Atlantis
ve Ademoğulları - Bölüm 3
Ben Haz. İdris'e dedim ki, etrafımda
dolanan bir ruh gördüm. Bana atalarımdan olduğunu belirterek ismini söyledi.
Onun ölüm tarihini sordum, bana kırk bin sene önce olduğunu söyledi. Bizim
inançlarda Adem'in ne zamanlar yaşadığını sordum. O da, `Hangi Adem'i
soruyorsun, Yakın olan Adem mı?' diye sordu. Haz. İdris Buyurdu ki, `Doğrudur
...' "
İbn'ül Arabi,
Fütühat-ı Mekkiyye (1)
Adem ve Ademoğulları
Adem, üç semavi din tarafından ilk insan
olarak bilinir. Fars-Sanskrit kökeninde bulunan
"adamas" sözcüğü Türkçe'de
"adam", erkek olarak yerleşmiştir (2). Bu gösteriyor ki Adem sözcüğü oldukça
yaygındır. İbranice'de "kızıl toprak" anlamına gelen Adem, ilk insanın
Kızılderili olduğu kanısını uyandırmıştır. Ayrıca, Atlantaloglar arasında
Atlantis'in toprağının verimli, voklanik ve demir oksitli oluşundan dolayı
kırmızı renkte olduğunu düşünenler de var. Kızılderili, Amerika'nın keşfinden
çok önce Grekler tarafından (Atlantisliler gibi) deniz ulusları olan
Finikelilere ve Giritlilere denilirdi. Fenikeli (Phoinikia) Grekçe'de
Kızılderili anlamına gelir. Ayrıca Mısırlılar kendilerinin aslen Kızılderili
olduklarını söylerdi. Blavatsky'e göre, "Gizli Doktrin öğretir ki, Ad-i ilk
konuşan insanlara verilen adını... Adam, Sanskritçe Ada-Nath'dır, ve Ad-İswara
gibi ilk önder anlamına gelir. Aynı şekilde Ad (ilk)'le başlayan her hangi bir
Sanskrit sözcük bu anlamı içerir" (3).
Fenikelerin tanrısı Adonis etrafında,
Anadolu ve Orta-Doğu'da yaygın bir kült oluşmuştu. Batı Anadolu'da Frigler ona
Attis derlerdi. Sami dillerde Adonis sözcüğü efendi veya önder (hükmeden)
anlamını aldı. İbraniler Tanrı anlamıa gelen "Yahweh" sözcüğü boş yere kullanıp
on emirlere karşı gelmemek için onun yerine aynı kökenden "Adonay" sözcüğü
kullanırlar.
Adem konusu, tarih boyunca çeşitli
spekülasyonlara yol açmıştır. Tevrat’ta verilen bilgilere göre, Adem'in ilk
oğulları, Habil ve Kabil (Kaini) idi. Kabil öz kardeşi Habil'i öldürdüğü için
lanetlenmişti ve Tanrı tarafından yüzüne bir işaret konularak kovulmuştu. Cennet
Bahçesi Aden'in doğusunda uzak bir yerde kendine Nod adında bir şehir kurmuştu
ve evlenerek çocuk sahibi olmuştu. Onun soyundan Filistin'de Kenanlılar ortaya
çıkmıştı. Tevrat'ta bu çelişkili metin (Tekvin, Bap 4) "Adem öncesi" ırkların
(Pre-Adamities) varlığı konusunda birçok varsayımlara yol açmıştı. Adem ve
Havva'nın oğlu, Kabil'in kendisine karı bulması, hatta şehir kurması aksi
takdirde nasıl açıklanır? Ezoterik anlamda din kitaplarında anılan Adem, ilk
insan değildi, fakat Atlantis'te ortaya çıkan yeni bir ırkın prototipi idi,
ondan önce başka "Adem"ler de vardı. Adem, o halde, belirli bir insan
proto-genotip'e verilen bir unvandı. Doğal olarak, ortaya çıktığında diğer
aborijin/yerli insan türlerine göre daha gelişmiş olduğunu varsaymak gerekir. Bu
sebepten dolayı, Kutsal Kitaplar onun ortaya çıkışı ile, insan prototipin ilk
yaratıldığını belirtmişlerdir.
Donelly'e göre cennet bahçesi, Aden,
Atlantis'ti. "Aden" sözcüğü "Atlan" kelimesinde türemişti ve Adem sözcüğü
"Atlantis ırkı" Ad'lardan türemişti. Tevrat'ta Kenan ülkesinin (Filistin)
Aden'in doğusunda olmasının belirtilmesi (Tekvin Bap 4/16) oldukça anlamlıdır.
Bu gösteriyor ki, Aden, cennette değil de, yer yüzünde bir bölgedir, ve
insanların ana yurdu olan ve tufan öncesi bir yer olan Aden, batıda yer
almaktaydı. O halde, Atlantis öyküsü üç “semavi” dinde yer alan öykülere açıklık
getirmektedir, ve onlara tamamen uyumludur.
İbranilere göre, ilk insanın kızıl
topraktan meydana gelmiş olması ve Platon'un Atlantis'le Amerika arasındaki
ilişkinin üzerinde önemle durması, tufan öncesi kayıp ülke ve Amerikalar
arasındaki yakın bağı işaret etmektedir. Atlantoloji'nin en kuvvetli kanıtları
Amerika'lardan geliyor. Orta Amerika'nın muhteşem uygarlıkları beyaz adamın
gelişi ile, dizili iskambil kağıtları gibi yıkılı verildi.
İspanyol konkiskadoru Cortez Meksika'ya
istila ettiği zaman, yerliler onu çok iyi karşıladılar, Çünkü efsanelerinde çok
eski devirlerde beyaz "tanrılar" gemilerle doğudan gelmişlerdi ve onlara
uygarlık öğretmişlerdi. Sonra, tekrar döneceklerine söz vererek doğuda
yurtlarına dönmüşlerdi. Kızılderililer köse oldukları halde "tanrılar" aynı
Cortes'in yüzbaşısı Pedro de Alvarado gibi sakalı, sarı saçlı, beyaz tenli ve
mavi gözlüydü. Kızılderililer onu tanrıları Kuetzalkoatl sanarak önünde secde
ettiler. Peru'ya istila eden Pizarro'da aynı sebepten dolayı, bir avuç adamla 10
milyon nüfuslu İncalara karşı kolay bir zafer kazanmıştı, onların tanrıları
Virakoşa'nın adı "beyaz adam" anlamına geliyordu.
Ergeç Kızılderililer doğudan gelen bu
istilacıların uygar, insancıl ve öğretici "beyaz tanrılar"la hiç bir ilgileri
olmadığını öğrendiler. Onların vermeye değil, çalmaya geldiklerini gördüler.
Kısa bir sürede, din maskesi ile beyaz adam, kızıl adamın altınlarını,
gümüşlerini, ve kıymetli taşlarını soyacak; sanat eserlerini, heykellerini,
edebiyatlarını yok edeceğini; kültürlerini silmek için elinden geleni
yapacaklarını göreceklerdi. Kızılderililere ruhsuz bir boşluk çökmüştü, tarih
boyunca gurur duyduğu ananeler küstahça ayak altında ezilmişti. Yeni gelen bu
acımasız insanlar, onun kutsal topraklarına yerleşiyorlardı; onun kucak açtığı
doğayı tahrip ediyorlardı. Eski, çok eski uygarlıkları sönüyordu. İspanyol
Krallı II Philip'e, Peru'daki İnkalar ile ilgili rapor veren Manico Serra de
Leguicamo, onların beyaz adam gelene kadar suç ve ahlaksızlık bilmediklerini,
fakat sonradan beyaz adamı örnek alarak, hızla değiştiklerini yakarmıştı, "orada
kötülük yoktu, şimdi neredeyse iyilik kalmadı" (4).
