekleri onlardan niçin
sorgulamıyorlar ? Ne kadar inkâr etseler de
gerçek ortada, görmemek için kör olmak lâzım ne
yazık ki.!
FATİHA Sûresi :
6- Hidayet eyle bizi
doğru yola, O kendilerine nimet verdiğin mutlu
kimselerin yoluna ; o gazaba uğramışların ve o
sapmışların yoluna değil.
7- O kendilerine
nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna; o gazaba
uğramışların ve o sapmışların yoluna değil.
Bu âyetlere göre ALLAH'ın
gazabına uğrayanların kim ve nasıl bir gazaba
uğradıkları açıkça anlaşılmıyor mu ?ALLAH bu
âyetlerle boşuna mı öğüt veriyor ? bunu
okuyanlar iyice düşünmeli ve gerçeği
irdelemelidirler.
Pitagor şöyle diyordu
: hayvânlar insâna akrabadır, insânda Tanrısına
akrabadır.!
Mevlâna da buna şöyle işâret eder
: ‘madenler nebatlar âlemine, nebatlar âlemi
hayvânlar âlemine, hayvânlar âlemi de insânlık
âlemine şahlanıyor.!’
Pitagor böylece eski
çağ tasavvuf ve irfanının zirvesine
yükselmiştir. Ama onun bu tasavvuftan maksadı
kâinatı en yüksek yıldızlardan seyre dalmak
olmayıp, yere insânların arasına gelerek daha
başarılı çalışmak, insânlığa hizmet etmektir.!
Aklı terbiyeden
sonra, şimdi hepsinden güç olan irâdenin
terbiyesine geliyor yâni hakîkatı kendi
varlığımızın derinliklerine kadar sindirerek her
günkü hayâtımızda uygulamak (tatbik etmek) işine
geliyor, bunu sağlamak için ; Pitagor’a göre üç
tekâmül lâzımdır :
1-Akılda doğruluk
tahakkuk ettirmek
2-Rûhtaki fazileti
tahakkuk ettirmek
3-Bedende temizliği
tahakkuk ettirmek
Pitagor’un Rûh
hakkındaki kanaatının serpintileri İbni Sinâ’nın
rûh üzerine olan ‘Ayniye’sinde görülmektedir.!
Bedenin temizliği ve sağlığı için, bilgiye
dayanan ölçülü bir perhiz yeter, fakat beden bir
gaye değil bir vasıtadır. Bedeni her ifrat,
insânın nûrani kalıbında bir kir lekesi bırakır
ve bunun rûhumuzda da tesiri olur. Rûhun temiz
olabilmesi için bedenin de temiz olması
şarttır.
Terbiye, kendi
nefsinden vazgeçerek bütün mahlûkları Tanrı’nın
onları sevdiği gibi derin bir aşk ile sevmektir.
Bu mahlûkatta derin aşk ve işlerinde Tanrı’yı
tecelli ettirme, Tanrı gibi iyi güzel ve doğru
işler meydana getirme gayesinde kadim, eski veya
bütün terbiyeler ve terbiyeciler
müşterektirler.! Hakîki kulun ölçüsü, şehvet,
kibir, kin, gazab, haset, riya ve beşeri
çirkinliklerden geçip hakîki insânlığa ve
Tanrı’ya yönelmek, Tanrıcasına iyilikler,
güzellikler yaratmaktır.! İnsânlar Tanrı’yı
bilme ve Tanrı’ya benzeme için
yaratılmışlardır.!
Bektaşiliğe göre ;
iyi ve kötü, beşer tâbiatında iki kuvvettir.
Kendi kendilerine bırakılacak olursa ; mücâdele
sonunda kötü iyiyi alt eder.! Bu sebepleki insân
terbiye edinmeye muhtaçtır. Onun için Bektaşi
Baba’larının çok olgun, başkalarını terbiye
etmeye muktedir olmaları gerekir.
Bektaşilik felsefesi
:
“Dünyâdan el çekmeyi
değil ; buradan geçerken ihtiyaç kadarından
faydalanmayı, verilen sürenin bitiminde ise
hiçbir maddi olguya bağlanmamış olarak, hiçbir
acı duymadan ; edindiği tecrübe ve kazandığı
rûhani liyakatla bedeni terk etmeyi, dünyâ ve
dünyâlık ardından ihtiras ile koşmamayı tavsiye
eder.!”
