Kayıp
Uygarlıklar
Atlantis
ve Tufan - Bölüm 1
"Ve Rab gördü ki, yeryüzünde adamın
kötülüğü çoktu, ve her gün yüreğinin düşünceleri ve kuruntuları ancak kötü idi
ve Rab dedi, Yaratığım adamı ve hayvanları, sürünenleri ve göklerin kuşlarını
toprağın yüzü üzerinden sileceğim, çünkü onları yaptığıma pişman oldum. Fakat
Nuh, Rab’ın gözünde inayet buldu."
Tufan
Bir çok eski metinde ve halen eski
geleneklerini koruyan toplulukta kadim geçmiş ile ilgili ortak bir efsane
vardır. Yıllardır belirli temalar kulaktan ağza dolaşıyor,
çeşitli eserlere
işleniyordu. Bunlara göre, bir zamanlar dünyada farklı bir düzen varmış.
Bilmediğimiz ülkeler, kalabalık şehirler ve farklı kültürler varmış. Bir gün
kıyamet kopmuş. Yanar dağlardan fışkıran alevli lavlar gök yüzüne kadar
yükselmiş ve külleri güneşi örterek dünyayı karanlıklara boğarak yeryüzüne yavaş
yavaş yağmış. Gökler kararmış, havalar soğumuş, şimşekler çarpışmış, kasırgalar
insanları, ağaçları ve evleri uçurmuş, büyük depremler yerleri sarsmış. Ondan
sonra sular basmış, sanki bütün okyanus karaya binmişti, dağları yutacak
büyüklükte dalgalar karalara yumruk gibi inmiş. Şehirler sular altında kalmış,
insanlar toplu halde boğulmuş. Tonlarca su gök yüzünden yağmış. Suların
çekilmesi, gök yüzündeki kara lav bulutlarının dağılması ve yağmurun kesilmesi
bazı yerlerde bir hafta sürmüş, bazı yerlerde kırk gün. Felaketten kurtulanlar
dehşet içinde etraflarına bakmışlar. Kimisi gemilerdeydi, ama bunların pek azı,
belki de tek bir gemi ile kurtulmuşlardı. Nuh, Utnapiştem, Manu, Deukalion,
Cemşid, Bergelmer, Coxcox, Yao, tek bir şahısa verilen değişik adlar mı, yoksa
her biri ayrı kişiler miydi? Bilemeyiz. Yeryüzünde değişik efsanelere göre
tufandan kurtulanlar mağaralara inmişlerdi, yüksek dağlara, ağaçlara
tırmanmışlardı, suda yüzen odunlara tutunarak kurtulmuşlardı. (1)
Böyle bir felaket gerçekten oldu mı? Yoksa
anlatılanlar hayal ürünü mü? Her şeyden önce unutmamak gerekir ki, yakın zamana
kadar Troya (Truva), Pompei, Herkülüm, Knossus, Sodom, Gomorah şehirlerinin
sadece efsanelerde yer aldıkları inanılırdı.
1738 de Vesuvius Volkanın lavları kazılarak
altında Herkülüm şehri bulundu. 1748 de Herkülüm'ün yanı sıra Pompei şehri on
metrelerce lav altında keşfedilmişti. Vesuvıus yanar dağın ani patlaması, bu iki
şehri 24 saat içinde sıcak küllerin altında gömüştü. Pompei'de günlük
hayatlarını yaşayan Romalılar ebediyen heykelleşmişti. Kimisi mücevherlerini
toplarken, kimileri cenaze töreninde veya kaçarken lavlara yakalanmıştı. Bir
Roma askeri üstüne karşı sadaklığını göstererek, ölümcül bir inatla nöbet
tutarken heykelleşmişti. Devasal yapılı bir adam karısını ve ön dört yaşındaki
çocuğunu taşırken alevler içinde çökerek ebediyen lavlarla kalıplaşmıştı.
1868'de Heinrich Schliemann Troya'ı Batı
Anadolu sahilinde Hisarlık tepesinde yaptığı kazıda bulduğunda bütün dünya
şaşırmıştı ve en az 2800 yıllık Homeros destanları masal olmadığı anlaşılmıştır.
M.Ö. 14 asırlarda Troyalılar kayıp, zengin ve ileri Anadolu uygarlıklarını Grek
istilacılara karşı direnerek korumuşlardı, ancak 11 senelik bir savaştan sonra
Grekler hileye başvurarak, şehir surlarının içine girmeye başarmışlardı ve Kral
Piram'ın Troya şehri yakılarak yerle bir edilmişti. Dilere destan Helen,
Odysseus, Akhilleus, Paris, Hektor ve Kassandra’nın dramları ne denli gerçeğe
uydukları bilinmemekte, ancak tarihçiler kabul ederler ki bu savaş Greklerin
Anadolu istilasının başlangıcıydı.
1900 senesinde, Arthur Evans'ın Girit
adasında yaptığı kazılarda Minoan uygarlığı ortaya çıkarmıştı (2). Son bulgulara
göre Girit bir zamanlar büyük bir Minoan uygarlığn merkeziydi, ve Thera (Santorini)
adasındaki yanar dağın patlaması ile bu medeniyet tamamen yok olmuştu. Masal
sanılıp jeolojik araştırmalar sonucu ortaya çıkan bir de Sodom (Sedum) ve
Gomorra şehirlerini yok eden felaketin buluşu da vardı. Lut kavimin ani bir
felaketle üzerlerine taş yağarak yok oluşu, Kuran'da ve Tevrat'ta hemen hemen
farksız bir şekilde yazılır. Hatta, Kuran'da bu şehrin harabeleri ibret olarak
yol üstünde görüldüğünü de belirtir (Hıcr: 15/76-77). Haran'ın oğlu ve Hz
İbrahim'in yeğeni Hz. Lut yerleştiği Sodom şehrinde her türlü ters ilişki
yaygınmış. Öyle ki, iki melek gelen felaketi haber vermek üzere, Haz. Lut'un
evinde misafirliğe geldiğinde, halk Hz. Lut'un kapısına dayanarak onların
kendilerine, çarpık ilişki de bulunmak için, teslim edilmelerini istemişlerdi ve
Hz. Lut onlara karşı direnmiş, onların yerine kızlarını vermeye önermişti.
Melekler Hz. Lut'a Sedum ve komşu şehri Gomorra'nın günahlarından dolayı Tanrı
tarafından tamamen yok edileceğini bildirdikten sonra, Hz. Lut karısı ve iki
kızını alıp hızla Sodom'dan kaçmıştı, ancak verilen ikazlara uymayan karısı
şehrin akıbetini görmek için arkasına döndüğünde, aniden heykelleşerek bir tuz
sütununa dönüşmüştü.
Erich Von Daniken'e göre Hz. Lut'u ziyaret
eden melekler aslında uzaylıymış ve bu şehirleri nükleer bir silahla yok
etmişler. Hz. Lut'un karısıda patlama anındaki radyasyonlar tarafından yok
olmuştu. Ancak, jeolojik incelemeler bu şehirlerin nükleer bir patlama değil,
doğal bir afetten yok olduğunu gösteriyor. Ürdün vadisinde ve Ölü Deniz
kıyısında bu şehirlerin bulunduğu yerin M.Ö. 1900 civarlarında volkanik
patlamalar eşliğinde aniden çöküp suların dibine indiği tespit edildi (3).