Atlantis'nin en kuvvetli kanıtlarından biri
Meksikalı Azteklerin kendilerine Azt'ler olarak tanımlamaları ve batıda "Aztlan"
adında "sula çevrili ve büyük bir dağın bulunduğu bir ülke" den geldiklerini
belirtmelerinden kaynaklanıyor. Atantis tezine karşı olanlar, Azteklerin 12.
asırda geldiklerini işaret ediyorlar. Ancak onlar, ne Azteklerin bir deniz
kültüründen geldiklerini, ne de "Aztlan"ın nerede olduğu konusunu açıklama
getiremiyorlar (5). Kristof Kolombo'nun Amerika'ya ilk indiği yere yakın, Atlan
adında bir yerleşim bölgesi varmış. Ayrıca Peru'da Atlan isminde bir liman
vardı. İspanyollar Meksika'ya girdikleri vakit Atlan isminde beyaz yerlilerin
bulunduğu bir yerleşim bölgesi buldular. Kızılderili dillerde "atl" su anlamına
gelir ve "atlan" le biten pek çok yer ismi vardır.
Kuran'da söz edilen Ad kavmine gelince, M.
Asım Köksal'ın Peygamberler Tarihi şöyle yazar,"Ad kavminin yurtları;
Hudramevt'e ve Yemen'e kadar uzanan yerler olup Allah'ın yerlerinden, en genişi,
en otlu, sulu, bol nimetli olanı idi. Başkalarına verilmeyen boy bos, güç kuvvet
de, onlara, verilmişti ... Onlar, inatçı bir zorbanın emrini tutup ardından
gittiler de: `Kuvvetçe, bizden daha güçlü kim varmış?" diyerek yer yüzünde
büyüklük taslamağa, memleketlerinde azgınlık ve fesatlarını artırmağa, halka
zülüm etmeğe başladılar"(6).
Bundan sonra Hud peygamber'in ikazlarına
dinlemeyerek Tanrının gazabına uğradılar. Bir kara bulutun ardından gelen
kasırgada yok oldular. Halen kadim megalit (büyük taş) harabelere Araplar "işte
Ad kavimden arta kalanlar" diye gösterirler. Soy kütükleri Tekvin'de Nuh oğlu
Ham'ın soyundan Ad olarak gösterilen bu kavime gelen felaket Atlantis tufanından
sonra olması gerekir. Ancak onlar, tufandan kurtulanlar arasında olup, Nuh
soyundan ayrı bir kavim olabileceklerini de hesaba katmamız gerekir. Bu durumda
onların iri lanetlenmiş Titan-Nefilim soyundan olup, Atlantisli atalarının "Ad"
ismini kullanmaları doğaldır.
Türkçe'de "ata" sözcüğün Atlantis'le ilgili
ilkel bir anı içerebilir. Linguist ve Anlantolog Charles Berlitz aşağıdaki
cetveli (7) hazırlamıştır:
Bask - ait
Quechua - taita
Türkçe ve Türk
dilleri - ata
Dakota
(siyu) - atey
Nahuatl - tata
Semiole - initati
Zuni - taççu (tatçu)
Malta - ta
Tagalog - tatay
Welsh
- tad
Roumani - thatha
Fiji - tata
Samoa - tata
Ayrıca, Latince'da Pater söcüğü unutmamak
gerekir. Grek mitolojisinde "titan" aynı kökten geldikleri kanısındayız.
İlerdeki sayfalarda göreceğimiz gibi büyük olasılıkla titanlar Atlantis'in
yerlileriydi. Tamamen varsayımlara dayanarak, Türkçe'de "ata" sözcüğü
Atlantis'li Ad'lara dayanan bir soy kütüğün göstergesi olabilir mi? Ada sözcüğü
Atlan'dan türemiş olabilir mi? Bu konuda bir varsayım ileri atmaktan ileri
gidemeyiz. Aynı şeyi Poseidon'a kutsal olan ve bazılarına göre soyları
Atlantis'te gelişen at için denilebilir mi? Atın ilkel türleri Amerikalarda
bulunduğu halde, onlar oradan binlerce sene önce yok oldular. İspanyollar
Amerika'ya ilk atları getirdikleri zaman yerliler ilk başta, İspanyolları yarı
at yarı insan bir yaratık sandılar.
Tekvin'e göre, Adem'in yaratılışından
tufan'a kadar 10 nesil geçmişti. Her neslin başında bir önder (patriarch) vardı.
Bunların birincisi Adem ve onuncusu Nuh'tu. Onların yaşları gümümüzdeki
insanlara göre oldukça fazlamış. Bu konuda Metuşelah 966 senelik ömrü ile rekoru
tutuyor. Bazı araştırmacılar bu yılların aslında ay hesabı olduğu kanısındalar.
Platon'un kaydettiği Atlantis'in batış tarihini bu kameri hesapla düşürmeye
çalışanlar da olmuştur. Ancak, Tekvin'in yazarı veya yazarları onları yıl olarak
gösterir. Tekvin'e göre tufandan sonra insanın yaşama süresi yıl itibari ile,
gittikçe azaldı. Platon'un Atlantis’inde 10 kral olması ve Berosus'un tarihinde
tufan öncesi 10 kral olması, geçen yüzyıllarda Batı dini çevrelerde gözden
kaçmadı, ve Platon'un öyküsü Tevrat’la karşılaştırıldı. Bir çok benzerlikler
çeşitli din adamları tarafından Platon'un öyküsün kutsal kitapları doğruladığı
görüşüne sevk etti.
Tekvin'de diğer bir bölüm oldukça
anlamlıdır, "Ve vaki ki toprağın üzerinde adamlar çoğalmağa başladı, ve onların
kızları doğduğu zaman, Tanrı oğulları adam kızlarının güzel olduklarını
gördüler, ve bütün seçtiklerinden kendilerine karılar aldılar. Ve Rab dedi,
Ruhun adam ile ebediyen çekişmeyecektir, çünkü o da ettir, bunun için onun
günleri yüz yirmi yıl olacaktır. Tanrı oğulları insan kızlarına vardıkları, ve
bu kızlar onlara çocuk doğurdukları zaman, o günlerde hem de ondan sonra,
yeryüzünde Nefilim (devler) vardı, bunlar eski zorbalar, şöhretli adamlardı"
(Tekvin Bap 6)
Bu yazımızda biraz olta atacağız belki de
zaman zaman sizce fazla uçuk ve fantastik gelebilecek olasılıklarla flört
edebiliriz, ancak asıl amacımız bir şekilde gerçekleri ortaya çıkarmaktır.
