Ön Asya Arkeolojisi
NEOLİTİK ÇAĞ (M.Ö. 8000-5500)
Son buzul çağının
bitişiyle iklimde meydana gelen değişim daha ılıman ortamda yaşayan bitki ve
hayvan türlerinin çoğalmasına olanak vermiş, günümüzdekine benzer doğal bir
ortam
oluşmuştur. Arpa, buğday gibi bitkilerle koyun, keçi ve domuz gibi
hayvanların yabani ataları bu ılıman ortamın flora ve faunasının arasına
girmiştir.Bu olumlu değişimin sonucunda insanlık tarihinin ilk büyük devrimi
olarak kabul edilen NEOLİTİK DEVRİM yaşanmıştır. Neolitik devrim
insan topluluklarının binlerce yıl boyunca geçimini sağladığı avcılık ve
toplayıcılık yerine üretime başlaması yani tarım ve hayvancılığı öğrenmesidir.
Neolitik devrim elbette ki dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan değişik insan
guruplarınca aynı anda yaşanabilmiş değildir.Elde edilen arkeolojik verilere
göre, bu devrim ilk kez Ortadoğu’da ve M.Ö. 9000-7000 yılları arasında uzun bir
süreç sonunda gerçekleşmiştir.
Bu dönemde
Anadolu’nun güney kesimlerinin uygun şartlara sahip olması ve sözü edilen bitki
ve hayvan türlerinin doğal yaşama alanı olması nedeniyle Neolitik Çağın ilk kez
burada başladığı düşünülmekte ve bu düşünce de arkeolojik verilerle sürekli
olarak desteklenmektedir.
İnsan
topluluklarının bu dönemde üretime geçmesi bir dizi gelişmeyi de beraberinde
getirmiştir. Artık beslenmek için av hayvanlarının peşinde göçetmeye veya
tükenen bitkilerin yerine yenilerini aramaya gerek kalmamış, aksine ekilen
tohumların yetişmesini, üreyen hayvanların büyümesini uzun süre bir yerde
bekleme gereği doğmuştur. Bunun sonucu olarak da insanlar göçebe hayat tarzından
yerleşik düzene geçmeye başlamışlar, ilk köy toplumları da böylece yavaş yavaş
ortaya çıkmıştır. Güneşte kuruyan çamurun sertleşmesinin öğrenilmesiyle ilk
evler, daha sonra da kilin pişirilmesiyle çanak çömlek yapımı gelişmiştir.
Aseramik
Neolitik Dönem
Neolitik Çağın ilk
evresinde insanoğlu ilk yerleşimleri kurmuş olmasına rağmen henüz topraktan
çanak çömlek yapma aşamasına gelememiştir. Bu ihtiyacını ahşap ve taşları oyarak
biçimlendirdiği kap kacaklarla sağlamışlardır. Bu nedenle bu döneme
ASERAMİK NEOLİTİK DÖNEM adı verilir.Bu dönemin başlıca merkezleri
Çayönü, Nevala Çori, Aşıklıhöyük, Caferhöyük olarak sayılabilir.
Çayönü
M.Ö.7300-6750 yılları
arasında yerleşmeye sahne olan Çayönü özellikle mimarisiyle dikkat çeker.
Aseramik Neolitik döneme ait üç yapı katında ızgara ve hücre planlı iki değişik
mimari yapılanmaya rastlanmıştır. Erken döneme ait olan ızgara planlı yapılarda
evlerin tabanı taş ızgaralar üzerine oturtulmuş, dallarla örtülen ızgaralar daha
sonra çamur ile sıvanmıştır. Bu şekilde yaratılan hava akımı sayesinde nemden
korunma olanağı sağlanmıştır. Daha geç dönem tabakalarında rastlanan hücre
planlı yapılar ise birbirinden ayrı olarak bir meydan etrafına inşa
edilmişlerdir. İçinde dikili taşların bulunduğu böyle bir meydana ilk kez
Çayönü’nde rastlanmıştır. Meydanı çevreleyen binalardan ilk sıradakiler
diğerlerinden daha büyük ve özel olarak muhtemelen törensel amaçlarla inşa
edilmiştir. Bu iki yapı türü arasında bir de ilginç olarak bir Ata Kültünün
varlığını gösteren kesik kafataslarının bulunduğu yine dinsel amaçlı bir yapıya
rastlanmıştır. Bu yapının avlusunda bulunan sunak niteliğindeki bir taş insan ve
hayvanların kurban edildiğini düşündürmektedir.