Gomorra'nın anlamı "su altında kalan toprak"tır. 2. asırda İskenderiyeli
Astronom ve coğrafyacı Claudius Ptolemaios, ölü denize "Sodom Denizi" olarak
yazmıştı. Ondan önce coğrafyacı Strabo şöyle yazmıştı, "Yerlilerin bu bölgede
vaktiyle 13 şehrin bulunduğu konusunda söylediklerini gerçek olarak kabul
edebiliriz. Denilir ki, Sodom'un surları halen duruyor. Söylentilere göre,
şehirleri büyük bir yer sarsıntısı ile oynadı, denizden alevler fışkırdı, ve
kükürtlü sular öyle şiddetli yağdı ki taşlar bile tutuşmuştu. Şehirler ya yerin
içine gömülmüş, ya da yerlileri dehşet içinde kaçmışlardı" (4).
Bunların haricinde unutmamak gerekir ki,
bir zamanlar Halikarnaslı (Bodrumlu) Herodotos (M.Ö. 484-420) için "yalanların
babası" denilirdi, şimdi ise, kendisi için "tarihin babası" denilir. Venedikli
Marko Polo (1254-1324) yaptığı 25 senelik Doğu seferinden döndüğünde, yazdığı
seyahatnameyi kimse inanmamıştı. Ölüm yatağında arkadaşları onun yalanlarını
itiraf etmesini istemeleri üzerine, "gördüklerimin yarısını yazmadım" demişti.
Buna benzer bir çok örnek göstermek mümkündür. (5)
Bir görüşe göre Tufan, Dicle ve Fırat
nehirlerin taşması ile ortaya gelen bölgesel bir selden türemiş bir efsanedir.
Böyle bir sel felaketinin Sümer devrinde ortaya çıktığı Mezopotamya vadisinde
yapılan kazılarla kanıtlandı. Ancak, bu bölgesel bir felakettir, oysa evrensel
bir sel felaket veya tufanın olduğunu gösteren kanıtlar da vardır. Denizlerden
uzak karalarda, ve hatta dağların tepelerindeki deniz canlıların fosillerini
başka türlü nasıl açıklarız? Avrupa, Asya, Afrika, Kuzey ve Güney Amerika gibi
Mezopotamya'dan uzak yerlerde Tufan efsanesinin bulunmasını nasıl açıklanır?
Tufan efsanelerden en ilgi çekiciler
arasında Gılgameş destanıdır. Gilgameş destanı Tevrat ve Kuran'da anlatılan
tufan hikayesine yakın bir benzerliği vardır. 1849 yılında Musul'a yakın
Kuyuncuk'da İngiliz Austen Henry Layard tarafından yapılan kazılarda Assur
başkenti Nineveh ortaya çıkmıştı. Bu efsanenin tabletleri, Nineveh şehrinin
sarayında bulunan hükümdar Assurbanibal'ın (M.Ö. 688-626) 30,000 "ciltlik"
toprak çivi yazısı kütüphanesinde keşfedilmişti. Bunlar George Smıth tarafından
tercüme edilerek gün ışına çıkarıldığında, geniş yankılar uyandırmıştı (6). Bu
efsanenin izleri Sümer kayıtlarında da gözükerek M.Ö. 3000 seneye kadar mevcut
olduğu varsayılmaktadır. Batı dünyasının en eski edebiyat eseri sayılan bu
destanından Tufan konusunu içeren birkaç metin veriyoruz: "O günlerde insanlar
durmadan arttı, yeryüzü dolup taştı ve yabanıl bir boğa gibi böğürdü, yüce tanrı
da bu homurtudan tedirgin oldu. Homurtuyu işiten Enlil, tanrıların danışma
toplantısında şöyle konuştu, `İnsanoğlu çıkardığı bu kargaşalık çekilmez hale
geldi. Gürültü patırtıdan gözümüze uyku girmez oldu. Bunun üzerine, tanrılar,
insanoğlunu yok etmek konusunda anlaştılar". Sonraki metinlerde aynı Tevrat'ın
Tekvin bölümünde yazdığı gibi, Tanrı Ea, Ut-napiştam'ı uyarıyor ve büyük bir
gemi yapmasını; bu gemide bütün hayvanlar türlerin birer çiftini taşıması için
odalar bulundurmasını bildirilyor. Aynı Tekvin'de olduğu gibi geminin ölçüleri
üzerinde önemler durularak ayrıntılı bilgiler veriliyor. Destanın devamı şöyle:
"Tan yeri ağarmaya başlarken ufuktan bir kara bulut ağdı. Bu bulut, fırtınanın
efendisi Adad'ın bulunduğu yerde gürledi. Fırtınanın habercileri Şullat ve
Haniş, dereyi tepeyi geçerek başı çektiler. Daha sonra, uçurum tanrıları ortaya
çıktı. Nergal, alttaki suları tutan bentleri yıktı. Savaş tanrısı Ninurta,
setleri yerle bir etti. Cehennemin yedi yargıcı, Anunnaki, meşalelerini kaldırıp
ülkeyi kurşuni alevlerle boğdu. Fırtına tanrısı, gün ışığının yerine karanlığı
koyduğunda, ülkeyi bir çömlek gibi kırıp döktüğünde, umutsuzluğun yol açtığı
bitkinlik gök kubbeye değin yükseldi. Bütün gün boyunca bora azıttı durdu. Yol
aldıkça kudurdu, halkın üzerine düşman gibi saldırdı. Kardeş kardeşi görmez
oldu, insanlar gökyüzünden bile görülmüyordu... Altı gün, altı gece boyunca
yeller esti. Sel, bora ve su taşkınları yeryüzünü kasıp kavurdu. Yedinci gün
ağardığında güneyde esen fırtına dinmeye yüz tuttu, deniz yatıştı. Tufanın da
hızı kesildi. Yeryüzüne göz attığımda her yanı sessizliğin kaplamış ve bütün
insanların da çamura dönüşmüş olduğunu gördüm ...sonra oturup ağlamaya
başladım"(7)."
Her nedense, felaketi garip bir şekilde
unutmuşlardır."
Platon, Kanunlar III
Kitlesel Hafıza Kaybı
Immanuel Velikovsky (1895-1979), tarih,
biyoloji, hukuk ve psikanalizi Moskova, Vienna, Berlin ve Edinburgh
üniversitelerinde okumuştu. 1950'de yazdığı "Çarpışan Dünyalar"(8) adındaki
eserinde büyük ilgi toplamıştı. Bu kitapta ortaya atılan göksel mekanizma
tezleri büyük çapta Carl Sagan, Isaac Asimov ve başka bilim adamları tarafından
çürütülmüştü (9). Ancak, ortaya attığı bir çok orijinal tezlerde bir gerçek payı
vardır. Dr. Velikovsky tufanla ilgili yazmaya tasarladığı eserlerini
yetiştiremedi. Onun kitlesel hafıza kaybı ile ilgili tezi konumuz açısından
ilginçtir. Kendisi psikanalizin kurucusu olan Sigmund Freud'den bizzat ders
alarak, Freudcu açıdan hafıza kaybı olayını, bireysel açıdan ziyade toplumsal
açıdan değerlendirmişti.
Kendi kozmolojik tezlerine göre geçmişte
yer aldığını inandığı ve kapsamlı bir şekilde belgelediği felaketlerinin örtbas
edilmesini bu şekilde açıklıyordu: "Çocukların ve bazı durumlarda büyüklerin
geçirdikleri en korkunç olaylarının unutularak ve silinerek şuurdan bilinçaltına
itildiği, insan zihni ile ilgili, tespit edilmiş bir gerçektir. Bunlar
bilinçaltında garip korkular şeklinde yaşamaya ve ortaya çıkmaya devam ederler."
"İnsan geçmişinde en korkunç olaylardan
biri yeryüzünün tutuşması idi. Bununla birlikte gökyüzünde peyda olan korkunç
görüntüler, binlerce volkanlar tarafından fışkırılan lavlar, yerlerin erimesi,
denizlerin kaynaması, kıtaların batması, uçan kızgın taşlarla topa tutulan ilkel
bir kaos, yarılmış arzın gümbürdemesi ve kül kasırgaların kükremesi idi."