Kitabi Mukaddes'te (Eski Ahit ve Yeni Ahit/İncil) Enok kitabından yer yer söz
edilir. Asırlardır saklanan ve kutsal metinler külliyatından çıkarılan bu
kitabın iki farklı nüshası vardır, biri yakın zamanlarda bir Rus manastırında
bulunarak Slavonik dilde muhafaza edilmiştir. Adı "Enok'un (Haz. İdris) Sırlar
Kitabı"dır(8). Bu kitapta Enok'un Tanrı tarafından göğe kaldırıldıktan sonra
cennet ve cehennem katlarında gördüklerini ve sonradan 360 kitap yazdığını
anlatmaktadır. İkinci ve çok daha uzun kitap ise "Enok’un kitabı"dır. Burada
Nefilimlerin devler olduklarını ve tufandan önceki çöküş devrinde onların
insanoğlunun yiyeceklerini tükettiklerini ve bunlar da yetmediğinde insanları
yediklerini yazıyor. Bu kitapta, bu çeşit atıflar, dini çevreleri rahatsız
etmişti (San Augustine "Tanrının Şehri") ve kitabın 1772 yılında James Bruce
tarafından bir Habeş manastırında bulunana dek, eski ahit külliyatından
çıkarılmasına, yüzyıllardır ortandan kayıp olmasına sebep vermişti (9). Bu
kitaba göre Samael tarafından idare edilen melekler Hermon dağına inerek
insanlara büyü, savaş, kozmetik gibi yasak sanatları öğretiler. Daha sonra
başmelek Mikhael'in önderliğinde dört baş melek Rafael (İsrafil) Mikayil,
Cebrail ve Uriel onları bağladılar yeraltına inen bir çukura atılar. Bundan
böyle bu dört başmeleğe "Denetçiler" denildi ve onlar dört istikameti, Doğu,
Güney, Batı ve Kuzeyi uykusuz gözleriyle gözetlediler. Harut ve Marut gibi
düşmüş melekler efsanesi böyle gelişti ve daha sonra Legemeton gibi Haz.
Süleyman'a addedilen büyü kitaplara malzeme oldular. Bu da ayrı bir hikaye.
Belki de Blavasky'nin dediği gibi kutsal metinlerin ezoterik şifrelerini çözmede
7 anahtar kullanmamız gerekir. Tekvin'de söz edilen varlıklar melek değil de
fiziksel olmalı ki Ademoğullarının kızları ile ilişki kursunlar ve çocukları
olsun.
Ademoğulları ile birleşerek bir melez ırkı
doğuran Tanrı oğulları kimdi? Gerek Tevrat'ta gerek Ölü Deniz'de bulunan Esen
kayıtları anlatıyor ki, insanoğulları kadim bir devirde bir genetik aşılanma
gördüler. Bu o kadar açıkça ifade edilmiştir ki bazı arkeolojik ufologlar
uzaydan astronotların (tanrıların) gelip insan evrimini geliştirmek için böyle
bir işlemde bulundukları olasılığı ciddi ciddi ele almışlardır. Her ne kadar bu
yazarlar, kendi tezlerini doğrulamak için bir takım asılsız benzetmeler ortaya
atmışsa, Tanrı oğullarının kim oldukları konusunda, kimse tatminkar bir çözüm
getirememiştir ve binlerce sene önce, uzaydan gelen ve insandan daha gelişmiş,
ancak yinede humanoid (insan türününden) olan varlıkların, insan evrimini
hızlandırmak için bir genetik aşılama yapmaları modern mitoslardan da biridir.
Böyle bir tez doğruysa, o zaman onların insanlarla ortak bir kaynak paylaşmaları
gerekir, aksi takdirde onların ne humanoid olmaları, ne de Ademoğullarının
kızlarından çocuk yapmaları olasılığı vardır. Bu da spekülasyonlar için yeni
sahalar açmaktadır, ancak bütün bunlar, tabii ki, birer varsayımdır.
Kayıtlar insanı kolayca böyle bir düşünceye
sevk ediyor. Tanrı oğulların (Beni Elohim) yaratığı bu melez ırk, Grek
mitolojisinde Titanlar'a benzer. Platon'un belirtiği gibi bir "tanrı" olan
Poseidon yerli bir kadınla birleşerek Atlas ve diğer Titan kardeşlerini doğurdu.
Platon'a göre, Atlantis'i yöneten sınıfta tanrı soyu vardı, ancak zamanla tanrı
soyu insan soyuna nispeten azalmıştır ve Atlantis'de bir çöküş, bir dejenerasyon
başlamıştı. Onlar "yüce ideallerinden sapmaya" başladıkça, sonları hazırlanmaya
başlanmıştı. Burada kullanılan "tanrı" sözcüğü ele alırken, unutmamak gerekir
ki, farklı kültürlü bir toplumdan çevrilmiş bir terimdir. Platon tek bir
Tanrı'yı öğretirdi, küçük harf başlıklı "tanrı" sözcüğü ise büyük harf başlıklı
"Tanrı" ile aynı şey ifade etmez.
Irk kavramları, İkinci Dünya Harbinden
sonra tabu bir konu haline gelmiştir. Ancak, materyalist bir temele dayanan ve
Üçüncü Reich mitosunu oluşturan "herenvolk", "ırk saflığı" gibi görüşler yerine,
bu kadim görüşlerde melezliğin işlendiğini görüyoruz. Ancak, Nuh soyu için, ırk
saflığını korumak gibi adetlerin varlığı metinlerde gözükmektedir. Bu, hem
Yafeti bir kökenden gelen Ariler için, hem de Sami bir kökenden gelen İbraniler
için geçerli olmuştur. Musevilerin ırkları dışında evlilik yapmaları tabu olduğu
gibi, Ariler de benzeri uygulamaları Hindistan'da yürüterek kast sistemini
oluşmuşlardır. En üstte Ari soyundan Brahminler vardı. Onların diğer kastlerle
evlenmeleri bir tabudu. Hatta, en alt tabakayı oluşturan Sudralar dokunulmazdı.
Bu adet de, Nuh soyundan olmayan kavimlerinin varlığını ima etmektedir.
Ezoterik açıdan, bedeni esas alan
"ırkcılık" tezleri geçersizdir. Çünkü beden ruhun bir aracıdır. Reenkarnasyon
yolu ile ruh farklı ırklara, kültürlere enkarne olmaktadır ve böylece
deneyimleri zenginleşmektedir. Ancak, makro düzeyde, kitlesel açıdan ruhsal
evrime paralel olarak gelişen ruha daha uyumlu bir araç sağlamak üzere insan
bedeninin de bir evrimden geçirmesi söz konusudur. Bu sebeple Nazilerin zorla,
kan dökerek empoze etmek istedikleri ırksal evrim, aslında doğal ve birazda
planlı ve bilinçli (eugenics) yöntemlerle, ırk ayrımına yer vermeden ileri ki
yılarda gerçekleşecektir.
O halde, bazı kadim öğretilere göre,
soyumuzda her türlü karışımdan geçen biz insanlar, aslında melez bir ırkız, ve
hemen hemen her birimiz, her ırktan olanımız, tarih öncesi unutulmuş göçler
sayesinde, bu sözde "tanrıların" kanını az veya çok taşımaktayız. Ancak, Nuh
peygamberi ile ilgili kayıtlar bu tür bir aşılamayı desteklemekle birlikte, aynı
zamanlarda farklı türden bir mütasyonu da kutsal kitaplarda ele alındığını
görüyoruz.
" O günlerde Nuh gördü ki, dünyanın ekseni
eğildi, ve felaket yaklaşıyordu. O zaman ayaklarını kaldırarak dünyanın ucunda
büyük babasının babası, Enok'un (İdris) bulunduğu yere götürdü. Ve Nuh acılı bir
sesle üç kez haykırdı: Dinle, dinle, dinle, söyle dünyada neler oluyor? Yeryüzü
zorlanıyor ve şiddetli bir şekilde sarsılıyor."