Bu felsefeyi dünyâ
hayâtının her anında uygulayabilen kişi, özüne
kavuşmasının önündeki engelleri azaltarak
tekâmül yolunda kâmilliğe doğru yükselerek
yürümesine devam edecektir. Bektaşiler bunu,
dünyâdan ayrılan bir kişi için “HAKK’a yürüdü”
şeklinde ifâde etmektedirler. Bektaşiler dış
yüzde uyguladıkları görülen fiziki ibâdetleriyle
aslında iç yüzün geliştirilmesi için
çalışmaktadırlar.
Öğretilerindeki iç
yüzün özü, Hazret-i Pîr Hünkâr Hacı Bektaş-ı
Velî tarafından söylenen :
“Eline, Beline,
Diline” sahip ol sözü özetlenmiştir.
İnsân, nefsinin
dediğini tutarsa kötülük çamuruna batan,
içindeki özünün sesi olan vicdânını dinleyip
kendini terbiye ederse sonsuz yükselmeye müsait
olan bir varlıktır. İnsânlıkta yükselmenin
engelleri, kötü arzular, şehvet ve dünyâsal
hırslardır. Kişi bunları bastırıp yenmelidir.!
Hz. Muhammed Mustafâ
s.a.v. efendimizin işaret ettiği en büyük savaş,
bu iç yüzdeki “Vicdân – Nefis” çarpışmasıdır.!
Bu savaşta kişinin süngüsü ilimdir.
Cahillik vicdânı
karartır, ilim aydınlatır.! “Herkez bozulsa bile
sen bozulma.! Bozukluk günlerinde sen sağlam
kalırsan kendini kurtarmış olursun”, Yüce Yalvaç
böyle dedi.!
Bu metot putsuz özlük
din olan “HANİF DİN”dir.! İçinde saklı özünü
duyma ve bulma uygulamasıdır.
Böyle olmasaydı
Hz.Muhammed s.a.v. efendimize;
HAKK’IN EVRENSEL TEKÂMÜL YASA
KİTABI KUR'AN-I KERİM'DE DER Kİ :
"O hâlde yüzünü dine bir hanif
olarak tut ; O ALLAH fıtratına ki insânları onun
üzerine yaratmıştır ! O ALLAH yaratışına bedel
bulunmaz, doğru /sabit din odur ve lâkin
insânların çoğu onu bilmezler !" (Kur'an : RÛM
Sûresi 30. / Âyet : 30.)
"Sonra sana : 'Hakperest (Hanif)
İbrahim'in milletine katıl ! O hiçbir zaman
müşriklerden olmadı' diye vahyettik !" (Kur'an :
NAHL (Bal Arısı) Sûresi 16. / Âyet : 123.)
Bu iki âyetin
üzerinde iyice düşünülmesi gerekmektedir.!
Yüce Resûl’ün şu
sözünü de unutma :
“Bir milleti, zâlime
sen zâlimsin demekten korkar bir hâlde gördüğün
vakit onların düzelmesi artık geçmiştir.!”
Tasavvufa göre ;
hayâtın gayesi böylece nefsini en iyi sıfatlarla
tekâmüle mazhar kıldıktan, tanrılaştıktan yâni
tanrısal kuvvetlere ulaştıktan sonra insânların
tekâmülüne çalışmaktır. Geçmiş zamanlarda
dünyâya insânlara hizmet etmeye gelen bu zâtlar
kendini kurtarmış erenlerden başkaları olmasa
gerektir.!
Orta çağ : Daha
ziyade bir köşeye çekilip nefisini islâh etme
esasını tatbik ediyordu.
Yeni Çağ : Bunun da
üstüne çıkarak büyük içtimai işlere kendini
yerme esasına dayanır. Asıl iş (aksiyon) yolu ve
kendisi ile beraber halkı da yükseltmektir der.!
İşte derin bir ibâdet
heyecanı duyabilme.
Bunu Şirazlı şâir Sadi, şöyle
ifâde eder :
“Gidilecek
yol Halka hizmetten başka birşey değildir!
Tespihe,
seccadaye ve yamalı cüppeye değildir.!”
Alman Filozofu Kant da mezar
taşına şunu yazdırmıştır :
“Hayâtta iki
şey karşısında derin hayret duydum ;
Başım
üstünde yıldızlı semâ içinde ahlâk kanunu !”
İşte bu noktadan, iş
bizi ebediyete iman yoluna çeker götürür.! İnsân
yalnız iş iledir ki “Yaradan”a daha derin
benzer.! İşten yüz çeviren ; Tanrı’dan ve
Tanrısallık’tan da yüz çevirmiş demektir.!