"Platon'a göre, Solon'la görüşen Mısırlı
rahibin varsayımına göre ateş ve selden oluşan felaketlerinin unutulmasının
sebebi, o felaketlerde okumuş insanların bütün yapıtları ile birlikte yok
olmasına bağlıydı. Ve ayrıca, bu felaketler, "...sizce fark edilmedi çünkü
kurtulanlar kendilerini yazı ile ifade etmeye fırsat bulamadan ölmüşlerdi." Buna
benzer bir fikir İskenderiye'de Philo tarafından da savunuldu. O birinci asırda
şöyle yazmıştı, "Sürekli birbirini kovalayan su ve ateşten felaketlerden dolayı
nesiller birbirine olaylar serisini nakledememişlerdir."
"Felaket hatırlardan silinmişti. Bunun
sebebi yazılı kayıtların bulunmayışı değildi, fakat bütün milletlerin,
bilginleri ile beraber bu kayıtlarda açıkça belirtilen kozmik kargaşalar yerine
onlarda alegorik ve mecazi anlam okumalarına yönelen karakteristik davranıştı.
"Geçmişle ilgili en ürkütücü olayların, hem
kişilerin, hem milletlerin hayatlarından silindiği veya bilinçaltına
gönderildiği bir psikolojik fenomendir. Sanki unutulmaması gereken olaylar yok
olmuş gibidir. Bunların kalıntılarını ve tahrif edilmiş kayıtlarını tekrar
hayata döndürmenin tek kişide hafıza kaybını tedavi etmekten farklı bir işlem
değildir." (10)
"İnsan aklı kolayca büyük bir felaketin
inancına kapılabilir. Büyük, küçük tüm hayvanların Güney Patagonya'dan,
Brezilya'dan, Peru'nun Cordillera'sına kadar yok olması için, ancak yerkürenin
tümüyle temelinden sarsılmış olması gerekir." Charles Darwin, Türlerin Kökeni
Atlantis
Plutarkhos (46-126), yazdığı "Hayatlar"
eserinde Solon (M.Ö. 640-560)'a yer vermişti. Bu büyük Atina'lı kanun koyucusu,
şair ve gezgin Grek'lerin "Yedi Bilgeler”den biri olarak anıldı ve onun
kanunları demokrasinin kurulmasında temel oluşturmuştu. Solon yaşlığında
etrafındaki fazla ilgi ve kanunların yaratığı yoğun tartışmalardan kaçmak için
on sene süren gezilerini Mısır'da başlamıştı. Plutarkhos bu konuda şöyle
yazıyor, "Mısırlıların en bilgili rahipleri olan Heliopolis'li Psenophis ve
Sais'li Sonchis'in altında eğitim gördü ve felsefe tartıştı. Platon'a göre kayıp
kıta Atlantis'i onlardan öğrenip, Greklere bir şiir halinde anlatmaya
çalışmıştı, ancak bu girişimden vazgeçmişti. Sebep olarak Platon'un dediği gibi
vakti olmadığından değil, fakat fazla yaşlılıktan dolayı bu girişimin ona fazla
geleceğindendi."
Atina'lı filozof Platon (Eflatun, M.Ö.
429-347) Timaios ve Kritias adındaki diyaloglarında (konuşmalar) efsanevi kayıp
uygarlık Artlantis'in öyküsünü dile getirmişti, ancak onu bitirmeden ölmüştü. O
zamanlardan bu yana Atlantis tartışma konusu olmuştur. Kimisine göre bu öyküyu
Platon uydurmuştu. Oysa, tarihte gelmiş geçmiş en büyük filozof olarak görülen
Platon'un, yazdığı 25 diyalog halinde eserlerinde, Sokrates başta olmak üzere
gerçek kişilerin yer aldığı ve konuşmaların ve olayların gerçeğe uygun olarak
yazdığı görülmüştür. Atlantis öyküsünde herhangi bir siyasi veya felsefi görüş
savunulmuyor, o halde Platon'un böyle fantastik bir hile yapması için hiç bir
neden olmadığı gibi, bu diğer yazılarındaki mantık ve gerçekçiliğe ters düşerdi.
Ayrıca tarihçi Halikarnas'lı Herodotos (M.Ö. 484-420), gezilerinde kendisine
Mısırlılar tarafından kadim tarihleri konusunda Solon'a anlatılanlara benzer
şeylerin anlatıldığını kaydetmişti.
M.Ö. 421 yılın Ocak ayında, Sokrates'in
Atina'daki evinde dört kişi bir araya gelmişti. Bunların başında Platon'un
hocası meşhur filozof Sokrates'in kendisi. Tanınmış Atina'lı devlet adamı ve
yazar Kritias, Lokris'li zengin ve asil bir filozof ve astronom olan Timaios ve
Syrakruz'lu bilgin Hermokrates. Aralarında geçen konuşma Platon tarafından
kaleme alınarak Timaios ve Krıitıas
adlı eserlerinde yer almıştı. Bu iki
diyalog'dan Atlantis konusundaki bölümleri kısmen aşağıda aktarıyoruz. Bazı
metinlerin başlarında görülen sayı ve harfler Platon diyaloglarında kullanılan "Stephanus"
ayraçlarıdır, ve yorumlarda ilgili metinleri kolayca bulmaya yarar.
(20e) "KRİTİAS `O halde, Sokrates size
anlatacaklarım garip gelebilir, oysa bu öykü, Yedi Bilgeler’in en bilgesi olan
Solon'un söylediği gibi, baştan başa gerçektir. Solon, şiirlerinde belirttiği
gibi, büyük dedem Dropides'in akrabası ve yakın dostuydu...(21b) Size bir yaşlı
adamdan dinlemiş olduğum bu eski öyküyü anlatacağım. Kritias [Kritias'ın aynı
isimde dedesi ve Dropides'in oğlu], o zamanlar, dediğine bakılırsa, doksanına
basmak üzereydi, bense on yaşlarında, ya vardım, ya yoktum. Apaturios'lar
bayramının Kureotis günündeydik. Geleneklerimize göre, babalarımız, biz çocuklar
için, şiir okuma yarışmaları düzenlerdiler. Birçok şairlerin çeşitli şiirleri
okundu; Solon'un şiirleri o zamanlar daha yeni sayıldığından çoğumuz onlardan
okuduk. Arkadaşlarımdan biri ya gerçekten zevk aldığı için, yahut da Kritias'ın
hoşuna gitsin diye, Solon'un, kendisince yalnız insanların en bilgesi olmakla
kalmadığını, şiirdeki değeriyle de bütün şairlerin en asili olduğunu söyledi.
(21c) Çok iyi hatırlıyorum, ihtiyar bundan pek hoşnut oldu ve gülümseyerek dedi
ki: öyledir, Amymandros, Solon sadece vakit geçirmek için şiir yazmıştı, bu işe
ötekiler gibi sarılsaydı, Mısırdan getirdiği öyküyü bitirseydi, buraya dönüşünde
karşılaştığı zorluklar, ve ülkedeki karışıklar yüzünden şiiri ihmal etmek
zorunda kalmasaydı bence ne Hesiodos, ne Homeros, ne de her hangi başka bir şair
onunla boy ölçüşemezdi. (21d) Amymandros, "Peki ama, Kritias, bu şiirin konusu
ne idi?" Kritias'ın yanıtı,"Bu şiirin öyküsü bu ulusun şimdiye kadar başardığı
en büyük, en ünlü olmaya değer işin öyküsü idi; fakat zaman ve kahramanlarının
ölümü onun bize kadar gelmesine engel oldu." Öteki, "Bu öyküyü bize baştan
anlatın, Solon bu konuda neler diyordu ve onu gerçek bir olay olarak kabul
etmesi için ona bu öyküyü kim aktarmıştı?", diye sordu.
