Kayıp
Uygarlıklar
Atlantis ve Kanıtları - Bölüm 2
"Atlas zorlu bir baskı altında kaldı
Dünyanın bittiği bir yerlerde,
Güzel sesli akşam perilerin karşısında
Dimdik durup ayakta tutuyordu göğü
Başı ve yorulmaz kolları üstünde.
Akıllı Zeus'un ona ayırdığı kader bu"
Hesiodos (28)
"Sırtında taşıyacaktı hep
Ezici dünyanın zalim ağırlığını,
Göğün kemerini de.
Omuzlarındaki o büyük sütun
Toprakla göğü ayıracaktı;
Kolay değildi bunların
taşınması.
Hamilton (29)
Kral Atlas
Atlantis'in efsanesinin bir hayal ürünü
olduğunu savunanlar onun tek dayanağının Platon olduğunu iddia ediyorlar.
Platon'un yetiştirdiği Aristoteles ise, bu öykünün masal olduğunu inanlar
arasındandı. Oysa, bu öyküye inanan Platon'un başka talebeleri de olmuştur.
Mesela, Platon'dan 33 sene sonra ölen Crantor, Sais'teki Mısır rahiplerinin bazı
Greklere Atlantis tarihini üzerinde yazan iki demir sütunu gösterdiklerini
yazmıştı. Akademi öğrencileri arasında asi olarak tanınan Aristoteles, bilime
büyük katkılarda bulunduğu halde, bazı yanlışları yüzyıllardır bilimi geri
tutmuştur. Aristoteles göktaşları inkar ederdi, ona göre gök yüzü mükemmeldir ve
taşlar toprak elementin hakim olduğu yerküreye aittir. Ayrıca, Pythagoras'un
öğrettiği güneş merkezi (heliocentric) sistemi yerine dünya merkezi (geocentric)
sistemini öğretmekle kilisenin Galeleo'ya karşı suçlanmalarına malzeme olmuştu.
Plutarkhos'a göre Sais şehrinde Solon'a
ders veren rahibin adı Sonchis idi. İskenderiyeli Clemens'e göre bu aynı zamanda
Pythagoras'a ders veren Mısırlı rahibin adıymış, bunların aynı kişi olmaları
arada geçen süre açısından pek mümkün olmayabilir. Proclus'a göre Solon Sais
şehrinde rahip Pateneit, Heliopolis şehrinde rahip Ochlapi ve Sebennytus
şehrinde rahip Ethimon tarafından ders almıştı.
Platon'un hem Kritias, hem de Solon'la
akrabalığı vardı. Ayrıca, kendisi de Mısır'ı ziyaret ederek birkaç yıl kalmış ve
inisiye olmuştu. Onun için, bazı Atlantologlar onun Atlantis konusunu yazmadan
önce, bu konuda bilgileri topladığı fikrindeler. Ancak, Platon'un açıkladığı
öykü, benzer öykülerle ilginç bağlantıları vardır. Greklerin ve hatta Avrupa'nın
en eski edebiyatı Homeros'un İlyada'sı ve Odysseia'sı, ve Hesiodos'un
Theogonia'sıdır. Homeros Atlantis'in adını aldığı, ve Platon'a göre onun ilk
krallarından olan Atlas hakkında şunları söylüyordu, "Denizlerin göbeğinde bir
adada, bol ağaçlı bir adada, bir tanrıça bulunmakta, kötü yürekli büyücü
Atlas'ın kızı. Bütün denizlerin diplerini gören Atlas, yeri ve göğü birbirinden
ayıran sütunları omzunda taşır" (30). Atlas konusunda (Homeros'ta tek söz edilen
yer) bu kısa satırlarda onun deniz dipleri iyi bildiğini yazıyor. Bu onun
yurdunun, deniz dipleri boyladığı anlamına gelen kadim bir hatıra olabilir mi?
Kızı Calypso'un (Karaib adalarının Kalipso müziği adını ona borçludur) hüküm
sürdüğü Ogygia adası Atlantis arda kalan bir ada olduğu düşünmek de mümkün.
Grekçe'de Atlantis, "Atlan'ın kızları" anlamına gelir. Atlas'ın kızlarından biri
Maya'dı. Atlantalog Stacy-Judd'a göre bu Meksiko-Yucatan'daki Mayaların Atlantis
bağının bir göstergesidir. Plutarchus'a göre Ogygia adası İngiltere kıyılarından
beş günlük bir deniz seferi mesafesinde idi.
Atlas'ın dünyanın ucunda (batıda) yerle
göğü ayıran sütunları tutuğu konusuna gelince, eski inançlardaki birçok
mitolojilere göre, yaratılışta yer ve gök ayrılmıştı. Tufanda gök yere inmişti.
Tevrat'ta bu konuda şöyle yazar, "Başlangıçta Allah gökleri ve yeri yarattı...Ve
Allah dedi: Suların ortasında kubbe olsun, ve suları sulardan ayırsın. Ve Allah
kubbeyi yaptı altında olan suları, kubbe üzerinde olan sularda ayırdı; ve böyle
oldu. Ve Allah kubbeye Gök dedi" (31). O halde, kadim kozmoloji açısından
Atlas'ın sütunları tutmakla tufanı oluşan sel sularını bir daha yeryüzüne
inmesini önlemektedir.
Hesiodos ve başka Greklerin mitoslarında
Atlas bir Titan'dı. Titanlar, Gök tanrısı Üranus ve toprak tanrıçası Gaia'nın
birleşmesinden gelen yarı tanrı melez ve dev bir ırktı. Onlar merkezleri olan
Othrys dağından Olympus dağındaki tanrılara karşı savaş açtılar ve yenildiler.