İbni Sinâ ; ‘ey insân
kalıbı, izzet ve kuvvet sahibi olan Rûh ulvi
âlemden sana indi.!’Rûh vakti ile sana
istemeyerek girmişti şimdi de ayrılmak
istemiyor.! Rûh dünyâda bedenle beraberken
edindiği ilim ve kemâl sayesinde ulvi âleme yol
bulabilir.!
Rûhun ulvi âlemden
bedene inmesine sebep nedir ? Tanrı’nın bedene
rûhu indirmesi ibdağlarındaki (örneksiz birşey
yaratım) ilâhi hikmeti kâmilen idrâk ettirmek
için değildir, zîrâ beşer aklı bundan acizdir.!
Rûhun bedene inmesindeki sırr, rûhani âlemde
iken idrâk edemediği hakîkat ve incelikleri
‘duyum organları’ ile kavramak içindir.
Hocalarla,
Tasavvufçular arasındaki kavgaların kaynağı bu
noktadadır.! Tarîkatların bir kısmında
gönüllerde uyuyan heyecanı uyandırmak için
zikir, müzik, ayakta sallanarak veya dönerek,
veya elleri birbirine çarparaktı. Hocalar bidat
(Resûl’den sonra uygulanan) diyerek bunun
tamamen karşısında idiler. Bundan başka
Tasavvuf’un (Vahdet-i Vücûd = varlığın birliği)
nazariyesiyle kâinatın üstünde ayrı bir ‘Tanrı’
fikirleri birbiriyle, hocalar nazarında
bağdaşmaz. Tasavvufçular ise bunu teşbihlerle
Kur’an’a dayarlar ve Kur’an’ın birbiri içinde
yedi batın (iç yüz) manâsı vardır derler, ve
tasavvufçuların bazıları bunu kelleleri ile
ödemişlerdir.
Hz. Hallac-ı Mansur,
Hz. Nesimi gibi cezbeye tutulunca ‘Enel HAKK’
(Ben Hakk’ım) diyenler vardır. Burada dikkat
edilecek çok önemli bir husus, denilen sözün
‘Enel ALLAH’ değil, ‘Enel HAKK’ olarak söyleniş
şeklidir. Bunun bilincinde olmasalardı böyle mi
derlerdi.? HAKK, ALLAH’ın isimlerinden olup
görünen yâni görünebilen RAB olarak Kur’anda
“BİZ” diye konuşanlara çıkar.!
Kur’anda “Biz” diye
çoğul olarak konuşan zâtlar, Bektaşi öğretisinde
“Hakeren” makamına gelen 7. frekanstaki
Hakeren’lere tekabül etmektedir.! Hz. Musa a.s.
ile Sinâ dağında Tûr'da konuşan ve ona Kitabı
Tevrat'ı indiren “Elohim”lerdir.! Hz.İsa a.s.'ın
göklerdeki gerçek havarileridir, bunlara simge
olan fizik havarileri (Barnabe hariç)
değillerdir.! Bu gerçeği iç yüzünde ebced ilimi
ile şu şekilde de anlamaktayız HAKK = 108
sayısalı ile Biz = NAH NU = 108 sayısal değeri
olarak birbirine eşit çıkmaktadır.!
“Biz” diye hitab eden
zâtların nerede kim olduklarını ? hem âlemin
idâresinde ; hem de insânın iç yüzündeki
gerçeğinde daha iyi idrâk edebilmemizi ve asıl
önemli olan da bunu idrâk ettikten sonra ne
yapmamız gerektiğini şu âyet işaret etmektedir.
!
“Andolsun insanı Biz
yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını
biliriz. Ve Biz ona şah damarından daha
yakınız.!” (Kur’an, 50/16.)
İçimizde saklı, “Öz”
denen gerçek bu olmalıdır.! Kişiye perde
ardından, sessiz sesle içinden konuşan vicdân
sesi “O”dur.! Her kişinin içinde saklı hazinesi
olan bu özü kişiyi aydınlatacak nûrdan başka
birşey değildir.! İşte, “çoğu insânın bilmediği”
bu iç yüzde saklı özünü bulma metoduna Kur’an’da
verilen isim “Hanif Din”dir.!
Geçmiş denen büyükler
aslında gelecektir de.! Niçin ? hâlen bize ışık
tutup işâret ettiklerine göre.! Özde bir, sözde
bir.!
‘Epiktetos - Düşünceler ve
Sohbetler’
Burhan Toprak – İnkilâp Yay.
(x) “Epiktetos” = “Satın alınmış,
köle”