(21e) "`Solon'un anlattığına göre Mısır'ın
deltasında, Nil'i ikiye ayrın yerde Saitikos denilen bir bölge vardı; bu ülkenin
en büyük şehri de, kral Amasis'in memleketi olan Sais'ti. Halkına göre
şehirlerini kuran bir tanrıçaydı; onun Mısır dillerinde adı Neith'dir, ve o
Helenlerin Athena tanrıçası ile aynıdır. Şimdi, bu halk Atinalıları pek
severler ve onlarla her nasıla akrabalıkları olduğunu söylerler. Solon onların
ülkelerine varınca büyük bir ilgi ile karşılandığını söylemişti. (22a) Onların
en bilge rahiplerine geçmiş zamanları sorduğu zaman, ne kendisinin ne de başka
bir Helenin bu konuda hemen hemen hiçbir şey bilmediğini anladı. Bir seferinde
de, onları eski şeyleri anlatmaya yönlendirirken, bizce bilinen en eski olayları
anlatmaya koyulmuştu. Onlara ilk insan olarak anılan Phoroneus'tan, Niobe'den,
tufandan kendilerini kurtaran Deukalion ve Pyrrha'dan, onların doğuşu hakkında
anlatılan mytoslardan ve onların soylarından söz etti. (22b) Bu olayların
geçtiği tarihleri belirlemeye çalışarak anlatmıştı.
"`Bunun üzerine, aralarında yaşı oldukça
ilerlemiş bir rahip ona "Ah Solon, Solon," demiş, "siz Helenler çocuksunuz,
ulusunuzda yaşlı bir Helen yok." Bunun üzerine Solon:"Bununla ne demek
istiyorsunuz?" diye sormuş. Rahip, "Hepinizin ruhları çok genç," diye yanıt
vermiş, "çünkü kafanızda eski bir geleneğe dayanan, öteden beri edinilmiş ne bir
bilgi, ne de zamanla pekiştirilmiş bir ilim var. Bunun sebebi sana anlatayım.
(22c) İnsanlar birçok şekilde yok eden felaketler olmuştur, daha da olacaktır.
En büyük kıyametler ve tufanlar ateşle ve sudan gelmişti, ama farklı sebeplerle
meydana gelen daha küçük felaketler de vardır. Örnek olarak, sizin ulusunuzda
da, bir gün babasının koşu arabasını (gök yüzünde) koşturup onu aynı yoldan
süremeyince yeryüzündeki her şeyi yakan, kendisi de yıldırımla vurulup ölen
Helios'un oğlu Phaeton'un öyküsünde gerçekten bir (22d) masal gibi anlatılır,
ama gerçek şudur ki, dünyanın etrafında dönen gök cisimleri bazen yollarından
saparlar yeryüzüne düşerler, uzun aralıklarla meydana gelen çarpışmalarından
kaynaklanan tutuşmalar yeryüzündeki her şeyi yakıp yok eder. O zaman dağlarda,
yüksek, kuru yerlerde oturanlar, şehirlerde, deniz kenarlarında oturanlara
kıyasla daha çok yok olmaya maruzdurlar. Fakat, her zamanki kurtarıcımız olan
Nil, taşarak bizi bu felaketten de kurtarıyor. Bunun aksine tanrılar, bir
tufanla dünyayı yıktıkları zaman yalnız dağlardaki sığırtmaçlarla çobanlar
kurtuluyor, ama sizin şehirlerin ahalisini nehirler alıp denize sürüklüyor.
Halbuki bizde sular hiçbir zaman ovalara yükseklerden gelmiyor, her zaman tabii
bir şekilde toprağın altından çıkıyor. İşte bu yüzden mabetlerimizin
arşivlerinde korunan kayıtlar dünyanın en eskileridir. Fakat gerçek şudur ki:
kendilerini kaçıracak kadar şiddetli bir soğuğu da, yakıcı bir sıcağı da olmayan
her yerde, her zaman az veya çok insan vardır. (23a) Hem sizde olsun, bizde
olsun, yahut da adını duyduğumuz dünyanın her hangi bir tarafından olsun, asil,
büyük, yahut da başka bir bakımdan ilgiye değer bir şey meydana gelmişse bütün
bunlar, en eski çağlardan beri burada, mabetlerimizin arşivlerinde duruyor.
Böylece de korunmuş oluyor. Oysa, sizlerin ve başka ulusların kayıtları, ve
gerçekten bütün uygarlıklarınız gökten bir veba gibi devre devre yağan suların
etkisi ile yok olmuştur; içinizden okuyup yazması olmayanlarla cahillerden
başkasının bu felaketlerden kurtulamamıştır. (23b) O zamanda, sizler her şeyi
yeniden başlamak zorundaydınız, çünkü ne ulusunuzun ne de başka yerlerin
geçmişini bilmeyen küçük çocuklar gibi olmuştunuz. Bize demin anlattığın soy
kütüklerine gelince, Solon, bunlar çocuk masallarından başka bir şey değildir.
Her şeyden önce, siz tek bir tufanı hatırlıyorsunuz, oysa ondan önce birçok
tufan olmuştur. (23c) Sonra insanlar arasında görülen en güzel ve en asil soyun
bir zamanlar ulusunuzda yer aldığını bilmiyorsunuz. Kentinizi ahalisi ve sizin
soyunuz felaketten kurtulan bir kaç kişiden gelmiştir. Sizler bunları
bilmiyorsunuz, çünkü felaketten kurtulabilenler, birçok nesiller boyunca, hiçbir
yazı bırakmadan ölüp gittiler..."
(23d)"`Solon'un anlattığına göre, bunları
duyunca şaşakalmış, rahiplerden eski ataları hakkında bütün bildiklerini
anlatmalarını rica etmiş. Bunun üzerine ihtiyar rahip cevap vermiş:
"İstediğinizi yerine getireceğim, Solon, bunu senin hatırın için olduğu kadar
yurdunuzun hatırı...için yapacağım...(23e) kutsal kitaplarımıza göre, bizim ilin
kuruluşundan beri sekiz bin yıl geçmiştir. Demek oluyor ki sana dokuz bin yıl
önceki yurttaşlarının kurumlarını, onların en şanlı başarılarını kısaca
anlatacağım... (24e) Gerçekten eski kayıtlar, ilinizin, büyük Atlas denizinin
ötelerinden gelip Avrupa ve Asya’ya küstahça saldıran koskoca bir devleti
durdurduğunu yazıyor. (25a) O zamanlar Atlas okyanusu geçilebiliyordu; çünkü
sizin Herakles sütunları dediğiniz [Cebelüttarık boğazı] o boğazın önünde bir
ada vardı. Bu ada Libya ve Asya’nın ikisinden daha büyüktü. O zamanlar oradan
başka adalara, ve onların da karşılarında uzanan ve gerçek denizi çevreleyen
büyük kıtaya [Amerika?] ulaşılabiliyordu. Çünkü sözünü ettiğimiz boğazın iç
tarafı [Akdeniz], girişi dar bir limana benzer, dış tarafı ise büyüklüğü ile
gerçek bir denizdir [Okyanus]. Etrafını çeviren kara parçası da gerçekten kıta
denilebilecek bir topraktır. İşte bu Atlantis adasında, hükümdarlar,
hakimiyetini bütün adaya, öteki adalara, hatta kıtanın [Amerika?] bazı
parçalarına kadar uzatan büyük, hayranlığa değer bir devlet kurmuşlardı. Bundan
başka boğazın iç tarafında, bizim tarafta, Mısır'a kadar Libya'nın, Tyrhenia
[Batı İtalya] ya kadar da Avrupa’nın hakimi idiler. (25b) Bir gün bu devlet
bütün kuvvetlerini bir araya toplayarak sizin yurdunuzu, bizimkini, boğazın iç
tarafındaki bütün ulusları boyunduruğu altına sokmak istedi. İşte o zaman,
Solon, iliniz fazilet ve kuvvetini dünyanın önüne serdi. Cesaretten, savaş
bilgilerinden yana öteki illerin hepsinden üstün olduğu için Helenler’in başına
geçti; ama ötekiler bırakıp çekilince tek başına kalan, (25c) böylece en
tehlikeli duruma düşen iliniz saldırganları yendi ve bir zafer anıtı dikti,
şimdiye kadar hiç kölelik etmeyenleri ve bizim gibi diğerlerini kölelikten
kurtararak Herakles sütunlarının iç tarafında oturanları serbestliğe kavuşturdu.