Enok'un
Kitabı (64/ 1-3)
Nuh ve Nuhoğulları
Genelde, insan tarihinin 10,000 sene önce
biten son buzul çağın gerilemesiyle başladığı inanılır, tabii burada taş
devrinden başlayan yükselişten söz ediyoruz. Atlantis'in olması gerektiği çağda
dünyanın büyük kısmı buzlarla örtülü olmalıydı. Bu buzlar hemen hemen Kanada'nın
ve Kuzey Avrupa'nın çoğunu kapladığı gibi Güney Amerika'nın bazı kısımlarını
örtüyordu. Demek oluyor ki, dünyanın etrafında ince bir kuşak uygarlığı
barındıracak durumdaydı. Aslında dünyanın şimdiki durumu bundan iyi olmakla
beraber yine de, onun yuvarlak oluşu ideal iklim açısından güneşi bazı yerleri
fazla, bazı yerleri az ısıtmaya ve aydınlatmaya yol açıyor. Ancak, buzul çağı
ile ilgili bilmediğimiz birçok şey vardır. Buzul çağların neden olduklarını
bilim adamları saptayamamıştır. Bir takın hipotezler ortaya atılmıştır. Güneşte
periyodik olarak ısı gücün azaldığı veya güneş sistemi zaman zaman soğuk
alanlara girdiği ortaya atılmıştır. Ayrıca son buzul çağında tropik iklimlerin
bitki ve hayvan çeşitlerinin bulunması iklim kuşaklarının yer değiştirdiği
tezini güçlendiriyor.
Bilindiği gibi İbranilerin kutsal kitapları
arkeoloji ve tarih açısından genelde oldukça güvenilir kaynaklar oldukları
saptanmıştır. Ancak kronolojik kayıtlar daha eski çağlara indikçe güvenilirliği
de aynı oranda azalmaktadır. Dünyanın Tevrat'ta belirtildiği gibi 6000 yıl önce
yaratılmadığı ve en az dört buçuk milyar yıllık ömrü olduğu artık herkes
tarafından biliniyor. Oysa, 1654 yılında, Ussher adında bir İrlandalı
Başpiskopos, Tevrat'taki verilere dayanarak yaratılışın M.Ö. 4004 yılında, 26
Ekim sabahı, saat dokuzda başladığını iddia etmişti. Bazı metin ve hadislere
dayanarak, dünyanın yaratılış süresi olan 6 günü, her günü 1,000 veya 50,000
yıl ile çarpsak yinede alınan netice tatminkar değildir. O halde, eski İbrani
metinlerinin Kuran'da belirtildiği gibi tahrifata uğradığı kanısına varmak
mümkündür. Oysa, mecazi açıdan, Kuran'da da belirtildiği gibi, Yaratılışın
sürdüğü 6 günün, aslında farklı anlama geldiği, ilerdeki bölümlerde ele
alınacaktır. "Gün" denildiği zaman belirli bir devreyi (bir siklüsü) tamamlayan
bir süre düşünüldüğü ortaya çıkıyor. Kutsal kitaplarda (Kuran, İncil ve Bhagavad
Gita) bu bazen 1000 yıl olarak ifade edilmektedir ("Tanrının nezrinde bir gün
bin yıl gibidir"), 6 gün için daha farklı yaklaşımlar da söz konusu. Bu konuyu
kapsamlı olarak "Siklüsler" adlı bölümde ele alınacağız.
Aynı şekilde, Atlantoloji açısındanda, Nuh
tufanı M.Ö. 2500 veya 3000 değilde, M.Ö. 10.000 civarında olması mümkündür. Bu
tarihlerde, büyük olasılıkla, önce açıkladığımız gibi dev bir asteroid'ın
yeryüzü ile çarpışması, ya dünyanın yörüngesini güneşe daha yakın getirmişti,
veya eksenini değiştirerek yine buzul alanları yaratıp eski buzul alanın
erimesine yol açmıştır. Böylece, kutuplarda yer değişme iklim değişliklere de
yol açması gerekir. Kutuplarda buzların altında bulunan ormanları, aksi taktirde
nasıl açıklarız. İlginçtir ki, gerek Enok'un kitabında gerek Herodotus' un Mısır
rahiplerinden duyduklarında ve nice eski kayıtta böyle bir eksen değişikliği
olduğu açıklanıyor. Mısırlı rahiplerin Herodotus'a anlattıklarına göre Güneş bir
zaman batıdan doğuyormuş be doğuda batıyormuş ve dünya birkaç kez eksen
değiştirmiş.
Çarpışma yerinin büyük olasılıkla Atlas
Okyanusunda, belki de Meksika körfezinde olması okyanusdaki kara parçaları
volkanik patlamalar eşliğinde denizin dibine sürükledi. Amerika kıtasında
incelemeler oranın belirsiz bir geçmişte, büyük bir meteor yağmuruna tutulduğun
göstermiştir. Aynı şekilde Büyük Okyanusta bir zamanlar böyle bir meteor
yağmuruna maruz kalmıştır. Gökten gelen felaketin sonucunda Atlantis kıtası
batmıştı, bazı dağ tepeleri de okyanus ortasında adalar olarak kalmıştır. Bir
taraftan kara parçaları çökerken, başka kara parçaları yükselmeye başlamıştı,
bunların arasında Ant dağları, Cordilleras dağları, Himalayalar, Pamir dağları
ve Kafkas dağlarını sayabiliriz. Hayvan sürüleri, doğa örtüleri ve insanlar
toplu olarak öldüler. İnsanların uygarlık anıtları yeryüzünden silindi.
O halde, insan tarihin dünya geçmişi
açısından bu kadar kısa bir süre önce başlamasına şaşmamak gerekir. İnsanlar her
şeyi yeniden başlamaları gerekirdi. Bu öykünün doğru olmadığını savunanlar,
Platon'un belirttiği tarihten çok sonra yazı ve uygarlığın geliştiğini
belirtiyorlar. Ancak mevcut arkeolojik bulgulara dayanarak M.Ö. 8-9 bin yıl önce
Konya yakınlarında Çatalhöyük'te gelişmiş şehircilik olduğunu gösteriyor (10).
Yazının nispeten yakın tarihte gelişmesi, onun bir felaket öncesi uygarlıkta
bulunmaması anlamına gelmez. Yaşlı Mısırlı rahip bilginin yazının unutulması
konusunda verdiği açıklamalar bu konuda yeterlidir. Arkeolojik buluntular,
uygarlık gereçlerini, bilim ve sanatları gittikçe daha geri bir tarihe atıyor.
Binlerce yıl önceki bu felaketten bir kaç
insanın kurtuluşu, tarih boyunca unutulmayan bir öykünün konusu olmuştur. Daha
önce belirttiğimiz gibi, bu öykü dünyanın her tarafında korunmaktaydı. Şüphesiz,
bunun sonucu olarak diğer felaketlerde olduğu gibi, bir çok hayvanların nesli
tükenmişti. Bilimsel bir varsayıma göre, bu devirde (11 bin sene önce) 40 milyon
hayvan aniden öldü.
Nuh peygamberinin bu devirde yaşadığını
varsayımına dayanarak onunu bu felakette hazırlıklı olduğu belirtiliyor.
Gemisinde ailesi ile birlikte hayvan neslinin seçkin çeşitlerini de almış. Büyük
olasılıkla, o devirde bol çeşitleri olan vahşi ve dev cüsseli hayvanlar yerine
evcil hayvanların felaketten kurtulmaları, ve gelecekte insan yararına
nesillerini devam etmeleri öngörülmüştü. Ayrıca, Kutsal metinlerde açıkca
belirtilmediği halde, tarıma elverişli bitkilerin ve meyve ağaçların filizleri
de taşındığını kabul edebiliriz. bu konuda bazı belirtiler vardır.