Çayönü’nde ilk olarak
buğdayın tarıma alındığı ve köpeğin evcilleştirildiği bilinmektedir. Avcılık da
üretimin yanında önemli bir şekilde yer almıştır. Aletlerini yapmakta obsidyen
ve çakmaktaşının yanısıra kemikten de yararlanmışlardır. Ayrıca çevrelerinde
buldukları bakırı da basit yöntemlerle işleyip kullanmışlardır.
Nevala Çori
Üç yapı katına
rastlanan yerleşmede 8-10 odalı ve hücre planlı yapılara rastlanmıştır. Üzerinde
kol kabartmalarının bulunduğu 3m yüksekliğindeki dikilitaşların ve bir insan
yontusunun bulunduğu yuvarlak yapılı ve törensel işlevi olduğu düşünülen yapı
dikkat çekicidir.
Aşıklıhöyük
M.Ö 7. binin ilk
yarısına ait yerleşmelerin bulunduğu höyük Aseramik Neolitik Dönemin ilginç
yerleşmelerinden biridir. Henüz üretime geçilmediği halde yerleşik düzene planlı
bir şekilde geçilmiştir. Bu durum buraya yerleşenlerin daha önce başka bir
yerleşim kurduklarını göstermektedir. Ayrıca yapı malzemesi olarak çevrenin
özgün malzemesi olan taş yerine yapay olarak elde edilen kerpiçin kullanılması
da bu düşünceyi desteklemektedir. Aşıklıhöyük’de evler gruplar halinde tek, iki
veya üç gözlü olarak inşa edilmiş olup aralarında sokaklara rastlanmıştır.
Yakınlarında bulunan Melendiz Dağı kaynaklı Çiftlik yöresi obsidyenini
işlemişler ve önemli ölçüde ticaretini yapmışlardır. Ticaretten elde ettikleri
gelir ve çevrelerinde bulunan av hayvanlarının bolluğu nedeniyle üretimle
uğraşmadıkları düşünülmektedir.
Neolitik Dönem
Aseramik Neolitik
dönemden sonra insanlar yavaş yavaş kilin özelliklerini keşfetmeye başladılar.
Kilin şekillendirilip ateşte pişirilmesiyle seramikli dönem başlamış oldu. Bu
dönem seramikleri monokrom olarak yapılmıştır. Acemice pişirme teknikleri
yüzünden genellikle dışları siyah, içleri ise kırmızı kalmaktaydı.Seramikli
Neolitik Erken ve Geç Neolitik olmak üzere iki evrede incelenmektedir.
Erken Neolitik
Dönem
Bu dönem
yerleşmeleri daha çok Anadolu’nun güney yörelerinde yoğunlaşmışlardır.
Çatalhöyük binden fazla konut ve 6000’e ulaşan nüfusu ile Yakın Doğunun en büyük
Neolitik yerleşmesi olarak kabul edilmektedir. Biri doğuda diğeri batıda olmak
üzere iki höyükten oluştuğu için bu adı almıştır. Erken Neolitik tabakaları doğu
höyüktedir. M.Ö.6250-5400 yıllarına tarihlenen Çatalhöyük Konya Ovasının en
verimli yerine kurulmuştur. Hasan Dağı kaynaklı zengin obsidyen yataklarına da
yakın olan Çatalhöyük bu avantajı hem obsidyen işlemede hem de obsidyen
ticaretinde iyi kullanmıştır.
Çatalhöyük evleri taş
temeller üzerine kerpiçten, tek katlş ve düz damlı olarak inşaa
edilmişlerdi.Evler birbirlerine bitişik olarak yapıldıkları için aralarında
sokaklar bulunmuyordu. Fakat evler arasında yer yer büyük avlular bulunmaktaydı.
Ulaşım düz damlar üzerinden sağlanmaktaydı. Evlerde kapı pencere gibi oluşumlar
bulunmamaktadır. Evlere giriş dam üzerindeki bir açıklıktan sağlanmakta ve bu
açıklık aynı zamanda baca görevini görmekteydi. Evlerin içlerinde ocak, fırın,
küçük depolar ve oturma yatma gibi işlevleri olan sekiler bulunmaktaydı. Ölüler
bu sekilerin altına bacaklar karına çekik (hoker) durumda ve sepetler içerisinde
gömülmekteydi. 20-25 metrekare genişliğindeki dikdörtgen planlı bu evlerin
yanısıra daha büyük ve daha özel yapıldıkları farkedilen binalar bulunmaktaydı.