Ama bundan sonra korkunç yer sarsıntıları, tufanlar oldu. (25d) Bir korkunç
yağmurlu gün ve bir gecenin içinde, bütün savaşçılarınız birden bir vuruşta
toprağa gömülüp yutuldular. Atlantis adası da, aynı şekilde, denize gömülerek
yok oldu. İşte bunun içindir ki, ada çökerken meydana getirdiği sığ bataklıklar
yüzünden o deniz bu gün bile, geçilmez, dolaşılmaz bir haldedir."
(25e) "`İşte Sokrates, ihtiyar Kritias'ın
Solon'dan duyup bana anlattıkları kısaca bunlardır...(26b) dün buradan çıkar
çıkmaz hatırlayabildiklerimi arkadaşlarıma anlattım. Alt tarafı da bu gece
düşüne düşüne aklıma geldi; çocuklukta öğrendiğimiz şeylerin şaşılacak kadar
aklımızda kaldığını söylerler. Sahiden çok doğruymuş. Bana gelince, dün
duyduklarını anlat deseler, hepsini hatırlayabilir miyim, bilmem. Ama, ta
eskiden duyduklarımdan bir şey unutuversem doğrusu buna çok şaşarım. (26c) O
zaman ihtiyarı dinlemek çok hoşuma gider, bundan çocukça bir sevinç duyardım; o
da ardı arası kesilmeyen sorularıma o kadar iyi yürekle cevap verirdi ki
anlattığı şeyler, çıkmaz, silinmez bir yazı gibi kafama yerleşip kalmış. Ayrıca,
dostlarımıza da, bu konuda konuşulup söyleyecek şeyleri olsun diye, bu sabah
bütün bunları anlattım...'
"SOKRATES: `...Burada uydurma bir masalı
değil, gerçek bir hikayeyi ele almamızın önemi de büyüktür...'(11)
Timaios'de Atlantis konusunu içeren
metinler bu kadar. Atlantis konusunun devamı Kritias isimli diyalog'da
bulunuyor. Burada konu ikinci gün tekrar aynı şahısların toplanması ile Kritias
tarafından ayrıntılı bir şekilde işleniyor, ancak eser tamamlanmadan ani bir
şekilde sona eriyor. Öyküyü Kritias'den devam ediyoruz:
"Kritias: `Her şeyden önce şunu aklımıza
getirelim ki, Herakles'in sütunlarının iç tarafında yaşayan kavimlerle dışında
yaşayanlar arasında savaşın üzerinden dokuz bin yıl geçtiği söyleniyor. İşte
şimdi size uzun uzadığa bu savaşı anlatacağım. Bu yanda komutayı elinde tutan,
savaşın ağırlığı başından sonuna kadar çeken, bizim şehirmiş. Öte yandan da
savaşı idare edenler
Atlantis adasının krallarıymış. O ada ki,
söylediğimiz gibi, Libya’dan, Asya'dan daha büyük olduğu halde, yer depremleri
sonunda suya gömülerek, burada açık denize çıkmak isteyen gemilerin geçmesine
engel bir balçık yığından ibaret kalmış...[Burada birçok satırlar konunun
dışında, eski Yunanistan'ın halini açıkladığı için çıkarılmıştır.] Dokuz bin yıl
içinde, o günden bugüne kadar bunca yıl geçti, birçok büyük tufanlar olmuştur.
Bütün bu zaman içinde, bütün bu olaylar sırasında yükseklerden kayan topraklar,
başka yerlerde olduğu gibi, geçtiği yerlerde söze değer bir parça bırakmayarak,
ilin her ucundan denize yuvarlanmışlar, döne döne derinliklerde kaybolup
gitmişlerdir. Bugün kalan topraklar, o zamankinin yanında tıpkı küçük adalarda
fark edileceği gibi, kadid haline gelmiş bir hasta vücuduna benzer. Yumuşak ve
verimli toprakların hepsi çökmüş, geriye ancak ilin bir iskeleti kalmıştır...
"`Ama, meselenin özüne girmeden önce, Helen
adlarının barbarlara verildiğini görerek şaşmamanız için, size, anlatacağım bir
nokta daha var. Bunun sebebini şimdi öğreneceksiniz. Solon bu hikayeden kendi
şiirleri için faydalanmağı düşündüğünden, adların anlamlarını araştırdı, bu
adları ilk defa olarak yazmış olan Mısırlıların, onları kendi öz dillerine
çevirmiş olduklarını gördü. Bu sefer kendisi de, her adın anlamını ele alarak,
onu kendi dilimize çevirdi ve öylece yazdı. Solon'un bu el yazmaları dedemin
elinde bulunuyordu, şimdi de bendedir, onları daha çocukken ezberledim. Onun
için bizdeki adlara benzer adlar duyarsanız hiç şaşmayın: sebebini öğrendiniz.
"`Bakınız bu uzun hikaye aşağı yukarı nasıl
başlıyordu. Tanrıların kendi aralarındaki toprak seçiminden konuşurken, bütün
dünyayı küçük büyük parçalara ayırdıklarını, kendi adlarına tapınaklar kurup
kurbanlar kesilmesini adet haline koyduklarını daha önce söylemiştik. İşte
Poseidon da, böylece payına düşen Atlantis adasının şimdi size söyleyeceğim bir
yerine, ölümlü bir kadından olan çocuklarını yerleştirdi. Denize bakan tarafta,
adanın ortasında, boydan boya bir ova uzanıyordu, bu ova bütün ovaların en
güzeli, en verimlisi olarak biliniyordu. Ortalarında, aşağı yukarı elli stadion
(200 metre) uzaklıkta, her yanı orta yükseklikte bir dağ görünüyordu. Bu dağda o
kökü topraktan gelme adamlardan biri oturuyordu. Adı Euenor'du, Leukippe adında
karısıyla yaşıyordu. Bir tek kız çocukları oldu. Kleito gelinlik çağına varınca
anasıyla babası öldüler. Poseidon bu kızı çok beğendiğinden onunla birleşti,
kızın oturduğu tepenin etrafını bir sıra denizden, bir sıra karadan yapılmış ve
en büyükleri en küçüklerini içine alan, halkalardan ikisini denizden, üçünü
karadan oluşturdu ve onlara adanın ortasından başlayarak, her taraftan aynı
uzaklıkta bir dire şekli verdi; Böylece oralara insanların ayak basmasına olanak
bırakmamış oluyordu, çünkü o zamanlarda gemiden de, gemicilikten de kimsenin
haberi yoktu. Ortadaki adayı kendi eliyle güzelleştirdi, bir tanrı olduğu için
bunda hiçte zorluk çekmedi. Topraktan biri soğuk, biri sıcak, iki kaynak
çıkardı, çeşit çeşit, bol bol yiyecekler yetiştirdi. Beş kere ikiz erkek
çocukları oldu. Onları büyüttü ve Atlantis adasını on parçaya ayırarak ilk
ikizlerden önce doğana, anasının eviyle dolaylarındaki toprak payını verdi; bu
pay en geniş, en iyi toprak parçasıydı; Onu bütün kardeşlerinin üstüne kral
olarak getirdi. Ötekilere de idare edecek birçok adam, geniş topraklar
bağışlayarak, birer hükümdarlık verdi. Hepsine birer ad taktı. En yaşlıları,
Kral Atlas adını aldı; bütün ada ile Atlantikon denilen deniz, adlarını bu ilk
kraldan aldılar. Kendisinden sonra doğan kardeşinin payını adanın Herakles
sütunları tarafından, bugün orada Gadeiros ülkesi denilen yere doğru uzanan ucu
düşmüştü. Bu hükümdarın Helen'lerce Eumelos, yerlilerin dilin de Gadiros'tu; bu
yere verilen ad da her halde bundan gelmiş olmalı. Poseidon ikinci ikizlerden
birine Ampheres, ötekine Evaimon adını verdi. Üçüncü ikizlerden ilk doğan
Mneseus, arkasından gelen de Autokhthon adlarını aldılar. Dördüncü ikizlerden
ilk dünyaya gelene Elasippos. İkinciye Mesot: beşinci ikizlerden birincisine
Azaes, ikincisine de Diaprepes adları verildi. Poseidom'dan bütün bu oğulları ve
onların çocukları birçok nesiller boyunca bu memlekette yaşadılar. Daha önce de
söylediğim gibi onlar, Okyanusunun daha birçok adaları üzerinde de hüküm
sürüyorlar, ayrıca egemenliklerini bu tarafa, boğazın içlerine, Aigyptos [Mısır]
ile Tyrhenia'ya kadar yürütüyorlardı.