Zeus onların her birine bir ceza vermişti. Titan Prometheus insanlara ateş
yakmaya öğrettiği için (ışık getirdiği için), cezası Kafkas dağlarında ebediyen
karaciğerinin kartallar tarafından parçalanıp yenilmesiydi. Diğer Titanlar yer
altında Tartaros'e mahkum oldular. Atlas ise dünyayı sanıldığı gibi sırtında
değil, göğü tutan sütunları taşımakla cezalandırılmıştı. Titanlar ve savaşları
Platon'un kadim Atlantis Akdeniz savaşı ile benzer yanları vardır. Ayrıca
ileride göreceğimiz gibi, Tevrat ve başka kutsal kitaplarda anlatılan tufan
öncesi dünyaya benzer yanları da var.
Homeros destanının ilginç yanı yıllardır
denizlerde, evinden uzak yaşayan Troya savaşının kahramanı Odysseia sürekli
Atina'nın koruyucu Tanrıçası Athene tarafından deniz tanrısı Poseidon'a karşı
himaye edilmesidir. Poseidon'de Platon'a göre kadim Grekler'in düşmanı
Atlantis'in kurucusu ve Atlas'ın babasıdır. Bu da, Troya'nın aslında Atlantis'e
bağlı olduğu konusunda bazı iddiaları desteklemektedir.
Hesiodos'a göre Atlas "beyaz adam"
Yapetos'un oğludur. Yapetus'un kardeşleri de Kronos, Hyperion, Okyanus, Tethys
ve Themis. Yapetus Nuh'un üç oğullarından biri olan ve aynı şekilde beyaz adam
anlamına gelen Yafes (Yafet) ile aynı olabilir. Tevrat’ı yorumlayanlara göre, o
Avrupalıların ve Türklerin atasıdır. Belki de, Atlas mitos'u en kadim çağlarda
kökenleri vardır, onun öyküsünün bütünü belki de Hesiodus'un zamanlarında da
unutulmuştu. Belki de, bir çok mitoslarda olduğu gibi, bunları Grekler
kendilerinden önceki Pelask ve diğer Akdeniz kavimlerinden almışlardı.
Efsanelere göre Atlas Batıda Hesperides
adalarında yaşamaktaydı. Bu adalar Hesperos gezegeni olan Venüs'ün batıda gün
batımında gözüken yüzdür. Efsaneye göre, Atlas'ın oğlu Hesperos yıldızları
astronom olan babası gibi gözlemek için Atlas dağına tırmanmış. Rüzgar onu alıp
gök yüzüne götürmüş. Bu bakımdan Tevrat 'da Enok ve Kuran'da İdris'e benzer.
Atlas'da üzüntüsünde Venüs gezegenine onun adını vermiş. Atlas'ın kızlar peri
Hesperidler, Homeros'a göre batının en son durağında bu adalarda hüküm sürerler.
Bu da, Atlantis'i anımsatır. Grek efsanelerinde Herakles'in dev yapısı, hayvan
postaları, kullandığı kaba güç ve elinde taşıdığı sopa ile bir mağara adamına
andırıyor. Aynı Sümer efsanelerde kral Gilgameş'in dostu Enkidu gibi. Mitolojide
Herakles'e ceza olarak on iki görev verilmişti. Bu görevlerin çoğunda Herakles
canavarlarla boğuşup, kaba güçle onları yeniyordu. Diodorus'a göre Herakles
kadim bir çağda, Hindistan'ı vahşi ve saldırgan hayvanlardan temizlemişti.
Herakles'in on birinci görevi Hesperides adalarında Ladon isminde bir yılanın
koruduğu altın elmaları almaktı. Bu elmalar vaktiyle toprak tanrıçası Titaea
tarafından Zeus'a hediye edilen bir ağaçta büyüyorlardı. Zeus bu ağacı
Hesperides adasına koyarak Hesperidlerin (kızlarının) korumasına teslim etmiş.
Ancak onların elmaları sürekli yemelerinden dolayı, yılanı ağacı korumaya
görevlendirdi. Bu öyküdeki Adem ve Hava öyküsüne benzerlikleri ilginçtir.
Herakles Hesperides adasına gittiği zaman Atlas ile karşılaşır. Atlas göğü
yerden ayıran sütunları taşımaktadır ve Herakles altın elmaları sorduğunda
Herakles'in bir süre sütunları tutmasını, o arada kendisinin de altın elmaları
alıp ona teslim edeceğini söyler. Bunu Herakles kabul eder. Atlas da söz verdiği
gibi altın elmaları getirir, ancak döndüğünde sütunları tekrar omuzlamaktan
kaçınır. Herakles omzundaki kemeri düzeltmek bahanesi ile yükünü bir süre için
Atlas'a devretmeye teklif eder. Bu basit hileye kanan Atlas sütunları tekrar
yüklenir, ama Herakles yükü tekrar kabul etmeyip yoluna devam eder ve altın
elmaları tanrıça Athena'ya adar. Burada ezoterik olarak
Poseidon-Atlas-Atlantis'ten Athena-Greklere bir devir gözükmektedir.
Altın elmalar konusu Konkiskador'ların
Peru’yu fethetmeleri ile yeniden gündeme geldi. Onlar, İnka kralının sarayındaki
bahçesinde, üzerinde altın meyveler asılı olan suni bir ağaç buldular. Hemen onu
söküp İspanya'ya gönderdiler. Orada diğer İnka sanat eserleri gibi İspanyol
krallının hazinesi için eritildi (32).
700 km uzunluğunda Atlas dağları Fas'tan
Cezayir'e uzanır. Tarihçi Halikarnassus (Bodrum)'lu Herodotos (M.Ö.484-420)
Platon'dan önce yaşıyordu. Herodot yazdığı tarihinde Atlas dağları hakkında
şöyle yazıyor, "Her yanı sarp ve sivri bir dağdır, o kadar yüksektir ki, derler,
tepeleri görülmez, doğusunu saran bulutlar, gerçekten, yaz kış dağılmazlarmış.
