Eski Mısır
Eski Mısır yaklaşık üç binyıl varlığını
sürdürdükten sonra, İ.S. 395'te Bizans egemenliği altına girerek Hıristiyanlığı yada
Kıptiliği benimsedi ama Hıristiyanlar ve Araplar, bu son derece gelişmiş
uygarlığın izlerini silemediler. İ.S.VI. yy'da imparator İustinianos,
Philai'deki İsis Tapınağı'nı (Hıristiyan mısır'daki son pagan merkezi)
kapattırınca, dünyanın en eski uyarlığı sayılan bu uygarlığın üstüne bütün
kapılar kapanmış oldu. Daha sonra Fransız Jean-François Champollion'un
hiyeroglif yazılarını incelemesi ve dolayısıyla o tarihe kadar karanlıkta kalmış
birçok soruya ışık tutması sonucunda Eski Mısır uygarlığıyla ilgili pek çok şey
öğrenildi. XIX. yy'a kadar, Mısır tarihi Eski Yunan yazarlarının, özellikle de
Herodotos, Sicilyalı Diodoros ve Stranbon'un yazdıklarından öğreniliyordu;
ayrıca Mısırlı rahip Manethon'un Aigyptiake adlı yapıtından da yararlanılıyordu;
Manethon bir Mısır tarihi yazmaya girişmiş ve Mısır firavunlarını 31 sülalede
toplayarak bir firavunlar listesi yapmaya çalışmıştır.Bu bölümleme modern
bilinler tarafından her zaman kullanılmıştır.Günümüzde Eski Mısır bilimi (ejiptoloji)
henüz çok yeni bir bilim dalıdır, ama incelediği yazıtlar ve arkeoloji gereçleri
o kadar zengin ve o kadar çeşitlidir ki, daha şimdiden Tarihöncesi dönemden
Hıristiyanlık dönemine kadar Eski Mısır uygarlığının ve tarihinin ana hatları
çizilebilir, en özgün yanları belirtilebilir.İ.Ö. 3000'e doğru, Mısır'ın yazılı
tarihinin başladığı sıralarda, uyarlığın bütün öğeleri bir araya toplanmıştı:
Ülke Nil'in suladığı bir toprak şeridi üstüne kurulmuştu ve ırmağın taşkın
sularıyla besleniyordu; güneş her gün ışıklarıyla çevreye iyilik saçıyor, Afrika
kökenli beyaz halk sulama kanallarının bakımıyla uğraşıyor ve huzurunu sağlayan
doğal öğelere tapıyordu.Mısır halkı daha tarihsel döneminin başlangıç yıllarında
kendine özgü bir dinginlik edinmişti; bu durum biraz da siyasal sistem, dinsel
özellikler, dil ve yazıyı koruma kaygısından kaynaklanıyordu.Eski Mısır
yalnızca, şaşmaz ve düzenli bir firavunlar dizisi değil, ama eksiksiz bir
uygarlığın serüveni görünümünü taşıyordu.Eski Mısır'da hükümdar ve ülkenin
mutlak efendisi. Eski Mısır dilindeki Per-aâ'dan gelen firavun sözcüğü, önceleri
krallık sarayını belirtirken, XXII. Sülale döneminde (İ.Ö. 950-İ.Ö. 730) bu
sarayın sahibi, yani Mısır kralı da bu adla anılmaya başlanmış, bu anlamıyla
sözcük, ilk olarak ibraniler tarafından yaygın olarak kullanılmıştır.
MISIR PİRAMİTLERİ
Dünyanın yedi
harikasından günümüze kadar ulaşan tek eser, Mısır'daki Keops Piramidi dir.
Mısır'ın başkenti Kahire yakınındaki Nil Nehrinin batısında bulunan Giza
Yaylasında bulunmaktadır.
Keops Piramidinin yanında biraz daha küçük olan Kefren
ve Mikorinos piramitleri bulunmaktadır. Ayrıca, içlerinde prenseslere ve
firavunun en yakın yardımcılarına ait mumyaların bulunduğu beş piramit daha
vardır.
Büyük Piramit de denen Keops Piramidi, M.Ö. 2800
yıllarına doğru hüküm süren Mısır'ın 4. Sülale devri hükümdarlarından Keops'un
mezarıdır. İkinci büyük piramit, Keops'un kardeşi olan ve O öldükten sonra
firavun olan Kefren'e aittir. Küçük piramit ise M.Ö. 2500'lü yıllarda hüküm
süren Mikerinos'a aittir.
Mısır piramitleri yeryüzündeki anıt-kabirlerin en
eskileri ve en büyükleridir. Bunların en haşmetlisi olan Keops Piramidi dış
görünüşü ile de "Dünyanın Birinci Harikası" olma niteliğine hak
kazanmıştır.