"`Atlas'ların soyu gitgide çoğaldı ve
egemenliğin şerefini korudu. İçlerinden hep en yaşlıları kıral oluyordu. Krallık
her zaman çocukların en büyüğüne kaldığından, krallıkları nesillerce sürdür.
Kendilerinden önce hiçbir kral soyunda görülmeyen, kendilerinden sonra da kolay
görülmeyecek olan pek büyük zenginlikler topladılar. Kendi şehirlerinin bütün
kaynaklarından faydalanıyorlardı. Yayılmış olan kuvvetlerinden ötürü, birçok
şeyler dışarıdan alıyorlar, fakat yaşayışları için lüzumlu olan şeylerin çoğunu
kendi adalarında elde ediyorlardı. En başta, ocaklardan çıkarılan, eritilebilen
yahut eritilmeyen bütün madenler, ve en çok, bugün ancak adı kalan, ama o
zamanlar kendi de bilinen bir nevi maden geliyordu. Adananın birçok yerlerinde
çıkarılan oreikhalkon adında bu maden, o zaman bilinen madenlerin, altından
sonra en değerlisiydi. Bunun gibi ada, dülgerlerin işine yarayan ve ormandan
çıkan her şey de bol bol yetişiyordu. Ada hem evcil, hem de yaban hayvanlarının
yeterince besliyordu. Hatta fil cinsine bile orada bol rastlanıyordu; çünkü ada
ada, yalnız bataklıkların, göllerin ve ırmakların kenarında, yahut dağlarda,
ovalarda otlayan bütün öteki hayvanlara değil, yaratılışta hayvanların en büyü,
en doymak bilmeyeni file de bol otlaklar sağlıyordu. Bundan başka, şimdi
dünyanın her tarafında çıkan bütün kokulu şeyler, kökler, otlar, ağaçlar,
çiçeklerden yahut meyvalardan çıkarılan özler adada pek de güzel yetişiyordu.
Ayrıca meyve ağaçlarıyla yemek için kullandığımız, bazılarından un yaptığımız ve
çeşitlerine zahire adını verdiğimiz bütün toprak ürünleri de yetiştiriliyordu.
Bizce içki, yiyecek maddeler ve kokular veren ağaç nevinden meyveleri, zevk ve
eğlencemize yarayan o kabuklu, muhafazası güç meyveyi [Hindistan cevizi?], akşam
yemeklerinden sonra hazımsızlık çekenlerin mide ağırlıklarını hafifletmek,
onlara rahatlık vermek için kullandığımız bütün bu sevilen yenişleri, o zamanlar
güneş gören bu kutsal ada, görülmemiş güzellikte, sayısız denecek kadar bol
yetiştiriliyordu. Ada halkı, topraktan elde ettikleri bütün bu zenginlikleri
tapınaklar, kral sarayları, limanlar, gemi tezgahları yaptılar. İlin başka
yerlerini de aşağıda anlatacağım sırayı güderek güzelleştirdiler. [Platon'un
Atlantis öyküsünün devamı ayrı bir bölümde verilecektir] (12)
"...Dünyanın uygar toplulukların hepsi
eski çağlardan bazı şeyler öğrenmişlerdir. Aynı bütün yolların Roma'ya çıkması
gibi büyük uygarlıklar da Atlantis'i işaret etmektedirler..." Ignatius
Donelly
Atlantoloji
Platon'un Atlantis efsanesi tarih boyunca
çeşitli yankılar uyandırdıysa, ancak 1882'de Ignatus Donnelly (1831-1902)
isminde bir reformcu Amerikan senatörün "Atlantis, Tufan Öncesi Diyar"(13)
isminde eserinin baskısı ile yeni bir boyut kazanmıştı. Daha önce bu konuda
bilimsel açıdan kayda değer bir eser yazılmadığı gibi, günümüzde bu konunun
başyapıtı olarak yerini korumaktadır. Kitap ilk çıktığında, okyanusun iki
tarafında büyük ilgi yarattı. Hatta, Bu eseri okuyan İngiliz başbakanı Gladstone,
Atlantis'i bulmak için bir keşif seferi düzenlemeye önermişti. Ancak, bu öneriyi
meclisten geçiremedi. Donnelly'in eseri gerçekten büyük ve titiz bir araştırmaya
dayanıyor, ve Platon'un klasik Atlantis tezini doğrulamaya çalışıyor. Kitabın
ilk bölümünde Donelly, ortaya attığı fikirleri şöyle sıralıyor:
"1. Bir zamanlar Akdeniz’in girişi
karşısında ve Atlas Okyanusunda Atlantik bir kıtanın kalıntısı olan büyük bir
ada vardı. Bu ada kadim dünyada Atlantis olarak bilinirdi.
"2. Platon tarafından bu ada konusunda
yazılanlar masal değil, gerçek tarihtir.
"3. Atlantis insanların ilkel bir durumdan
uygarlığa eriştiği yurttu.
"4. Zamanla o yüksek nüfuslu ve güçlü bir
ülke oldu, Oradan göçen halklar Meksika körfezi, Mississippi nehri, Amazonlar,
Güney Amerikanın Büyük Okyanus sahilleri, Avrupa ve Afrika'nın batı sahilleri,
Baltık, Karadeniz ve Hazar Denizi civarlarında uygar topluluklar kurdular.
"5. O gerçek tufan öncesi yurttu; Aden
(Cennet) Bahçesi; Hesperides bahçeleri; Elysian yaylaları; Mesomphalos; Olympos;
Kadim ülkelerin Asgard'ı; evrensel olarak belleklerde kalan, ilkel insanlığın
barış ve mutluluk içersinde yaşadığı bir yurttu.
"6. Kadim Grek, Finikeli, Hindu ve
İskandinav tanrı ve tanrıçaları Atlantis'in kralları, kraliçeleri ve
kahramanlarıydı. Mitolojide onları içeren olaylar gerçek tarihi olayların
belleklerde karıştırılarak aktarılması idi.
"7. Eski Mısır ve Peru Mitolojisi
Atlantis'in esas dini olan Güneş Dinin kalıntılarıdır.