Yerliler bunun bir gökyüzü direği olduğunu söylerler. Yerliler adlarını bu
dağdan almışlardır. Gerçekten bunlara Atlant'lar denir. Canlı bir şey yemezler
ve rüya görmezler"(33). Atlas da dağların hemen ardından Herakles sütunları
(Cebellütarık), onun ardından Atlas Okyanusu geliyor. Belki de Atlantis'de
gerçek Atlas Dağların batması ile Kuzey Afrika'daki Atlas dağları sonradan
isimlerini aldı. Herodotos'a göre Herakles (Herkül) mitosunu Grekler Mısır'dan
almışlardı. Ona Mısırlı rahipler, Herakles'in Amasis'den 17,000 sene önce
yaşadığını anlatmışlar. Diodorus'a göre Herakles Hindistan'da bir kralmış ve
astronomi örenmek için (Atlantis'teki) kral Atlas'ın yanına gelmiş
Son olarak Gilgameş efsanesine dönelim, "Bu
bulut fırtınanın efendisi Adad'ın bulunduğu yerde gürledi". Fırtına efendisi
Adad'ın bulunduğu yer neresiydi?
"Sıcak iklim hayvan ve bitki artıklarının
kutup bölgelerinde bulunması, mercan ve palmiyelerin kuzey kutupunda
bulunması... böyle değişimler, ancak yerkürenin, ya dönüş hızındaki bir
aksaklığın, ya da coğrafik veya astronomik ekseninin yönünde doğan ani bir
hareketten doğabilir" Velikovsky, "Earth in Upheavel"
Atlantis'in Bilimsel Kanıtları
11,000 sene önce büyük bir uygarlık var
mıydı? Bu uygarlık hemen hemen hiç iz bırakmadan yok oldu mu? Böyle bir olay
şüphesiz insan belleğinde derin bir iz bırakırdı. Felaketten kurtulanlar
çocuklarına o korkunç günleri anımsatırdı, onlarda aynı şekilde çocuklarına
anlatırlardı.
Atlantis öyküsünün kalıntılarını dünyanın
her tarafında görmekteyiz. Kimi yerlerde Avalon, Asgard, Aztlan, Aden gibi kayıp
ülkeler öykülerde, efsanelerde yer alır, kimi yerlerde doğrudan doğruya tufan
anlatılır. Ancak efsaneler kendi başlarına yeterli değildir. Bunları
destekleyecek bilimsel kanıtlar da gereklidir. Gerçi bu yazıyı yaklaşık on yıl
önce yazdık ve bu arada bu yazıda bulunmayan çok ilginç yeni kanıtlar ortaya
çıkmıştır. Vakit bulursak ileride bunları da ilave ederek revizyona tabi
tutarız.
Platon Atlantis'te sıcak ve soğuk suların
yerden fışkırdığını yazmıştı. Bu olay volkanik bölgelerde olduğu gibi, Atlantis
dağlarının su üstünde kalmış tepeleri olduğu varsayılan Azor adalarında da
görülür. Platon, Atlantis'te kırmızı ve siyah taşlardan duvarlar inşa edildiğini
yazmıştı, halen bu renklerde volkanik taşlar Azor kıyılarında görülür. Ayrıca
insanların dünyanın yassı olduğunu ve denizin (Atlas Okyanus) dünyanın sonundan
boşluğa aktığı inanıldığı bir devirde, Amerika kıtasının keşfinden 2000 bin yıl
önce, Platon açıkça Amerikan kıtalarının varlığını dile getiriyordu.
Platon Atlantis'in atların yurdu olduğunu
ifade etmişti. Binlerce sene evvel atların ilk soylarının Amerika'da bulunduğunu
ve sonradan bu kıtadan yok olup Asya'da varlığını sürdürdüğü bilinir. Ayrıca,
Atlantis de fillerin bulunduğunu da yazmıştı. Çeşitli kızılderili medeniyetlerin
kalıntılarında fil kabartma motifleri halen açıklanamamıştır. Paleontologlar
Amerika'da mamut kemikleri ilkel insanların yontma taş silahları ile birlikte
bulmuşlardır. Ancak fillerin soyları, atlar gibi tufan sonrası bu kıtalardan
silinmişti. Platon'un Atlantis öyküsünde tarif ettiği kabuğu sert meyve
Hindistan cevizi olabilir, bu meyvede ancak adalarda yetişir.
Mısırlı rahip "Sonchis"in anlattığı gibi
Greklerin atalarının Atlantis ile savaşmış olmaları belki de olanaksızdır.
Greklerin Yunanistan'ı istila etmeleri M.Ö. 1900 yıllarına rastlar. Proto-Grek
Pelasklar ise daha önceleri muhtemelen Kafkasya'dan Anadolu'ya ve Akdeniz
kıyılarına göç etmişlerdi. Onlardan önceki yerliler konusunda fazla bir şey
bilmiyoruz, ancak bunlar Sonchis'in anlattığı topluluklar olabilir. Ayrıca
Sonchis'in anlattığı gibi Mısır'ın böyle bir felaketten sıyrılma olasılığı
gözükmüyor. Tanrıça Athena'nın adı ise Neith'in anagramıdır (harflerin yer
değiştirmesi ile çıkan farklı sözcük).
Platon'un öyküsü açısından diğer ilginç bir
izlenim, Atlas Okyanus'un kıyılarında çok eski yerleşim ve uygarlık bölgeleri
oluşudur. Kuzey Amerika'daki yapıtlara ve Peru'da Nazca yapıtlarına benzer
esrarengiz yapıtları buralarda görmek mümkündür. Son zamanlarda yapılan bir
araştırmaya göre, bu kıyılardaki megalit (büyük taş) yapıtlar, sanıldığından çok
daha eskidir.
20-30 bin sene evvel oralarda yerleşmiş
olan Aurignak adamı, taş devrin en güzel mağara resim örneklerini Fransa ve
İspanya'da bırakmıştır. Kromanyon adam ölülerini yüzleri batıya çevrili
gömerlerdi. Eski Mısırlıların "ölüler diyarı" Amenti, Batıda bulunmuyordu. Bu
motif aynı şekilde bir çok Batı mitolojilerinde yerleşiktir. Batının ölüm diyarı
olması güneşin battığı yer oluşundan mı? yoksa Atlantis felaketinin bir anısı
mıdır?