Piramitler, firavunun mumyası ile hepsi birbirinden
değerli eşsiz nitelikteki sanat eserlerini; kral, kraliçe, prens heykellerini de
içlerinde saklıyordu ve bu eşsiz hazineleri saklamak için yapılmışlardır.
Keops Piramidinin yüksekliği 138 metredir. Tepeden 10
metre kadar aşınmıştır. Bazıları 10-15 ton ağırlığında olan 2.300.000 adet blok
taşın üst üste yığılmasıyla oluşturulmuştur. Bir kenarı 227 metre olan dörtgen
tabanı 50.524 metrekarelik bir alanı kaplar. Piramidin iç ortasında, tepeden 100
metre kadar aşağıda ve tabandan 40 metre kadar yukarıda firavunun odası vardır.
Firavunun mumyası, hazinesi ve özel eşyası bu odaya konmuştur. Oda 10,5 metre
uzunlukta, 5 metre genişlikte ve 6 metre yüksekliktedir. Buraya 50 metrelik bir
dehlizden girilir. Biri kraliçeye ait olan iki oda daha vardır.
Kefren Piramidinin taban kenarlarının uzunluğu 216m,
yüksekliği 143m'dir.
Mikorinos adına yapılan 66m uzunluğundaki piramidin
taban kenarlarının uzunluğu 109m'dir
Tarihçi Herodot'a göre, ağır granit blokları, piramidin
üst bölümlerine çıkarmak için 925 metre boyunda, 19 metre genişlikte bir rampa
yapılmıştır. Sadece bu rampanın yapılması bile 10 yıl sürmüştür. Bu muazzam
mezar, üç ayda bir toplanan 100.000 esirin çalışmasıyla 30 yılda tamamlanmıştır.
Daha sonra da Keops'un ve eşinin mumyalanmış cesetleri bu mezara
yerleştirilmiştir.
Bu üç piramit tam bir teknik ustalık ve mühendislik
yeteneği başyapıtıdır. Yerleştirilişi, yapının dev boyutları, kullanılan
kireçtaşından yapılan blokların boyut ve ağırlıkları şaşırtıcıdır. Bu piramitler
Dünyanın Yedi Harikası içinde günümüzde sağlam kalan tek yapıdır.
ZİGGURATLAR
Ziggurat Mezapotamya'ya
özgü bir terimdir. Tanrıdağı anlamındadır. İlkçağda Sümerler, Keldanlılar,
Babiller ve Asurlular tarafından yapılan, tabandan başlayarak tepeye doğru kat
kat yükselen giderek küçülen teraslardan oluşan, zirvesinde bir tapınak bulunan
ve yanlarında bir merdiven sistemi yer alan kademeli bir kuledir. Üzeri açık ve
dört köşelidirler.
Bu yapılar tarihi metinlerde Ziggurat,
Zigura ve Ziggurak gibi çeşitli yazılışlarla görülür. Zigguratların ilk olarak
Sümerlerce inşa edildiği düşünesi yaygındır.
Mezapotamya halklarının en önemli
faliyetleri tapınakları Tanrıya ithaf etmeleridir. Sadece Antropolojik değil,
edebi içerikli kalıntılara dayanarak da Sümerler'den önce başlamak kaydıyla
Mezapotamya düşünce tarzına aydınlık getiren tez şudur: Politik açıdan
Sümerlerde şehir devleti sözkonusu idi ve her merkezin bir tanrısı olduğu gibi
her tanrının da yeryüzünde kendini temsil eden bir hükümdarı vardı. Bu
hükümdarın birinci görevi tanrının evini inşa ettirmekti. Çünkü böylece tanrı
onlardan hoşnut kalacak bunun karşılığında da onların o bölgedeki yaşamlarını
temin edecek suyu gönderecekti. İşte Orta Asya'dan gelen bu kavimler , yüksek
dağları tanrı makamı kabul etmişlerdi ve dağlık olmayan Mezapotamya yöresine
gelince bu şekilde yüksek, yapay bir tepe meydana getirerek onu tanrının makamı
ve tapınak yeri olarak nitelendirmişlerdir.
Yapay bir tepe görünümündeki
zigguratların yapımına ilşkin inançlar tartışmalıdır. Örneğin gökyüzüyle yeri
ayıran Hava Tanrısı Enlil'in büyük bir dağ olduğuna ilişkin inanışın ziggurat
biçimini belirlediği öne sürülmektedir. Çok yıkık olmalarına rağman mevcut
kalıntı ve kabartmalar üzerinde çalışan bazı arkeologlarsa ova yerlilerinin
dağda doğup doruklarda yaşadığına inandıkları tanrılar için bir "Tanrı Evi" inşa
ederken dağa benzer bir yapıyı yeğlediklerini düşünmektedirler.