Sayıları 63’ü bulan bu yapıların duvarları beyaz kille sıvanmış daha sonra da
av, tapınma ve daha birçok konudaki renkli fresklerle bezenmişlerdir. Tapınak
olarak nitelenen bu yapılardan ele geçen pişmiş topraktan yapılmış kadın
figürinleri bir Anatanrıça inancının varlığına işaret etmektedir. Yine bu
yapılarda Anatanrıçanın doğa üzerindeki egemenliğini simgeleyen arslan, boğa,
geyik gibi vahşi hayvan figürin ve kabartmalarına da rastlanmıştır.
Avcılığın önemi
sürmesine rağmen tarım ve hayvancılık oldukça ilerlemiştir. Buğday, arpa,
mercimek, bezelye gibi ürünler tarıma alınmıştı. Önce büyük baş hayvanlar daha
sonra da koyun ve keçi evcilleştirilmiştir. Seramikler elde biçimlendirilip tek
renkli olarak, kalın çeperli, ağır ve basit şekillerde yapılmışlardır.
Seramiklerin yanında dokumacılık ve sepetçiliğin varlığı mezar buluntularından
anlaşılmaktadır.
Bu dönemin diğer önemli
merkezleri arasında Köşkhöyük(Niğde), Erbaba (Beyşehir), Kuruçayhöyük (Burdur),
Yümüktepe(Mersin), Gözlükule (Tarsus) sayılabilir.
Geç Neolitik
Dönem:
Bu dönem ekonomisinde
avcılığın yeri oldukça azalmış, bunun yerine kuru tarım yaygınlaşmıştır. Çanak
çömlek yapımı da iyice yaygınlaşmış, elde biçimlendirmenin devam etmesine rağmen
daha ince çeperli, daha iyi pişirilmiş, kahve, gri, devetüyü renklerinde
seramikler yapılmıştır. Oldukça az sayıda krem astar üzerine kımızı bezemeli
kaplara da rastlanmıştır. İlk olarak insan başı ve hayvan biçimli kaplara da bu
dönemde rastlanır. Yaşama biçiminin değişimiyle birlikte inanç sisteminde de
değişiklikler ortaya çıkmıştır. Av ile ilgili sahneler unutulmuş yerine üreme,
çoğalma kaygısı ile ilgili olarak Anatanrıça inancı yaygınlaşmıştır. Kadının
doğurganlığı ön plana çıkmış, avcılıkla birlikte doğumdaki rolü henüz bilinmeyen
erkek ikinci plana itilmiştir. Ortak kutsal alanlarda azalmış, ölüleri yerleşme
dışına gömme geleneği başlamıştır.
Çatalhöyük, Hacılar,
Can Hasan, Kuruçay, Gözlükule, Yümüktepe, Fikirtepe bu dönemin önemli
yerleşmelerindendir. Geç Neolitik dönemin sonlarında Konya Ovası ve Göller
Yöresi yerleşmeleri nedeni bilinmeyen birtakım yıkıcı felaketten olumsuz olarak
etkilenmişlerdir. Birçok yerleşme yeri büyük yangınlardan sonra terk edilmiş,
batıya taşınan Çatalhöyük gibi kimileri de yer değiştirmiştir.
KALKOLİTİK ÇAĞ (M.Ö.
5500-3000)
Erken
Kalkolitik
Geç Neolitik dönemde
yaşanan yangınlardan sonra ileri üretici dönem denen Kalkolitik dönem
başlamıştır. Bu dönemin en önemli özelliği taş aletlerin yanısıra bakırın da
kullanılmaya başlamasıdır. İkinci belirgin özellik ise özgün bezemeli kaplardır.
Kalkolitik Çağın ilk evresi olan Erken Kalkolitik’te nüfus artışıyla birlikte
yerleşim yerlerinde de bir artış görülmektedir. Önemli yerleşim yerleri arasında
Hacılar, Kuruçay, Can Hasan, Köşkhöyük, Yümüktepe, Tülintepe, Norşuntepe,
Korucutepe, Samsat ve Tilkitepe sayılabilir.