Velikovsky'nin doğal felaketleri daha yakın
bir tarihte saptaması, onun Eski Ahit'te İbrani peygamberlerin kitaplarını
harfiyen doğrulaması çabasından kaynaklanıyor, bunun sebebi de, belki onun
politik ilişkilerinden kaynaklanıyor (34). "Çarpışan Dünyalar" adlı kitabında
(1950) Velikovsky Atlantis felaketinin aslında Girit adası yakınlarında Thera
(Santorini) adasının, M.Ö. 1450 yıllarında bir volkanik patlamada havaya
uçmasından kaynaklandığını iddia etmişti. Velikovsky'e göre Platon Atlantis
tarihi için 9000 yıla bir sıfır fazla koymuştu, ve asıl zaman Solon'un Mısır
ziyaretinden 900 yıl önceymiş. Thera adasında meydana gelen bu felaket
beraberinde üzerinde yerleşmiş şehri yok etmişti. Bu patlama aşağıda
anlatacağımız Krakatoa yanardağı patlamasından dört misli daha şiddetliydi. Onun
meydana getirdiği felaket Minoan uygarlığının sonu olduğu düşünülüyor.
Velikovsky "Ages in Chaos"(35) isminde kitabında Thera patlamasının Haz.
Musa'nın İsrail oğullarını Mısır'dan çıkartmasıyla aynı zamanda rastladığını, ve
Mısır'a gelen cezaların volkanik zincir patlamaların etkileri olduğunu
inandırıcı bir şekilde kanıtlamaya çalışmıştı. Thera-Atlantis tezi 1960 yılında
Yunan Sezmolojist, Angelos Galanopoulos tarafından yeniden ortaya atıldı ve
Platon'un öyküsü ve Thera olayı arasında 19 ortak nokta olduğu ortaya
atıldı(36). Ancak bu ortak noktaların çoğu başkaları tarafından çürütüldü. Her
şeyden önce, Platon Atlantis'in yerini açıkça belirti, Atlas Okyanus'da yer
aldığını ve Atlantis'in evrensel bir tufan'da batan kıta büyüklüğünde bir ada
olduğunu belirtiyordu. Şüphesiz rahip Sonchis'in belirttiği gibi birçok
felaketler olmuştur, ancak bir tufan farklı çapta bir olaydır.
Belki de, Velikovsky'nin yazdığı en önemli
eser "Sarsılan Dünya"dır (48). Bu eserde Velikovsky birçok bilimsel
araştırmalara dayanarak, kanıtları bir bir inceleyen bir detektif gibi dünya
geçmişindeki akıl almaz felaketleri saptamaya çalışmıştı. Onun üzerinde durduğu
felaketler M.Ö. 776 ve M.Ö. 687 arasında, M. Ö. 1500 civarlarında ve M.Ö. 3200
yıllarındakilerdi. Ancak M.Ö. 10.000 civarlarındaki tufan ve ondan önceki genel
felaketler konusunda ilginç veriler de toplamıştır. Velikovky'e göre Kuzey Kutup
ve Gronland civarında bulunan mercan kayalık kalıntıları, Güney Kutup ve
Gronland'ın buzları altında bulunan sıcak iklim bitki örtüleri, o yerlerin bir
zamanlar tropik bölge olduklarını gösteriyor. Aynı şekilde Afrika ve Güney
Amerika kıtalarında görülen geniş buzul izleri, ancak Dünya ekseninin yer
değiştirmesi ile açıklanabilir. Böyle bir olay ancak astronomik / meteorolojik
bir dış etkiden kaynaklanabilir. Velikovsky'e göre hemen hemen bütün önemli sıra
dağları nispeten yakın devirlerde aniden oluştu. Çoğunda acı içinde çırpınan
balıkların kalıntıları ile serpilmiştir. Zaten fosilleri oluşturan nedenler
ancak felaket şartlarında olabilir. Normal şartlarda canlı artıkları eriyip yok
olur. Himalayalar ve Tibet bir zamanlar deniz altını oluştururken, aniden
yükseldiği saptanmıştır. Aynı şekilde Amerika ve Afrika'da birçok yeni kara
parçaları oluştu(37). Ayrıca Atlas Okyanus'un dibindeki sıra dağların üzerinde
bulunan buzul izleri, bu dağların bir zaman deniz üstünde olduklarını işaret
ediyor.
Dünyanın her tarafında bulunan toplu hayvan
mezarlarına dikkat çeken Velikovsky. Bunların bir genel felakette sular
tarafından sürüklenip, kayalar üzerinde parçalandıklarını, üzerlerine suların
taşıdığı taşlar yığılıp, üst üstü gömüldüklerini kaydetmiştir. Binlerce
parçalanmış hayvan cesetlerinin bir arada oluşunu başka türlü nasıl açıklarız?
Bu tip toplu mezarlarda zaman zaman insan cesetlerinin de bulunması, bu
felaketin oldukça yakın bir dönemde olduğunu gösterir. Peking yakınlarında
Choukoutien'deki bir toplu hayvan mezarında yedi parçalanmış insan iskeleti
bulunmuştur. Bunlar üç ayrı ırka aitti, Beyaz, Eskimo ve Melanesyalı. Bu toplu
mezarlarda farkı coğrafi bölgelerin hayvanlarının bir arada oluşu, suların
onları uzak bölgelerden sürüklediğini gösteriyor. Bu felakette sayısız hayvan
türü yok olmuştur. Paleontolojik bulgulara göre felaketten önce hayvan nüfusu
oldukça kabarıkmış ve son buzul çağın sonunda (M.Ö. 10.000 sene) 40 milyon
hayvanın ani bir ölüm gördükleri ileri sürülmüştür.