"8. Atlantis'in en eski kolonisi muhtemelen
Mısır'dı. Onun uygarlığı da Atlantis'in kopyasıdır.
"9. Avrupa'da bronz çağı aletler
Atlantis'dendi. Atlantisliler ayrıca demiri ilk işleyenlerdendi.
"10. Bütün Avrupa alfabelerinin anası olan
Finike alfabesi Atlantis kökenlidir. Ayrıca bu alfabe Atlantis'den Orta
Amerika'daki Maya'lara aktarıldı.
"11. Atlantis, Ari, veya Hint-Avrupalı
ırkların yurtları olmakla beraber Sami (Yahudi ve Arap) kavimlerin ve muhtemelen
Turanlıların (Türklerin) ana yurduydu.
"12. Atlantis korkunç bir doğal felakette
nüfusun çoğunla yok oldu.
"13. Felaketten gemiler ve sallarla
kurtulan birkaç kişi dünyanın dört yanına günümüze kadar kalan tufan öykülerini
yaydılar."
Yukarda saydığımız ilkeleri kanıtlamak için
Donelly, Congress kütüphanesinde ve Smithsonian Enstitüsünde yaptığı
araştırmalara dayanarak 500 sayfalık kitabında eski ve yeni dünya arasındaki
etnik, mitolojik, dini, dil, sanat, mimari, tarım, evcil hayvan benzerliklere
işaret eden 650 kanıtı toplayarak bunların ortak bir kaynaktan geldiğini
belirtmişti. Ayrıca, jeoloji, deniz coğrafyası, bitki ve hayvan türlerindeki
kanıtlara değindi. 1883'de "Ragnarök, the Age of Fire and Gravel"(14) adındaki
eserini yayınladı. Bu kitapta tufandan da önce, bir felakette dünyaya bir
kuyruklu yıldızın çarptığını iddia etmekteydi (Platon'un Phaeton'u).
Atlantis konusu 1888'de yayınlanan ve
Teosofik Cemiyetinin kurucularından Madame Helena Petrova Blavatsky tarafından
kaleme alınan "Gizli Doktrin" (15) adlı eserinde işlenmişti. Blavatsky'nin
iddialarına göre Atlantis dördüncü kök ırkın yurduydu. Kök ırk tezine göre,
birinci kök ırkını oluşturan ilk insanlarının yurdu kuzey kutbuymuş; ikinci kök
ırkın yurdu Kuzey Asya'daymış; üçüncü kök ırkın yurdu Büyük Okyanus'ta Mu (Lemurya)
adında batmış bir kıtada bulunuyormuş; dördüncü kök ırkı Atlantislilermiş; ve
beşinci kök ırkı, bizim genel olarak bildiğimiz insanlık ve bilinen tarihte yer
almaktadır. Her ırk bir kıyamet sonucu yok olmaktadır, bu kıyametten kurtulan
birkaç kişi, yeni ırkın prototipini belirlermiş.
Blavatsky'e göre altıncı kök ırkın
prototipi şu anda belirlenmektedir ve yedinci kök ırkı ile devre tamamlanmış
olacaktır. Her kök ırkta ayrıca yedi alt-ırkı varmış ve onların her birinde yedi
dal ırkı varmış. Atlantisli yedi alt ırkları sırasıyla şunlardır: Mu asıllı
Rmoahaller, Tlavatliler, Toltekler, Turanlılar (Türklerin ataları), Samiler,
Akkadlılar ve Moğollar. Teosofik görüşle Atlantis konusu 1914 yılında W. Scott-Elliot',
"The Story of Atlantis" adlı eserinde daha ayrıntılı olarak işlendi.
Atlantis birçok kurgu romanının konusu
olmuştur. Jules Verne, H.G. Wells ve Conan Doyle gibi tanınmış yazarlar onu
romanlarına işlemişlerdi. Bunun dışında medyum kanalı ile Atlantis konusunda
türlü fantastik kitaplar kaleme alınmıştır. Bunların haricinde klasik tezden
uzaklaşıp Atlantis’in İsveç'te, İsrail'de, Kuzey Kutbu'nda, Spitzbergen
adasında, Amerika'da, İspanya'da, Tunus'ta, Kafkasya'da, Almanya'da ve son
olarak Thera veya Santorini (16) adasında ve daha nice yerlerde olduğunu iddia
eden eserler yazıldı. Bir gözlemciye göre (30 yıl önce) Atlantis konusunda
20,000 kitap yazılmıştır.
Donnelly'nin varisleri arasında İskoçyalı
Lewis Spence (1874-1955) önemli bir yer işgal eder. Mitoloji ve folklor
konusunda bir uzman olan Spence aynı zamanda birçok dilli ana dili gibi konuşan
bir dil uzmanıydı. Eserleri arasında şiir ve mitoloji kitapları, bir okültizm
ansiklopedisi; Mısır, Meksika, Peru, Babil, Kelt vs. uygarlıkları üzerinde 40
küsur kitabı vardır. Atlantis konusunda birçok kitap yazdığı gibi, Mu hakkında
bir kitap da yazmıştı. Spence, "the History of Atlantis"(17) adında eserinde
Atlantis'in tarihini çeşitli folklor, mitoloji ve tarihi kayıtlara dayanarak
ortaya çıkarmaya çalışmıştı ve Donnelly'nin gözlemlerine yenilerini eklemişti. "The
Occult Sciences in Atlantis" (18) adlı eserinde Atlantisliler’in gizli
ilimlerini diğer uygarlıklardaki kalıntılarından belirlemeye çalışmıştı. İkinci
Dünya Harbi sırasında yazılan "Will Europe Follow Atlantis"(19) kitabı sübjektif
bir açıdan konuyu elle alarak, uygarlığın çöküşü tekrar Atlantis felaketini
andıran büyük bir felakette yol açabileceğini ortaya atmıştı. Spence, "The
Occult Causes of the War" kitabında aynı konuya deyinerek Nazilerin şer güçlerle
ittifak kurduklarını ileri sürmüştü. Ayrıca, "The Problem of Atlantis" ve
"Atlantis in America" kitaplarını da yazdı.
Atlantoloji konusunda önemli bir eser
Atlantis’i Maya kültürü açısından inceleyen Stacy-Judd'un "Atlantis-Mother of
Empires"(20) aynı dönemlerde yazılmıştı.
Spence'in her ne kadar Nazilerden nefret
ettiyse de, Almanya ve Avusturya'da bazı Naziler Spence'in kitaplarına önem
veriyorlardı ve Atlantis'in "üstün Ari ırk"ın beşiği olduğu konusunda fikir
beyan ediyorlardı. Nazilere karşı olan Antroposofi'nin kurucusu Avusturyalı
okültist Rudolf Steiner Atlantis konusunu kitaplarında işlemişti, ancak kaynak
olarak kendi duyu-üstü yeteneklerini veriyordu. Avusturyalı Kosmolog Hans
Hoerbiger'in tezleri Hitler tarafından benimsenmişti ve Atlantologlardan
taraftar toplamıştı. Bunların arasından H.S. Bellamy, "The Atlantis Myth" (21)
adlı kitabı yazmıştı. Bellamy, Hoerbiger'in görüşlerine dayanarak ayın aslında
dünyanın yer çekimi tarafından yakalanmış bir gezegen olduğunu ileri sürmüştü.
Ayın aniden dünya tarafından yakalanması ve yörüngesi dünyağa gittikçe
yaklaşması, onun yer çekimi dünyanın ekvatorü etrafında denizin kabarmasına yol
açmasına neden veriyormuş. İşte bu su kuşağı Atlantis'in aniden batmasına ve
deniz altında kalmasına sebep olmuş. Otto Muck isminde bir Alman kaşifinin
yazdığı "Atlantis Über Alles" (22) bu konuda yazılmış en iyi kitaplardan
biridir. Otto Muck'a göre Atlantis felaketinin en akla yatkın izahı 11,000 yıl
önce büyük bir göktaşı (asteroid) yeryüzüyle çarpışmasıdır. İkinci bölümde
göreceğimiz gibi böyle bir olay için oldukça fazla kanıt var.