Ancak, dünyanın her tarafında yaygın olan
tufan mitoslara dayanarak, öyle sanıyoruz ki, dünyanın çeşitli yerlerinde başka
kurtulanlar da vardı. Onlar, "ikinci Adem" olarak değerlendirilen Nuh'tan farklı
olarak hazırlıklı değillerdi. Kurtulmaları genelde şans eseriydi. Bu kurtulanlar
arasında Ad soyundan olanlar da vardı, dünyanın çeşitli yerlerinde bulunan "Adem
öncesi" ve tanrı soyundan aşılanmamış, aborijin ırklar da vardı. Bu yüzden
Nuhoğulları ve Ad'lar ırklarının "saflığını" korumak için türlü yöntemler
aldılar, ve tarih boyunca görülen ve çeşitli kutsal kitapta yazılan (aborijin)
yerlilerle ilişki yasağı sürdürüldü. Ancak, bu uygulanma doğal olarak pek
başarılı değildi.
1947 yıllında, Ölü Denize yakın Kumran
mağrasında bulunan rulo yazıtlar, İbrani kutsal edebiyatın en eski örneklerini
oluşturuyor. Bulunan bir yazıta göre Haz. Nuh farklı bir fiziğe sahipti. Öyle
ki, babası Lamek onun kendi oğlu olduğunu karısı Bartenoş'un yemin ve
ısrarlarına rağmen inanmamıştı. Haz. Nuh'un "Bakıcılar, Kutsal Olanlar veya
devler" in soyundan gelmediğini ancak "meleklerden her şeyi öğrenen" büyükbabası
Enok (Haz. İdris)'a danıştıktan sonra inanmıştı (11).
Kumran'da bulunan bu yazıtların Haz.
İsa'dan yüz sene önce yazıldığı dikkate alınırsa onların değeri anlaşılır. Her
ne kadar Enok'un kitabı San Augustin tarafından belirtiildği gibi kadimliğinden
dolayı tahrifata uğramışsa da, Kumran yazıtları ile ilginç benzerlikleri vardır.
Orada Haz. Nuh ile ilgili şunları yazılıyor: "Bir süre sonra, oğlum Mathusala,
oğlu Lamek için bir eş aldı. O ondan hamile oldu ve bir çoçuk doğurdu. O çocuğun
etti kar gibi beyaz ve gül gibi kırmızıydı, saçları yün gibi beyaz ve uzun,
gözleri güzeldi. Gözlerini açtığı zaman evi güneş gibi aydınlat ı... Ve babası
Lamek ondan korktu ve koşarak Mathusala'ya gitti ve şöyle konuştu, Ben başka
çocuklara benzemeyen bir oğul doğurdum. O insan değil gibi, fakat gökyüzü
meleklerinin çocuklarına benziyor. O bizden farklı bir yapıda ve hiç bir şekilde
bize benzemiyor ... Ve şimdi, babam sana gerçeği öğrenmek için atamız Enok'a
gitmeni yalvarırım, çünkü onun yurdu meleklerledir" (Enok'un kitabı 105/1-6). O
halde, eski kayıtlar tufanla silinen eski dünyadan, Nuh ve soyu yeni bir insan
prototipi olarak kurtulduğunu belirtiyor. Bu soyun eski Kızılderili ademoğulları
ve melez dev ırk yerine beyaz ırk olduğu görülmektedir.
Daha önce belirtimiz gibi, Blavatsky'e göre
Atlantisliler dördüncü kök ırka mensuptu, üçüncü kök ırk'ta Lemuryalılar'dı
(Mulular), her bir ırk bir felaketle yok olduğu gibi, kurtulanlar, bir sonraki
ırkın atalarını oluşturup yeni bir ırk oluşturmuşlar. Bizim de beşinci kök
ırktan olduğumuz söylenir ve altıncı kök ırk oluşmaktadır.
Tevrat'ta göre, Nuh'un gemisi Ararat
dağında demirlendi. Her ne kadar bu bize olasılık dışı gibi gelse, jeolojik
kanıtlar o bölgenin bir zaman su altında olduğunu gösteriyor. Civarda bol
miktarda deniz fosilleri ve tuz kristalleri vardır. Van göllünün tuzlu olduğu ve
deniz balıkları bulunduğu bilinir. Bunun dışında Ararat'ın tepesinde doğru veya
yanlış gemi kalıntıları bulunduğu söylenir. Zaman zaman, bu parçalar incelenmek
üzere indirilmişti (12). Bu konuda ilginç iddialar var, çeşitli belgeler ve
fotoğrafları içeren kitaplar yazıldı. Keşif heyetlerinin araştırmaları
düzenlendi.
Bu iddiaların gerçek olup olmadığını
bilmiyoruz, ancak kutsal kitaplardaki her öykünün arkasında bir gerçek payı
vardır. Nuh'un üç oğlu Yafes, Ham ve Sam'dan bütün ırkların türediği inanılır.
Yafes'ten “beyaz” ırk, Sam'den Araplar ve İbraniler dahil olmak üzere Sami ırkı,
ve Ham'dan Kuzey Afrikalılar türediği yazılır. Tevrat'ta bu üç oğlun soylarını
ayrıntılı olarak açıklıyor. Bu soy isimleri aslında bir çoğu Anadolu'da olmak
üzere bir çok kavim ve halkların isimlerinden başka bir şey değildir
Bu konuda birinci asırda yazılan Flavius
Josephus'un İbraniler tarihi ayrıntılı bilgi veriyor (13). Josephus bu konuda
şöyle yazıyor, "Nuh'un oğulları üçtü, tufandan yüz sene önce doğan Sam, Yafes ve
Ham, [Tufan'dan sonra] dağlardan vadilere ilk inip ev kuranlardandı. Tufanı
anımsayarak alçak arazilere inmekten büyük korku duyanları da ikna ederek
önderlik yaptılar (1-4-1)". Onlar biliyorlardı ki yaşlı Mısırlı rahibin
belirttiği gibi bir tufan olduğu zaman, dağlarda yaşayanlar kurtulur ve vadi ve
ovalarda yaşayanlar silinirdi. İlginçtir ki, Orta-Amerika kızılderilileri, gelen
ilk beyaz adamlara, piramitlerin tufandan korunmak, yükseklere tırmanmak
maksadıyla yapıldığını söylemişlerdi.
Josephus'un tarihi, Tekvin'deki verilere
dayanarak Nuhoğulları için şöyle yazıyor: "Nuh'un torunları anısına kurdukları
devletlere kendi isimlerini verilmiştir. Yafes'in yedi oğullu vardı, onlar ilk
başlarda Toros ve Amanus (Klikya) dağlarında yerleştiler, sonra Asya'ya doğru
Tanais nehrine kadar, ve bir kolu Avrupa'da Kadiz [İspanyada Cebelültarık'ın
ağızında ve Atlas Okyanus kıyısında bir şehir]'a kadar yol aldı ve daha önce
başkaları bulunmayan ülkelerde yerleşerek, kendi adlarını verdiler. Yafes'in
oğlu Gomer Grekler'in Galata [Ankara çevresinde bir Kelt Devleti, ayrıca
Fransa'da aynı halk Gal'ler] dedikleri fakat o zamanlar onlar Gomerliler olarak
bilinirdi. Magog, Magogitleri kurdu, onlara Grekler İskitler derlerdi. Yavan ve
Madai'a gelince, Madai'dan Madianlar geldi. Onlara'da Grekler Medes [İranlı bir
kavim] derlerdi. Oysa, Yavan'dan İyonyalılar ve bütün Yunanlılar gelmiştir.