Böyle bir felaket olabilir mi? Her şeyden
önce bilmemiz gerekir ki bizim yeryüzünde hayatımız sanıldığı kadar güvenli
değildir. Tarih boyunca doğal afetler, önemli toplu ölümlere sebep olmuştur. Bir
sene içersinde dünyada hemen hemen her ay olan bu afetlerde ölenlerin sayısı
akıl durdurucudur. 1883'de Sumatra ve Java arasında Krakatoa adında ıssız bir
adada bir yanardağ patladı. Bu patlama 2 bin mil ötede Avustralya'da insanları
uykularından uyandırdı. Şok dalgaları dünyanın etrafında 7 kez döndü. Dev
dalgalar köyleri sildi, gemileri kibrit çöpü gibi karaya oturttu. Dalgaları
4.500 mil uzaklara kadar ulaştı. Havaya 13 kübik mil lav püskürtüldü. Bunlar
dünyanın etrafını kuşatarak gökyüzünü kararttı, aylardır dünya iklimi soğumuştu,
çünkü bu tür volkanik bulutlar güneşten gelen ısıyı keser. Felakette 62.000 kişi
öldü.
526 yılında Antakya'da 250.000 kişi, 1042
yılında Tebriz, İran'da 40.000 kişi, 1556'da Çin'de 830.000 kişi, 1908'de
Messina, Sicilya'da 200.000 kişi, 1923 Tokyo civarlarında 200.000 kişi ve
1976'da Çin'de 700.000 kişi şiddetli depremlerle hayatlarını kayıp ettiler.
Sellere gelince Çin'de 1887'de Huang Ho nehrin taşıması en az iki milyon insanın
ölümüne yol açtı. Aynı nehrin 1931'de taşıması 4 milyon insanın ölümüne yol açtı
(38).
Atlantoloji açısından, nispeten yakın
zamanlarda iki ilginç felaket kayda değer. 1692 yılında Jamaika adası, bir
korsan merkeziydi. Ani bir zelzelede limanı Porto Prince'in büyük kısmı 1.600
kişi ile birlikte denizin dibini boyladı. Dev dalgalar karaya oturdu. Halen
deniz altında eski şehrin kalıntılarını bulmak mümkün. 1755 yılında, 1 Ekim
azizler günü dini törenlerin ortasında, Portekiz'in başkenti ve liman şehri
Lizbon büyük bir depremle neredeyse yerle bir olmuştu. Binlerce bina tamamen
yıkıldı ve felaketten kaçan halkın üzerine 15 metre yükseklikte deniz dalgaları
indi. Lizbon 1531 yılında da çok büyük bir depremle yerle bir olmuştu. Deprem
aynı anda Avrupa'da, Karaipler de ve Kuzey Afrika'da duyuldu. Şiddetli deniz
dalgaları Amsterdam limanında gemilerin iplerini kopardı. Donnelly felaketi
şöyle anlatıyor, "Yer altından bir şimşek sesi geldi, hemen ardından şiddetli
bir deprem şehrin büyük kısmını yerle bir etti. Altı dakikada 60.000 kişi can
verdi. Korunmak için bir alay insan yeni mermer rıhtımın üzerinde toplandı.
Ancak, o birdenbire üzerinde bütün insanlarla birlikte sulara gömüldü ve bir tek
ölü beden su yüzüne çıkmadı. Ona yakın demirlenmiş bir çok insan dolu gemiler ve
tekneler bir su girdabının içinde yutuldular. Tek bir tekne veya gemi parçası
geri dönmedi. Rıhtımın bulunduğu yer şu anda 600 fit (200 m) su altındadır.
Depremin kapsadığı alan çok genişti. Humboldt derki Avrupa'dan dört misli büyük
bir alan aynı anda sarsılmıştır. Baltik'ten Karaibler, Kanada'dan Cezayir'e
kadar yer sarsılmıştır. Fas'ın bir kaç kilometre yakınlarında 10.000 kişilik bir
köyü toprak açılarak yutmuştu. Büyük olasılıkla bu depremin kaynağı Atlas
Okyanusunun ortasındaydı ve binlerce yıl önce Atlantis'in batmasına sebep olan
felaketin yankısıydı." (39) (Bu dönemi incelerken, ister istemez Kuzey-Anadolu
fay hattı ve devinimleri akla geliyor. 1752 yılında İzmit depremi olmuştur ve
1766 yılında büyük İstanbul depremi olmuştur. Unutmamak gerekir ki ondan 250 yıl
önce 1509 yılında yeniden büyük bir İstanbul depremi olmuştur. Aynı şekilde 1531
de büyük Lizbon depremi olmuştu. Yukarıdaki yazıyı ele alırsak görürüz ki 250
yıl önce sadece Türkiye'de değil bütün dünyada büyük sarsıntılar olmuştur.
Joseph Goodavage Astroloji Uzay Çağı Bilimi kitabında şöyle yazıyor: "...Isaac
Newton, tuhaf konularda araştırma yapmıştır, Hermes'i inceledi ve simya üzerinde
geniş bir kütüphanesi vardı. Grek mitolojisi ilgisini çekmişti ve Grek
tanrılarının kayıp ve unutulmuş bir uygarlığın gerçek kişileri olabileceğini
belirtmişti. Newton teoloji ve kadim gizemcilik konusunda bir milyon kelimeden
fazla ve diğer ezoterik konularda 500 bin den fazla kelime yazmıştı. İnsan
tarihinde büyük değişikliklere yol açan 250 yıllık güçlü devinimlerden söz
etmişti. Bu devinimleri hesaplarken Arap astrolojisindeki Arap noktaları esas
olarak almıştı. Esasın bize cebri de veren Arapların matematikleri Newton'un
zamanındaki matematikten çok üstündü. Onların matematik sistemleri Arap
noktalarını da içermekteydi, ki menşei meçhuldür. Gariptir ki Spengler Tarih ve
Devimler eserinde, Pluto gezegenin 248 yıllık yörüngesinin önemi
vurgulamaktadır. Pluto gezegenin perhelionu (güneşe en yakın dönüşü)
devinimleri 250 yıllık aralıklarla oluşan psiko-kültürel değişiklikleri
belirlemekte ve eş zamanlılık göstermektedir ... iki önemli araştırmacı
Lamprecht ve Bradford, Sprengler'in fikirlerini desteklemektedir. Newton Pluto
kadar uzak ve küçük bir gezegenin etkilerini önceden belirlemiş olabilir mi?