Ziggurat hakında ilginç bir bilgi de bu
yapıların merkezleri Babil olmak üzere evrenin yedi rüzgarını temsil ettiklerine
inanılmasıdır. Babillerde ziggurat, dünyanın merkeziydi. Evren onlar için yatay
olarak bir merkezden yayılan dört bölüme, düşey olarak da üç düzeye ayrılıyordu;
böylece hepbirlikte yedi oluyordu.
Ziggurat harabelerine günümüzde
Mezapotamya'nın hemen her yerinde rastlanmaktadır. Kerpiçten yapıldıkları için
hava ve yağmurun etkisiyle çabuk yıkılmışlardır. Ancak bazılarında ilk birkaç
kat korunmuştur. Esas şekilleri sadece kabartmalardaki resimlerden
anlaşılabilmektedir.
Zigguratlar üstüne bilgilerimiz
arkeolojik kazılara, Herodotos'un Babil'deki Baal tapınağının üzerine yazdığı
yazılara,Strabon, Sicilyalı Diodoros gibi antik yazarlara ve Nuh torunları
tarafından Babil kulesinin yapılışını anlatan Tekvin'e dayanmaktadır.
Zigguratta büyüklük ve özellikle
yükseklik amaçlanmıştır.kat sayısı değişkendir;genellikle üç ya da dört, bazen
yedidir. Katlar ve rampalar, ağaçlar ve bodur bitkilerle
yeşillendirilmiştir.yapının planı genellikle 38x52 m. boyutlarında bir
dikdörtgen ya da karedir. Yüksekliği ise 18- 30 m . arasında değişir.
Zigguratlar eklemelerle büyütülüp yükseltilmiş, her yeni hükümdar kendi katını
eklemiştir.
Giderek küçülen sekiz kuleden oluşan bu
tapınak, çok muntazam dört köşeli bir kaide üzerine oturtulmuştu. Bu kulelere ya
katlar arasındaki basamaklarla ya da çevresini dolaşan rampa ya da yokuşlarla
çıkılmaktaydı. Orta katlardan birinde bulunan odada, yukrıya çıkanların
dinlenmesi için oturacak yerler blunmaktaydı. En tepedeki kule büyük bir tapınak
özelliğindeydi ve içinde bir yatakla altın bir masa vardı. Burası kutsal
makamdı. Bu makam aynı zamanda bir ticaret ve kültür merkeziydi. Dinadamlarından
başka, tüccarlar, zanaatkarlar ve yazıcılar da orada kendilerine ayrılmış
yerlerde otururlardı.Burada tanrıya ait bir ya da birkaç oda bulunurdu.
"Yüksek tapınak"ÿÿölümünün dışında
ziggurat, Mısır piramitlerinin tersine dolu gövdelidir. Kütlesi pişmemiş tuğla
ve kerpiçten, bir ya da birkaç dış duvar yüzeyi ise genellikle pişmiş topraktan
yapılmış bazen sarı ve mavi sırlı tuğla kullanılmıştır.
Ziggurat ilk kez pişmiş tuğla
kullanımının yaygınlaştığı Yeni Sümer döneminde ortaya çıkmıştır. Urnamu
döneminden (M.Ö. 2112-2095) bu yana bilinen ziggurat yapısının doğrudan yeni bir
dinsel düşüncenin ürünü mü, yoksa kutsal mekanı yükseltmek amacıyla zaman içinde
üst üste inşa yoluyla oluşan bir strüktür mü olduğu da tartışmalıdır. Urnamu;
Ur, Uruk, Eridu ve Aşağı Mezapotamya'daki birçok kentte zigguratlar inşa
edilmiştir. Daha sonra da Mari, Babil'in yanı sıra Asur, Dur Sarrukin gibi Akad
kentleri de bu tür yapılarla donatılmıştır. Elam'da Sus'da büyük bir olasılıkla
bir ziggurat vardı; Çobangazi'de ise birinci katında tapınma mekanları ve odalar
bulunan bir ziggurat kalıntısı (M.Ö. XIII. yy.) ortaya çıkarılmıştır.
Bu da dini bir geleneğin varlığını
göstermektedir. Gerek Herodotos'un verdiği bilgilerden, gerek Uruk'daki Beyaz
Tapınak ile Erudu ve Tell Uqair Tapınakları gibi yapılardan varılan sonuç,
genellikle "yüksek tapınak" ın içinde bir oda bulunduğudur.bu odanın dar
duvarında bir seki ortasında tuğladan bir adak masası yeralmaktaydı. Nimrud'daki
iki tapınaktaysa uzun bir salonla iinde tanrı heykeli bulnan küçük bir oda
ortaya çıkarılmıştır. Papakhu adı verilen bu bölüm, tapınağın girilmeyen en
kutsal yeridir. Ayrıca bu tapınakların birinde, bu iki mekana ek olarak büyük
bir salon ve önünde küçük bir hol yer almaktadır. Bu da "giriş-tören
mekanı-kutsal mekan" üçlemesi sayılabilir.