Thobel, Thobelitleri kurdu, onlardan da bütün İberler gelir. Mosocheniler Mosoch
tarafından kuruldu onlara şimdi Kapadokyalılar (Göreme, Nevşehir) denilir. Halen
onlarda eski adlarını gösteren Mazaca (Kayseri) şehri vardır. Anlayana bu
gösterir ki, bütün devlet bir zaman o ismi taşırdı. Thiras aynı zamanda
hükmettiği halklara Thiraslılar derdi, ancak Grekler onların adlarını
Trakyalılar olarak değiştirdiler. Yafes'in soyundan ilk yerlileri olan
devletleri adedi çoktur. Gomer'in üç oğlundan Aschanax, Aschanakslılar
gelmişdir, artık onlara Grekler tarafından Rhegin [Güney İtlaya'da]'ler denilir.
Aynı şekilde Riphath'da Riphalılar Paphlagonlar [Anadolu'da Karadeniz kıyısında
yaşayan bir topluluk] ismi türedi. Grekler'in Frigler (Batı Anadolu'da bir
devlet) dedikleri Thrugramma'dan türeyen Thrugrammalılar'dı. Yavan'ın üç
oğullundan Elissa, Eliselilere adını verdi, onlara şimdi Aioller (Batı
Anadulu'da) denir. Tharslar'dan Tarsus ismi alındı, ki bu Klikya'nın eski
adıydı. Bunun belirtisi şöyledir, onların en kayde değer şehirlerin ismi
Tarsus'dur bu adda theta yerine Tau harfini değiştirmek suretiyle elde
edilmiştir. Cethimus, Cethima adasını almıştır, ona şimdi Kıbrıs denilir. Bu
nedenle İbraniler adalara ve deniz kıyılara Cethima derler. Kıbrıs'ta bir şehir
eski adını belirtisi korumuştur, o da Grekler tarafından Citius denilir, fakat
yerliler tarafından Cithim denilir..."
"Ham'ın çoçukları Suriye, Amanus ve Libanus
dağlarına kadar yayıldılar... Chus'tan Habeşliler geldi. Halen'de günümüzde
onlara kendileri ve başkaları tarafından Kuşit'ler denilir. Mestre ismi halen
Mısır'da oturanlara Mestre'liler olarak korunmuştur. Phut Libya'nın ilk
yerlisiydi... Grek coğrafya'cılar oradaki nehrin ve yerin ismi Phut'tan
değiştiğini kaydetmişlerdir. Şimdeki ismini Mesraim'in oğullarından biri olan
Lybyos'tan almıştır... Sabas, Sabileri kurmuştur..."
"Sam, Nuhu'un üçüncü oğullunun beş oğullu
olmuştur. Onlar Fırat nehrinden Hint Okyanusa kadar olan bölge'de yerleştiler.
Elam Pers'lerin (İran) atası olan Elamlıları kurdu. Ashur Nineve şehrinde oturdu
ve halkına Assuriler dedi...Arphaxad, şimdi Keldani'ler denilen Arphaksadlılar'ı
kurdu. Aram, şimde Suriyeliler fakat önceden Aramiler denilen topluluğu kurdu.
Laud, şimdi Lidyalılar (Batı Anadolu'da) fakat önce'den Lauditler olarak bilinen
devleti kurdu. Aram'ın dört oğulundan Uz Teachonitis ve Şam’ı kurdu...Uz
Ermenistan'ı kurdu... (1-6)". Josephus bundan sonra Arphaxad'ın soy kütüğün
inceleyerek Haz. İbrahim'e kadar getiriyor. Bilindiği gibi kutsal kitaplara
göre, Haz. İbrahim'in bir oğullundan İbraniler, diğer oğulundan Araplar
türemişti.
Kayıtlara göre, Atlantisliler Nuh
yönetiminde bir dağa yerleştiler. Bu dağ Tekvin'e göre Ararat dağı, Kuran ve
Suryani Tekvin'ine göre Cudi dağı ve diğer tradisyonlarda farklı dağlardı.
Unutmamak gerekir ki olay çok eskidir ve kulaktan ağza geçerken ve yazıtlar
kopyalanırken insanlar sürekli bildiği ve onlara yakın olan yerlerin isimlerini
yerleştirmeye yönelirlerdi. Atlantis felaketinden diğer kurtulanlar dağlık
bölgelerde yerleştiler. Kafkas dağları, Pireneler ve Atlas dağlar onların
odaklandığı yerler olduğu kanısındayız. Burada yerleşmiş olan Kafkasyalılar,
Basklar ve Berberler aynı soydan geldiği anlaşılıyor
Ararat dağına yakın olan Kafkas dağları
büyük göçlerin başladığı bir yerdir. "Beyaz" ırka Batıda kokazik (kafkasyalı)
denilmesi oldukça anlamlıdır. Ömer Büyükata'nın değerli çalışmaları (14) bu
konuyu ayrıntılı bir şekilde aydınlatıyor. Ona göre Apas kelimesi ve Yafes
(Japhet) ile aynıdır, hatta Bask ve Pelask aynı kelimenin zamanla değişmeye
uğramasından kaynaklanıyor. Toponymy (bölge ve yer isimleri)'e dayanarak
Büyükata bu göç yerleri belirtiyor. Pelasklar, Akdenizin Grek öncesi yerlileri
idi ve Yunan kültürünü büyük çapta etkilemişlerdi. Dünyanın en kadim dillerinden
birine sahip olan Basklar, Atlas dağlarında yaşayan Berberler ile akrabalıkları
vardır. Cohane'e göre Berber, İber kelimesinden kaynaklanıyor(İber-İber). Aynı
şekilde, Britanya (İnglitere) ve Breton (Batı Fransa) aynı kelime
kökenindendir(Britler), ve çok eski çağlarda megalit (büyük taş) inşatlar yapan
gelişmiş bir İberik akımın kalıntıları İnglitere, Batı Fransa, İrlanda gibi
Atlas Okyanus sahili ülkelerde görmek mümkündür (15). Son bulgulara göre
bunların sanıldığından daha eski oldukları ortaya çıkmıştır.
Sekiz senelik bir araştırma sonucu kitabını
yazan Cohane, toponomi'e dayanarak dünyayı saran bir kadim kültür kalıntısı
konusunda ilginç neticelere varmıştır. Birbirinden yakın neticelerine varan
Büyükata ve Cohane'nin çalışmaları şaşılacak benzerlikler arz ediyor. Ancak, ne
yazık ki Batı edebiyatı, Kafkasya konusunu ihmal etmektedir. Roma çağında
Kafkasya İmparatorluğa bağlı bir eyaletti, adıda aynı İspanya'nın antik adı gibi
"İberia"dı. Kafkasyalıların eski adı Adigeler'di. Başka bir değişle, Ad'lardı.
Atlas Okyanusun sahilinde yerleşmiş olan
Baskların dilleri Orta-Amerika'da Maya diline çok yakın bir benzerliği vardır.
Bask efsanelerine göre ataları mağaralarda saklanarak felaketten kurtulmuşlar.
Baskların eski bir adeti Kızılderili uygarlıklarındaki gibi 20'lerle saymaktı.
Bu adet halen Fransızların 80 rakamı 4 adet 20 ile dille getirmeleri şeklinde
kalmıştır. Baskların "jai alai" ismindeki top oyunları Mayaların "pok-a-tok"
oyunlarına benzer. Kan grupları da diğer Avrupalılardan farklıdır (rh negatif ve
AB ve O grubu ağırlıklıdır).
Baskların M.Ö. 10,000 sene Avrupa'yı
batıdan istila eden Kro-Magnonların bir kalıntısı oldukları inanılır.