(Pluto 1930 yıllında keşfedildi)." Kitabının ayrı bir bölümünde Goodavage şöyle
yazıyor: "Felaketleri önceden tespit etmede bilimsel yöntemlerin
araştırılmasında yüzde yüz güvenilir bir kurala göre: Büyük depremler her zaman
güneş tutulmalarını takip eder ve çoğu zaman önemli gezegen kavuşumları ile
birlikte olurlar.... Astrolojik kehanetlerin birinde Newton, İngiltere'den
oluşan en ilginç doğal olaylar dizisini önceden bildirdi. Ölümünden 23 yıl sonra
1750'nin ilk üç ayında Aurora Borealis'in (Kuzey Işıkları) göklerde ani ve
şaşırtıcı bir gösterisi ile başlayacaktı. Kehanetine göre Kuzey Işıkları yıkıcı
rüzgarlarla birlikte gelen büyük fırtınalar takip edecekti... sonra büyük bir
deprem dalgası Londra'da büyük hasar ve can kaybına yol açacak... Neredeyse
çeyrek yüzyıl sonra ... Kuzey Işıkları İngiliz toprakları üzerinde parladılar.
Ondan sonra saatte 100 millik öldürücü rüzgarlar geldi. Korkunç bir deprem
salgını ... çığlık atan Londralıları canlı canlı evleri ve yataklarında
gömdü.")
Okyanusya civarlarında 1780 yılında
keşfedilen Falcon adası, 1894'de denizin dibine çökerek yok oldu. Tomas'a göre
"Cook adaları arasında Tuanaki son asırın ikinci yarısında 13.000 yerlisi ile
Büyük Okyanus'ta battı. Bir sabah balıkçılar sandalları ile denize açıldılar,
döndükleri vakit adaları yoktu." 1819 yılında İndus nehrinin ağzında, depremler
eşliğinde büyük bir yer parçası suların altına gömüldü. Suların üstünde sadece
evlerin tepeleri, oranın bir zamanlar kara parçası olduğunu gösteriyordu.
Atlas Okyanus'u bir çok volkanik
hareketlerin sık sık yer aldığı bir yerdir. 1957'de yanar dağlar eşliğinde yeni
bir ada Azorların yakınlarında ortaya çıktı. Azor adalarının dağları
volkaniktir. İslanda'da faaliyette yanardağlar hemen hemen eksiksizdir.
Yeryüzünde toprağın aşağı veya yukarı hareket etmesi doğal ve hemen hemen her
yerde görülür. Fransa her sene 3 milimetre batıyor, Hindistan da Ganj nehri ve
Himalayalar arasında yer, her sene 18.1 milimetre yükseliyor, Güney Amerika'da
Ant dağlarının Amerikan'nın keşfinden itibaren 60.100 metre yükseldiği saptandı
(40). Türkiye'nin kıyılarında kaç tane su altı şehri vardır? Toprak, su
seviyesinin altına indiğinde, hemen su örter. Ege Deniz'inde Thera-Santorini
adası M.Ö. 1500 sene önce patladığı zaman yeraltında boşalan tonlarca magma
yüzünden ada çökmüştü. Kısmen sulara gömüldü. Atlantis için aynı şey olduğunu
düşünenler var.
Otto Muck'a göre büyük bir gök taşının
Atlantis civarlarında düşmesi ile yüzlerce yanardağ patlamış ve ardından adanın
altında oluşan boşluğun çökmesi adanın batmasına sebep olmuştu, çarpışmanın
verdiği hareketle denizler karaya inmişti ve dünyanın dört bir yanında tufan
olmuştu.(40a)
1988'de San Fransisco'da bir toplantıda bir
araya gelen Amerikan Jeofizik Birliğinde Rochester Üniversitesi Jeolog'u Asish
Basu, günümüzde bilim çevrelerce en çok konuşulan tezlerden birini ortaya attı.
Bu teze göre 66 milyon sene önce bir asteroid Hint Okyanusuna düşmüştü, çarpışma
neticesi zincirleme yanardağ patlamaları olmuştu. Yüz binlerce sene süren bu
patlamaların ardından, yarattıkları bulut perdeleri dünya ısısını düşürmüştü ve
bir buzul çağ başlamıştı. Neticede dinozorların nesli tükenmişti. Hindistan'da
bulunan bir kuvars taşının yoğunluğu, ancak böyle bir çarpışmanın eseri
olabilirdi. Newsweek'e göre, "Bazı paleontologlar halen hem asteroid tezini, hem
de yanardağ tezini inkar ediyorlar, onlara göre yavaş iklim değişiklikleri
dinozorların neslinin tükenmesine neden verebilir. Ancak yakın zamanlarda
asteroid tezini savunanlar artmaya başladı. Onların iddiaları yeryüzünde bulunan
bazı asteroid kraterleri ile güç kazanmıştır...gökbilimciler yörüngeleri dünyaya
yakın kesişen 1000 asteroid olduğunu söylüyorlar (41).
Yukarda aktarılan olayın benzeri, Otto Muck
tarafından yıllar önce Atlantis konusunda ortaya atılması oldukça anlamlıdır.