Atlantis konusunda yazılan klasik eserler
titizlikle, mantıkla ve büyük araştırmalara dayanarak hazırlanmıştır.
Atlantis'in kanıtları ortadadır, bunları incelemeden inkar etmek bilime ters
düşer. Ne yazık ki, mitoloji, etnoloji, antropoloji, jeoloji, deniz coğrafyası,
astronomi gibi nice konuları bilmeyenler, bu konuları içeren kanıtlara karşı
alaycı bir şekilde inkar etmektedirler, inkar ederken de verdikleri nedenler
hayret edilecek derecede gelişi güzel, ve bilimsel düşünceden yoksun olmaktadır.
Batıda, bazı çevrelerde bilimsel ideolojide bu keyfi "akademik" zihniyeti
sürerken, Soviyet bilim adamları Atlantis konusunda daha sıcak bakmışlardır. Bu
Rus bilim adamları arasında V.A. Obrutchev, N. Lednev ve E. Hagemeister, ya
doğrudan Atlantisi kabul ediyorlar, ya da en azından varlığının bilimsel
olağanını onaylıyorlar. (23)
"Bermuda Şeytan Üçgeni"in (24) yazarı
Charles Berlitz, Amerika'da meşhur Berlitz lisan okullarını açan şahısın
torunudur. Herhalde bu sebepten olacak ki, 37 dilli bilmektedir. Dalgıçlık ve
deniz altı araştırmalarında uzman olan Charles Berlitz, Atlantoloji konusuna iki
önemli eser bırakmıştır. "The Mystery of Atlantis" (25) ve kısmen "Mysteries
from forgotten Worlds" (26), ayrıca Bermuda Şeytan Üçgeni konusunda diğer
kitaplarında Atlantis konusunu kısmen işlemiştir (27). Berlitz'in Atlantoloji'ye
katkısı konunun güncelliğini koruyarak, bu konuda çok ilginç denizaltı bulguları
açıklamasından kaynaklanır.
---------------------------
Kaynakça
(1) Tufan konusunda daha ayrıntılı bilgi
isteyenlere birkaç Türkçe kitap önermek mümkün. Orhan Hançerlioğlu'nun,"İslam
İnançları Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1984 (s. 660); Orhan
Hançerlioğlu'nun, "İnanç Sözlüğü", Remzi Kitabevi, İstanbul, 1975, (s. 649);
Arza Erhat,"Mitoloji Sözlüğü", Remzi Kitabevi, 1972, 1978 (s. 315); Charles
Berlitz, "Kıyamet Günü", Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul, 1981; Peygamberler
Tarihi, M. Asım Köksal, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1990
(2) Tanrılar, Mezarlar ve Bilginler, C.W.
Ceram, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1986, Gods, Graves and Scholars, C. W. Ceram,
Victor Gollancz ltd., London, 1949, 1955
(3) The Bible as History, Werner Keller,
William Morrow and Co., New York, 1956,
(4) Vanıshed Cities, Hermann ve Georg
Schreiber, Weidenfeld and Nıcholson, London, 1955, 1958
(5) Marco Polo'nun Geziler Kitabı, Çev.
Ömer Güngören, Yol Yayınları, İstanbul, 1985, The Travels of Marco Polo, Signet,
Chicago, 1961
(6) Tanrılar, Mezarlar ve Bilginler (2)
(7) Gılgamış Destanı, Sanders'in
İngilizcesinden çeviren Sevin Kutlu ve Teoman Duralı, Hürriyet Yayınları, l973.
Ayrıca Muzaffer Ramazanoğlu tarafından çevrilen Gilgames Destanı, Milli
Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1989. The Epic of Gilgamesh, Çev. P. K.
Sanders, Penguin Classics, 1960, 1966
(8) Çarpışan Dünyalar, Dr. Immanuel
Velıkovsky, çev. Suavı Eyice ve Dr. Hasan Külünk, Çağlayan Basımevi 1985. (Bu
eser orijinalinin sadece birinci cildini [Venüs bölümü] kapsar.)
(9) Broca's Brain, Carl Sagan, Coronet
Books, 1974, 1980, (sayfa 100-160, Venus and Velikovsky), The Stars in their
Courses, Isaac Asimov, Panther, 1975,1979, (sayfa 48-62, Worlds in Confusion)
(10) Worlds in Collision, İmmanuel
Velikovsky, Doubleday & Co., New York, 1950. Bu kısım Suavi Eyice'nin
çevirisinde olmadığı için yeni bir çeviridir.
(11) Timaios'dan alınan bu bölüm
sadeleştirilmiş yeni bir çeviridir. Hem Türkçe çevirisine, hem de çeşitli
İngilizce çevirilerine başvurulmuştur. Zaman zaman, önceki Türk çevirisine
benzer ifadeler görülürse şaşmamak gerekir. M.E.B. tarafından yayınlanan bu
çeviri iyi bir çeviridir. Ancak yabancı dillerdeki aslı ile hafif nüans farkları
görüldüğü yerde, yabancı dildeki anlamı esas alınmıştır. Timaios, Eflatun
(Platon),Çev. Erol Güney ve Lütfi Ay, M.E.B. Yayınları, İstanbul, 1989.
(12) Kritias, Eflatun, Çev. Erol Güney ve
Lütfi Ay, M.E.B. Yayınları, İstanbul, 1988. Ruh ve Madde Yayınları 1973, Eylül
sayılarından itibaren kısım "Eflaun'a göre Atlantis" başlıklı "Kritias"ın bu
çevirsini yayınladılar, ancak Timaios diyalog'undaki önemli kısımları atladılar
(13) Atlantis, the Antediluvian World,
Ignatius Donnelly, Dover publications, New York, 1976
(14) The Destruction of Atlantis, Ragnarök:
The Age of Fire and Gravel, Ignatius Donnelly, Steiner Books, New York,1972
(15) The Secret Doctrine, H. P. Blavatsky,
Theosophical University Press, Pasedena, California, 1963
(16) Voyage to Atlantis, James W. Mavor,
Fortana, London, 1969, 1977
(17) The History of Atlantis, Lewis Spence,
Rider & Co., London, 1926
(18) The Occult Sciences in Atlantis, Lewis
Spence, The Aquarıan Press, 1970
(19) Will Europe Follow Atlantis, Lewis
Spence, Rider & Co., London, 1942
(20) Atlantis, Mother of Empires, Robert B.
Stacy-Judd, Devorse & Co., Santa Monica, California, 1939, 1972
(21) The Atlantis Myth, H.S. Bellamy, Faber
and Faber, London.
(22) The Secet of Atlantis, Otto Muck,
Almanca'dan İngilizce'ye çeviren Fred Bradley, Book Club Associates, London,
1978
(23) Atlantis from Legend to Discovery,
Andrew Tomas, Sphere Books, London, 1972, 1974
(24) The Bermuda Triangle, Charles Berlitz,
Doubleday & Co., 1974, Bermuda Şeytan Üçgeni, Charles Berlitz, Çev. Belkıs
Çorakçı, Karacan Yayınları, 1981
(25) The Mystery of Atlantis, Charles
Belitz, Panther, Herts, 1969, 1977. Atlantis'in Esrarı, Charles Berlitz, Çev.
Belkıs Çorakçı, Milliyet Yayınları, 1976
(26) Myterıes from Forgotten Worlds,
Charles Berlitz, Souvenir Press, London, 1972
(27) Without a Trace, Charles Berlitz,
Souvenir Press, London, 1977
|