Kro-Magnonların beyin kapasiteleri (1600cc) bugünkü insanlardan (1400cc) daha
büyüktü. Bu günkü insanlardan daha iri ve boyludular (182-195 cm.) (16). Bu
insanların belki en son türleri Kanarya adalarında bir zamanlar yaşayan
Guançlardı, soylarını İspanyollar tamamen tüketildi. Guançlarda ölülerini
mumyalama gibi birçok kadim gelenekleri mevcuttu ve değik fiziksel özelliklere
sahip oldukları söylenir. Aynı şekilde Peru ve Paskalya adalarında yaşayan "Uru"
lar yakın zamanda yerliler tarafından tamamen öldürüldü. Bu ada halkları
günümüzün insanlarına göre iri ve boyludular.
Atlas Okyanusun Batı sahilleri şu anda
Keltler adında sonradan gelme halklarla çevrilidir. Bunlar İskoçyalılar,
İrlandalılar, Galler, Cornwallılar ve Bretonlardır. Konuştukları diller Kafkas
dillerine benzerlik gösterir. Onların binlerce sene evvel Kafkasya'dan göç
ettiklerine dair efsaneleri vardır. Atlas Okyanusuna geldikleri zaman
kendilerine benzeyen İberlerle hemen kaynaşmışlardı. Keltlerin izlerini
Anadolu'da da bulmak mümkündür, bir zamanlar Ankara yakınlarında bir Galata
devleti vardı (17). İskoçların çaldığı tulumun (bagpipes) ve Bretonlar'ın
çaldığı biniou'a benzeri müzik aleti, Basklar'da ve Karadeniz sahilinde Kafkas
soyundan olan Laz'larda tulum halen çalınır.
Amerika kıtasından gelen tarım ürünler
çoktur. Yüzlerce bitki arasında patates, domates, çilek, salatalık gibi ürünler
beyaz adam gelmeden evvel Amerika'da, çoğu And dağlarında yetişiyordu. Soframıza
kurduğumuz sebze ürünlerin yarısı Amerika'ların keşfine borçluyuz. Gerçekten
Amerikan uygarlıkların sofraları gelen İspanyollara nispeten daha zengin olduğu
saptanmıştır. Bu ürünlerin birçoğunun vahşi çeşitlerin bulunmaması onların çok
kadim çağlardan yetiştirilip geliştirdiğini gösterir. Avustralya gibi Atlantis
İmparatorluğun ağından uzak olan ülkelerde tarımsal ürünlerin yoksunluğu
Darwin'in de dikkatini çekmişti.
Donnelly'e göre bu ürünlerin kaynağı
Atlantis'ti ve o, bu ürünlerin gelişmesi gerektiği on binlerce yıllık evrimin
orada gerçekleştiği kanısında. Yeni dünyayı bir kenara bırakıp eski dünyada
tarım ürünlerin yayıldığı başka bir bölgede de görüyoruz. Edmond de Molin'i
aktaran Ömer Büyükata, "Gerçekten; meyve ağaçları, dünyanın bu mümtaz derecede
çeşitli meyve türlerine rastlanılmaz ... Sicilya' dan daha mutlu olan Kolkhide
(Batı Kafkasya) eski bolluğundan bugün hiçbir şey kaybetmemiştir ... Burada en
çok göze çarpan şey meyve ağaçları arazisi olmasıdır. Hatta Kandül ve başka
bitki bilginlerine göre Kolkhide, meyve ağaçların anavatanıdır. Onların
kanılarına göre elma, armut, erik, kiraz, dut, kiraz badem ağaçları, frenküzümü,
bağ, turp ve birçok sebze çeşitleri hep buradan, bu vadilerden etrafa yayılmış
bulunduğu gibi, bu ürünler en ilkel ve en çok kendi kendine yetişir bir halde
yalnız burada bulunurlar..."(18). Bir varsayıma göre tufandan kurtulan bir gemi,
insanoğullunun evcilleştirdiği hayvanları ve tarım için elverişli bitki ve ağaç
türlerini bu bölgeye yakın bir yere taşıdı, bu gemiye Nuh'un gemisi denilirdi.
Türkçe'nin kızılderili dillerle
benzerlikleri bilinir, bu konuda bazı araştırmalar vardır. Atlantoloji ve Mu
konusu işleyenler arasında ile ilgili özellikle Haluk Cemil Tanju'nun "Orta-Asya
Göçlerinde Turunçderililer" (19) ve Kazım Mirşan'ın anlaşılması zor "Akınış
Mekaniği, Altı Yarıq Tiğin" (20) kitapları ilginçtir. Ayrıca Dr. Hamit Zübeyir
Koşay birkaç yıl Basklar arasında bulunduktan sonra Türkçe ve Baskça arasında
bir bağ kurmuştur (21). Diller kısa sürelerde büyük değişikliklere uğradığı için
binlerce sene evvelki durumu için bir şey söylemek zor.
Norveç'li Thor Heyerdahl yaptığı
araştırmalarında haklı bir ün kazanmıştır. "Kon-Tiki" (22), "Aku Aku" ve
"Polenesya'ya Deniz Yolları" adlı eserlerinde anlatılan, Peru'dan Paskalya
adalarına ilkel bir deniz salında yaptığı yolculukta, eskiden böyle bir
yolculuğun olasılığını kanıtlamıştı. Onun gerek arkeolojik, dilbilimi ve
mitolojik araştırmaları eski çağlarda beyaz adam anlamına gelen "Urukehu" adında
bir halkın Peru uygarlığını yaratıklarını, ancak melezler ve oranın yerlileri
tarafından kovulduktan veya bilinmeyen bir sebepten dolayı göç ettiklerinde,
Paskalya adalarına yerleştiklerini belirtmişti. Urukehular sonradan Paskalya ve
Hawaii adalarında aynı akibete uğradıktan sonra nesli yok olmuştu. Yeni Zelanda
da aynı şekilde Urewera ülkesinin dağlarında bir zamanlar Turehu adında beyaz
bir ırk varmış. Bu ırklar And dağlarında Titicaca gölü civarında yaşayan ve
muhtemelen Uruguay'a ismini veren "Uru"larla aynı oldukları inanılyor.
Heyerdahl'a göre Urukehuların boyları iki metre civarlarında olup, genelde kızıl
saçlı ve bazen sarışındılar. Gerek Peru'da gerek de Paskalya adasında yapılan
mezar kazıları bu tezleri doğrulayan cesetler bulundu. Ayrıca Paskalya
adasındaki dev heykellerin kafa üstleri kırmızıya boyanıyordu. Paskalaya
adalarında on yedinci asırda çıkan bir ayaklanmada yerliler "uzun kulaklılar"
denilen bu halkı yok ettiler. Kurtulan tek bir "uzun kulaklı" soyunu sürdü, ve
Thor Hyderdahl bazıları kızıl saçlı olan ve önceden Avrupalı sandığı torunları
ile geçirdiği ilginç anıları kitaplarında aktarmıştır. Bu kavimin adı
kulaklarını uzatmak için uyguladıkları bir deformasyon yönteminden ileri
geliyordu ve uzun kulak kültü, Uzak Doğu'da, özellikle Kamboçya'daki esrarengiz
Anghor medeniyetine Buda heykellerinde görülmektedir. Paskalya adalarında
bulunan yazıt örneklerindeki harf karakterleri Sümer yazıtları ile hemen hemen
aynı oldukları gözetilmiştir. Bu çok ilginç bir olaydır, arkeologlar her zaman
ki gibi açıklayamadıkları olaylar karşısında sessizliklerini korumaktadırlar.