Şimdi yaşlı Mısırlı rahibin Solon'a anlattıklarına dönelim. Kritias 22c'de
Phaethon (fayton) öyküsünün aslında bir gök cisminin yeryüzüne düşerek büyük bir
felakete sebep vermesi anlamında olduğunu belirtir. Bu da, kadimlerin ağzından
bize, mitolojik öykülerinin nasıl mecazi anlamda tarihi ve bilimsel olayları
örttüğünü gösterir. Rahip ayrıca yeryüzünde bir çok felaket olduğunu, insanların
birçok kere yok olduklarını yazar. Kısacası Atlantis'i meydana getiren sel
tufanından önce başka genel kıyametler ve tufanların olduğunu açıklıyor.
Yeryüzü sürekli bir göktaşı, meteor yağmuru
altındadır. Bir günde ortalama 200 milyon göktaşı yağmaktadır. Bunlardan sadece
bir milyonu bir yıldız kayması görüntüsü yaratabilecek büyüklükte. Hemen hemen
hepsi atmosferde sürtünmeyle yanıp kül oluyor. Ancak, zaman zaman bir göktaşı
yere düşmektedir, hatta insanların ve evlerin üzerine düştüğü olmuştur. Hitit
Kralı 2. Mursilis kayıtlarında rakibi Efes kralının üzerine gök tanrısı Teşup'un
bir göktaşı düşürtüp öldürdüğünü yazmıştı.
M.Ö. 467'de Efes'e düşen bir at arabası
büyüklüğündeki göktaşı sonradan heykeltıraşçılar tarafından tanrıça Artemis'in
şekline getirildi. Aztek mabetleri de göktaşların düştüğü yerler etrafında inşa
edilirdi. Mekke'de Kabe'nin üzerindeki kara taşın bir göktaşı olduğuna inanılır.
Bütün bunlara rağmen Aristoteles göktaşlarını inkar ediyordu. 1790'da Güney Batı
Fransa'ya bir meteor yağmuru yağdı. Buna rağmen Fransız Akademisi göktaşları
getirenleri küstahça kovuyordu ve bu olayı, "fiziksel olarak imkansız" olarak
değerlendiriyordu. Ancak, 1820'de onların varlığı kesin olarak kanıtlandı (42).
Ayrıca, Milattan önceki devirlerde dünyaya daha fazla meteor yağdığı tespit
edildi. Güneş sisteminde serseri mayın gibi dolaşan bu parçacıklar düştükçe
azaldığı sanılmaktadır.
Aya yapılan ilk teleskop gözlemleri,
yüzeyinin binlerce kraterle delik deşik olduğunu gösterdi. Son bulgulara göre
bütün yakın gezegenlerinde aynı izler görülüyor. Bu ışık altında şüphesiz
dünyamızı farklı bir şekilde yorumlamamız gerekir. 1939 yıllında yapılan kazılar
Arizona kraterinin sönmüş bir yanardağın ağzı değil, fakat dev bir meteor, daha
doğrusu bir asteroid'un çarpışması ile meydana geldiğini kanıtladı. Varılan
neticeye göre 20 bin sene önce kuzeyden saniyede birkaç kilometre hızla, bir ve
iki milyon ton ağırlığı arasında bir gök cismi yerle çarpışarak 300 kilometre
çapında bir alanda bütün canlıları yok etmişti ve yeri taşı delerek bir
kilometreden fazla derinliğe gömülmüştü. Teksas’ta Odessa grup kraterlerin aynı
zamanda meydana geldiği sanılıyor. O halde ya gök cismi atmosfere inerken
parçalanarak bir kaç göktaşı oluşturdu, ya da grup halinde dünyanın yörüngesine
indiler. Bunların yeryüzüne tesirleri felaket türünden olmaları gerekir (43).
Asteroidler, ilkin 1802'de keşfedilen, Mars
ve Jüpiter arasında bir yörüngeye yerleşmiş olan milyonlarca taş ve metal
parçalarıdır. Onların patlamış bir gezegenin parçaları olabileceği
düşünülmektedir. Asteroidlerin bazıları oldukça büyük ve yörüngeleri eksantrik
olduğundan dünya ile çarpışma olasılıkları zaman zaman oluyor. Aslında dünyanın
geçmişinde asteroidlerle bir değil, birkaç kez çarpış olması güçlü bir
olasılıktır. Hatta bu durumda, çarpmaması bir mucize olur. Yeryüzünde bütün
asteroid kraterleri, Arizona krateri kadar belirgin değildir. Bazıları su ile
dolup göl oldular, bazıların arazinin kumlu olmasından dolayı izleri silindi.
Unutmamak gerekir ki yeryüzünün yüzde 70.8'I denizlerle kaplıdır. Deniz dibinde
mutlaka kraterler vardır. Atlantolog Egerton Sykes'a göre Atlantis'i batıran
meteor yağmuru Karaib taraflarında düşmüştü. Oralarda bazı meteor kraterleri
bulmak mümkün. Belki yakında bu konudaki bulgular Atlantis öyküsünü aydınlatır.
11,000 sene önce böyle bir felaketin
olduğuna konusunda izleri ve kanıtlar vardır. Bilindiği gibi, son buzul çağın
sonu 10,000 sene önceydi. O zamanlardan önce bütün Kuzey Avrupa kalın bir buz
örtüsü altındaydı. Dünya su miktarının büyük kısmı buz halinde kara üzerinde
oturduğu için su seviyesi daha düşüktü. Deniz coğrafyası buluntularına göre
Atlas okyanusuna boşalan nehirlerin izleri deniz diplerine kadar devam ediyor ve
bir zamanlar su altında olan kıyıların şu anda deniz altında olduğunu
gösteriyor. Amerikan Jeoloji Cemiyetinin 1936 yılında yayınladığı bir bildiriye
göre Atlas Okyanusun'da deniz seviyesi tertiary çağından günümüze dek iki buçuk
kilometre kadar inme ve yükselme göstermişti (44). Bazı jeologlar ve deniz
coğrafyacıları bir zamanlar Atlas Okyanusun'da bir kıta olduğunu kabul
ediyorlar, ancak onun Platon'un verdiği tarihten önceki bir devirde bulunduğu
konusunda karar vermeyi tercih ediyorlar.