Herodotos, M.Ö. 460'da doğuya yaptığı
geziyi anlatırken, her biri ötekinden küçük olarak, üst üste yükselen sekiz
tapınak gördüğünü yazar.yazarın babil'deki Baal tapınağı hakkında verdiği
bilgiye göre, kenarları 370 m . olan bir kare kaide üzerinde, küçülerek yükselen
katlar çok görkemliydi. Herodotos bunların en üstünde tapınağın yeraldığını
yazmıştır. Ama böyle bir tapınağın izine, zigguratların hiçbirinin tüm
yüksekliğiyle sağlam kalmamış olmasından dolayı rastlanmamıştır.
Tarihçi Ksenophan da "Onbinlerin
Dönüşü" adlı eserinde 31,50 m . genişlikte ve 61 m . yükseklikte bir kule
gördüğünü yazar.
Tevrat'ta Babil kulesi için şöyle der:
"geldiniz kerpiç keselim ve onları ateşte pişirelim dediler, kendimize tepesi
semaya kadar bir kule bina edip nam kazanalım dediler." (I. Kitap, 11. bab, 3.
ve 4. ayetler) İncil'de de adı geçen bu yapı Sümer, Babil ve Asur şehirlerinde
yükselen pek çok ziggurattan yalnızca biriydi.
Mezapotamya'nın düzlüklerinde yükselen
esrarlı tepeler, çoğu zaman yıkık bile olsa, kenarı dik, üstleri düz olduğundan
öteden beri dikkat çekiyordu. Gezginler bu yapıları uzun uzun anlatıyorlardı.
1840'larda görevle Mısır'a atanan Paul-Emile Batta, bölgeyi dolaşırken garip
tepeler görüyordu. Daha önce Kinneir, C.T. Rich ve Ainsworth gibi gezginler de
bu tepelerden sözetmişlerdi. Böylece çağdaş arkeolojinin dikkatleri zigguratlara
çekilmiş oluyordu.
Eski dünyanın harikalarından biri,
Babilin Asma Bahçeleri olarak blinen yapı, teraslar halinde yükselen dev bir
kuleydi. Bu düşünceden hareket eden R.K. Koldewey 1898'de babil'deki zigguratı
kazmaya başladı. Böylece Tevrat ve İncil'de adı geçen kulenin büyük gövdesi
ortaya çıktı. Güneşte kurutulmuş kerpiçlerle örülenyapı kitlesi sırlı tuğlalarla
kaplanmıştı. Bir çevre duvarı içinde rahip sarayları,geniş ambarlar ve
zigguratlar topluca yer alıyordu. Beyaz boyalı duvarlar, tunç kapılar, kemer ve
tonozlarla birlikte birbirine bağlanan mekanlar sık sık tekrarlanan
görüntülerdi. En alt katta başlayan rampalı merdivenler yapıyı her katta
dolaşarak tepeye kadar tırmanıyordu. Her kat ayrı bir renge boyanmıştı.
1940-1941 'de yapılan Irak kazıları
Ukayir'deki tepenin bir ziggurat olduğunu ortaya çıkardı. Ur'daki ziggurat ise
Ur Nammu adlı kral tarafından yaptırılan görkemli bir kule olarak yükseliyordu
(29) ve Mezapotamya'nın en iyi korunmuş zigguratıydı.(30) İkinci yapı
kuzeydoğuya dönük, ölçüleri en alt platformda yaklaşık 60x40 m. kadardı. İlk
katta merdiven kuzey köşeden doğu köşeye çıkıyordu. Dört yüzü geniş yüzeye
gelecek güneş ve rüzgar etkisini azaltmak için nişlerle parçalanmıştır.
Zigguratların tanrılara inşa edildiği
kesin gibidir. Ancak bu yorumu şüphe ile karşılayanlar da vardır. Kimi
arkeologlara göre Mezapotamya düzlüklerinde yükselen bu hakim yapılar dağı
sembolize etmektedir. Bir zigguratın düz ovada görünüşü gerçekten çok etkilidir.
Çoğu kez kule tapınak denmesi de bundandır. Arkeolog Layard, Nimrud zigguratını
kazdığı zaman buranın bir kral mezarı olduğunu ileri sürüyordu. Sümerlilere göre
gökleri işaret eden yapı, merdivenlerle tırmanılan gökyüzüne çıkan bir yoldu.
Bazı arkeologlar ziggurat denilen bu
basamaklı piramitlerin bir tapınak olmayıp yıldızları gözlemeye mahsus birer
gözlemevi oduğunu, rahip veya müneccimlerce kullanıldığını ileri sürerler. Çok
kişi de zigguratları Orta Amerika'nın Basamaklı piramitleriyle bağlantılı
görmektedir.