Ergenekon efsanesine göre ilk Türkler
demirciydi. Sarp dağlarla çevrili bir arazide bulunuyorlardı. Dağları eriterek
ve delerek bu doğal hapisten kurtulmuşlardı, ki bu yüksek bir teknoloji
anımsatıyor. Çin kayıtlarına göre eski Göktürkler (Tükmenler) genelde kızıl
kestane saçlı ve bazen sarışındı, gözleri yeşil veya maviydi. İran'daki
Türkmenlerde de aynı şey söz konusu. Kullandıkları runik görünüşlü alfabe de
düşündürücüdür. Yine de, bu konuda demode ve şoven ırkçı tezleri yeniden
hortlatmak amacınca değiliz, bu görüşlerimize tamamen ters düşer. Diğer
topluluklar gibi Türkler çok karışmıştır, özellikle Anadolu ve Trakya Türkleri.
Günümüzün insanı her yerde melezdir, ancak kadim çağlarda insanlar bu denli
karışmamışlardı.
Türk adının kökeni Urukehu veya Turehularla
bir olabilir mi? James Bailey'nin araştırmalarına göre dünyanın muhtelif
yerlerinde demir mağaraları bulunur. Karbon 14 testlere göre Güney Afrika'da bir
mağara M.Ö. 41.250 senesinde işleniyordu. Bailey'e göre binlerce yıl önce Tunç
çağı denizci madencilik firmaları dünya'nın çeşitli yerlerinde demir ve başka
madenler için kazı yapıyorlardı ve mağara duvarlarında "şirketlerinin
logolarını" bırakıyorlardı. Bunların arasında gamalı haç (svastika), haç, güneş
sembolü, çifte balta, helezon ve paralel iki dalga en yaygın olanlar
arasındaydı. Türklerin ilk ataları Ural-Altay dağlarında kadim ve kayıp
uygarlığın madencilik kolonisi olabilir mi? Felaket geldiğinde ondan kurtulanlar
arasında olup, yeni yurtları Orta Asya'da yayılmış olabilirler mi? Yoksa, Yafes
oğullarının bir kolları mı idiler? Tanrıçaları "Turan" olan ve Troya'dan (Truva,
Tür-va ?) Etrurya'ya (İtlaya/Tyrhenia) göç ettikleri söylenen ve şehirleri
Tarkon tarafından kurulan Etrüskler (E-türk ?) ve ile bir bağlantıları var
mıydı?
Bir denizci halkı olan Etrüsklerin
Anadolu’dan geldiklerini ve Lidya'dan giden bir koloni oldukları Herodotus
tarafından kaydedildiği halde, günümüzde bu ihtiyatla karşılanır. Her ne kadar
Lidyalıların baştanrıları Tarku adına taşıyorsa, Halikarnaslı Diyonysos iki
toplumun arasındaki farkları işaret etmişti. Heykel ve resimlerindeki çekik
gözlü moğul-kokazoid figürler, at, şavaş ve güreş motifleri bir Türk köken
tezine yol açmıştı, ancak bunu kanıtlayacak ciddi delil olmadığı gibi, dilleri
de henüz çözülememiştir. Ayrıca Türklerin kökeni en az Etrüsklerin kökeni kadar
çözülmemiştir. Elli yıl önceye kadar, Batı'da Türklere belirli bir hüviyet
tanınırken ve Sümeroloji ile ilgili kitapların çoğunda Sümerlerin Turan asıllı
olduğunu yazarken, günümüzde Türklerin adeta kökleri olmadığı yolundaki görüşler
yaygındır. Ancak, bundan alınmamak gerekir, çünkü varsayımcılığa karşı olan bu
akım, diğer toplumları da aynı işleme tabi tutuyor.
Bir iddiaya göre Lidyalıların bir kolu
İtalyaya giderken, diğer bir kolu Klikya'ya (Güney Doğu Anadolu) giderek
Toroslara ve Tarsus şehrine adlarını vermişler, onlara Trakheiotlar denilirdi ve
adları Trakyalılara benzerlik arz eder. Diğer bir kolu da İspanya'ya giderek
Tartessus (Eski Ahit'te Tarşiş) ismini vermiş, ancak Tartessus'un çok eski
olduğu, kökenleri taş devrine uzandığı anlaşılıyor.
Her ne kadar İtalya'da Turin ve Torino gibi
bir sürü ilginç şehir isimi varsa ve Roma ve Romulus efsanesi, Asena efsanesine
şaşılacak benzerliği varsa. Tabii ki, şüpheli bir yöntem olan toponymy'e (yer
isimleri) dayanarak ve şoven duygulara kapılarak böyle bir sonuca varmak, bu
konuda spekülatif bir varsayımı ileri sürmekten öteye gitmez. Daha somut
sonuçlara varmak uzmanların işidir. Ama bazı ilginç bağlantılara işaret etmekten
kendimizi alıkoyamıyoruz.
Örneğin, İsviçre'de Zurih kentinin eski adı
Turikon idi ve civarında ona benzer yer adları da varmış. Donelly şöyle yazıyor
"Strabo (M.Ö. 63 - M.S. 21) Turduli ve Turdetaniler konusunda şöyle diyor "Bütün
İberler arasında en bilgili bunlardır; onlar yazı sanatı kullanıyorlar; eski
tarih anılarını kaydeden kitapları var, ayrıca altı bin senelik bir geçmişleri
olduğunu iddia ettikleri şiir ve şiir olarak yazılmış kanunları var". Ayrıca,
eski Mısır kayıtlarına göre, Anadolu sahil halkları denizciydi ve korsanlık
yaparlardı. Onlara Tukrianlar denilirdi. Altı topluluğun birliğinden oluşmuş bu
halklar Ramses III ile savaşmışlardı ve aralarında Tokhariler ve Thekerler de
vardı. Onlarla Lübnan'ın kadim ve esrarengiz şehri Tyre ile bağlantı kuranlar
var. Gerek Tyre, gerekse de Tartessus denizcilerin barındığı liman şehirleriydi.
Sahara Çölünde yaşayan Tuaregler de
Atlantis ile bağlantıları olduğu varsayılmıştır. Peter Kolosimo "Timeless Earth"
kitabında şöyle yazıyor "Comte de Charencey (1832-1916) `Histoire légendaire de
la Nouvelle-Espagne'adlı kitabında "Berber, Tamaçek (Tuareglerin dili), Euzkara
(Baskların dili) ve kadim Gal dilinde bazı sözler kesinlikle Kuzey ve Güney
Amerikadaki Kızılderili dillerine akrabalığı vardır" (23). Vahşi çöl hayatına
dönüşmüş, kendine özgü katı kuralları olan ve pek konuşmayan Tuargeler'in çok
eski Finike kökenli yazıları ve alfabeleri vardır. Erkeklerin yüzlerini örttüğü
ve asillerin daima mavi giydikleri bu toplum, bir zamanlar çölün hakimleriydi.
Bir zamanlar Sahara Çölünde büyük bir göl vardı, Libya'da çok eski, esrarengiz
şehir kalıntılarının duvar resimleri o zamanın zengin bitki örtüsüne ve hayvan
çeşitlerine şahittir.
Tevrat'ta göre Kral Nemrud, Babil kulesini
inşa etmesinden önce insanlar tek bir dil konuşurmuş ancak onun yıkımı ile
birden herkes farklı bir dilde konuşmaya başlamış ve birbirini anlamamaya
başlamıştır. Batıda konuşulan diller genelde üç büyük gruba ayrılır:
Hint-Avrupalı diller grubu, Sami diller grubu ve Ural-Altay / Finno-Ugarik,
Turan diller grubu. Bazı dil bilimciler (diffusionist) bütün dillerin ortak bir
dilden geldiği kanısındalar, ancak bu tez halen tartışmalı olmakla beraber pek
rağbet görmez.