R. F. Walworth ve G. W. Sjostrom'e göre son
buzul çağında su seviyesinin düşük olması Atlantis'in varlığı için yeterli bir
sebeptir (45). Bu iki araştırmacıların geniş bir araştırmaya dayanan tezlerine
göre periyodik gelen zincir volkanik patlamaları dünyanın geçmişinde uzun buzul
çağlar yaratmıştır. Bazı jeolojik izlere göre buzlar bütün kıtaları kaplamıştır,
su seviyeler inip yükselmiştir. Halen güncelliğini kazanan ve Donelly tarafından
ortaya atılan bir teze göre, Atlantis'in batması ile daha önce onun yüksek
dağları tarafından engellenen sıcak Gulf Stream akıntısı Kuzey Avrupa'ya
ulaşarak buzların erimesine yol açmıştı. Halen yolunda devam eden bu sıcak hava
akımı Avrupa'nın ısısını bulunduğu enleme rağmen ılımlı tutmaktadır. Oysa, aynı
enlemde bulunan Rusya'daki şehirler çok daha soğuk iklimlere sahiptir.
Kuzey Sibirya'da buzlar altında on binlerce
donmuş mamut cesetleri vardır. Geçen asır sonlarında bu mamutlar'dan en az
20.000 çok iyi durumda fil dişi çıkartılarak piyasaya sürüldüğü kaydedildi. Bu
mamutların toplu bir felakete kurban oldukları ortadadır. Ani bir donmadan ölen
bu mamutlardan bazıların ağızlarında halen yemekte oldukları otlar bulunduğu
görülmüştür. Karbon 14 testler onlar yaklaşık 12,000 sene evvel öldüklerini
gösteriyor. Profesör Frank C. Hibben'e göre son buz çağın sonuna gelen bu
devrede sadece Kuzey Amerika'da 40 milyon hayvan ölmüştü. Amerika'da Niagara
şelalelerin 12.500 yıl evvel meydana geldiği hesaplanmıştır. Cordilleras dağlar
yaklaşık 10,000 sene evvel meydana geldiler. karbon 14 testlere göre şu anda
Bermuda civarlarında deniz altında olan geniş bir bölgede 11,000 sene önce sedir
ormanları vardı. Aynı şekilde İngiltere’ye yakın Kuzey Denizi, İrlanda ve
Gronland yakınlarında deniz diplerinde binlerce sene önce denizin dibini
boylamış ormanlar görülür. Unutmamalı ki karbon 14 testlerinde çıkan neticelerde
biraz kayma olabiliyor, onun için bütün bu olaylar aynı anda meydana gelmiş
olabilir, ancak olayların çoğu Atlantis'in batış tarihine uyuyor (46).
Tomas şöyle yazıyor, "And sıra dağlarının
nispeten yakın, insanların gemiler kullandıkları bir dönemde aniden yükselmiş
olması gerekir. Eğer bunu reddedersek, Büyük Okyanus'tan 300 kilometre uzaklıkta
ve 3800 metre yükseklikte Titicaca gölünde bir deniz limanın bulunmasının
açıklanması olanaksız olur. Rıhtımlarda gemi halatlarının halkaları o kadar
büyük ki onlar sadece deniz aşırı gemiler için kullanılabilirdi. Bu Ant
dağlarındaki limanda halen deniz yosunu kalıntıları bulmak mümkündür. Bir çok
yükselmiş kumsal sahil şeridi de var. Titicaca gölünün güney kısmı halen
tuzludur."
Atlas Okyanusunun ortalarında Platon'un
işaret ettiği yerde deniz altında nispeten sığ olan geniş bir arazi vardır.
Bunun adı Orta Atlantik Çıkıntısı (Mid-Atlantic Ridge) dir. Bazı Atlanatologlar,
onu batmış kıtanın kalıntıları olarak kabul ederler. 1949 yılında Colombia
Universiteden Professör M. Ewing bu düzeyde yaptığı araştırmalarda 4 ile 5.5
kilometre arasında deniz dibinde bir kumsal sahil şeridi bulundu. Kum ancak
atmosfer şartlarında erozyonla meydana gelir, su altında oluşması mümkün
olmadığına göre bu plajın battığı kaçınılmaz (47). Atlas Okyanusunun dibinde
geniş alanların lavla kaplı olduğu görüldü. Fransız jeolog Pierre Termier'e göre
su altından alınan lav örnekleri cam basalt lav türündedir ve ancak su dışındaki
atmosferik basınç altında katılaşabilmektedir. Eğer su altında katılaşsaydı
kristal halini alırdı. Ayrıca Termier bu lavların katılaşmalarından kısa süre
sonra suya girdiğini tespit etti. Bu lavların 15,000 sene içinde suda
çözülmeleri gerektiğini belirilerek, onların Platon'un öyküsüne kuvvetli bir
kanıt olduğu kaydediliyor (48).
Edgar Cayce okumalarında Atlantis'in
yakınlarda tekrar yükseleceğini söylemişti. İlkin 1968 Karaipler’de Bimini adası
yakınlarında bir Atlantis mabedinin ortaya çıkacağını söylemişti. 1968 yılında,
bu kehaneti incelemek üzere Edgar Cayce Vakıfı (A.R.E.) Bimini civarlarında bir
uçakla keşif gezisi düzenledi. Neticede su altında bir megalit (büyük taş) duvar
veya yol bulundu. O zamandan beri Bimini yolu arkeolojik incelemelere tabi
tutuldu. Yakınlarında yivli mermer bir sütün parçası ve harç ile sıvanmış bir
kiremit parçası bulundu. Bimini yolunun insan işi olduğu şüphesiz, bir
gözlemcinin dediği gibi, "Doğa kare şeklinde taş yaratmaz, ve taşları da sıra
halinde dizmez". Deniz seviyesinin son buzul çağında yükselmesini göze alarak
burasının en az 8 bin yıl önce deniz seviyesinin üstünde olduğu hesaplanmıştır
|