Bu dönemin en önemli
yerleşim merkezini oluşturan Hacılar, Geç Neolitik’te geçirdiği yangından sonra
tekrar kurulmuştur. Oldukça kalın kerpiç duvarlardan oluşan dikdörtgen planlı
evler ilk kez kapı ve pencerelere sahiptir. Duvarları bezemeli, nişli, içinde
dikili taşlar bulunan ortak kutsal mekanlar tekrar ortaya çıkmıştır. Yerleşme
dışı gömülere rağmen ev içi gömülerin son temsilcilerine de yine burada
rastlanmaktadır. Tüm cesetler hoker durumunda gömülmüştür. Gerçek anlamdaki
mezar hediyelerine de bu gömülerde rastlanmıştır. Hacılar’a ait en karakteristik
özellik açık renk zemin üzerine yapılan kahve yada kırmızı renkli geometrik
desenlerle bezenmiş kaplardır. Bu seramikler tüm Yakın Doğu ve Ege’nin en özgün
sanatının ürünüdür.
Geç Kalkolitik
İkinci evreyi oluşturan
geç kalkolitik dönem kabaca M.Ö. 4. bine tarihlenir. Anadolu bu dönemde büyük
olasılıkla Boğazlar üzerinden gelen göçlere sahne olmuştur. Buna bağlı olarak
nüfus artmış ve yeni yerleşim yerleri ortaya çıkmıştır. Artık Anadolunun
bütününde homojen bir kültürden söz etmek söz konusu değildir. Göçlerle gelen
etkiler sonucu eski ince kap formlarının yanında onlardan tümüyle farklı, siyah
zemin üzerine beyaz boya ile yapılmış çizgilerle bezenmiş yeni kap çeşitleri
ortaya çıkmıştır. Daha önceki gerçekçi Anatanrıça figürinlerinin aksine son
derece soyut, fakat yine Anatanrıçayı ifade eden, mermerden yapılma idoller
yaygınlaşmıştır.
Küçük kutsal alanlardan
başka ortak tapınaklar bulunmamaktadır. Genel olarak sadece bebekler ev içlerine
gömülmüştür. Yetişkinler ise yerleşim dışına gömülmektedir. Halk tarım ve
hayvancılıkla yaşamını sürdürmekte, zaman zaman avcılık ve balıkçılıkta
yapmaktadır. Maden kullanımıyla ilgili olarak ticaret oldukça yaygınlaşmıştır.
TUNÇ ÇAĞI (M.Ö.
3000-1200)
Bu yeni dönem, önceki
çağların tarım hayvancılık, dokumacılık, çömlekçilik gibi buluşlarına, daha
güçlü silahların üretilmesine, daha ince süs eşyalarının yapılmasına olanak
veren bakır ve kalay alaşımı olan tuncun keşfini eklemiştir. Besin üretimi
alanında olduğu gibi, metal işleme alanında da teknolojik gelişmeler her bölgede
eş zamanlı olarak yaşanmamıştır. Tunç Çağına Anadolu'da M.Ö. 3000, Girit, Ege
Adaları ve Yunanistan'da M.Ö. 2500, Avrupa'da ise M.Ö. 2000 yıllarında
ulaşılabilmiştir. Anadolu'da M.Ö. 3000-1200 yılları arasında ele alınan Tunç
Çağı kazılarında bulunan çanak çömleğin yapısına, üretimde ve mimaride kullanlan
teknolojinin düzeyine göre Erken, Orta ve Geç Tunç olmak üzere üç evrede
incelenir.
Erken Tunç Çağı
(M.Ö. 3000-2500)
Erken Tunç I, II, III
olarak incelenen bu evrenin ilk döneminde daha çok, Kalkolitik dönemin tarıma
dayalı köy kültürü sürdürülmektedir. Bronz alet kullanımı çok yaygın değildir.
Mezopotamya ve Mısır'da M.Ö. 4. binin sonlarından itibaren yazının
kullanılmasına rağmen Anadolu henüz bu aşamaya ulaşamamıştır. Çömlekçi çarkıda
henüz kullanıma girmemiş olmasına rağmen daha gelişmiş koyu renkli ve iyi açkılı
seramikler yapılmıştır. Yapılar yine taş temeller üzerine kerpiçten megaron
planlı olarak inşa edilmiş olup, bazı yerleşim alanlarının etrafı bir surla
çevrilmeye başlanmıştır. Ölüler artık yerleşim alanı dışına, ölü armağanlarıyla
birlikte ve bacaklar karına çekik (hoker) durumda gömülmektedir (Extramural).
Çağın inanışlarındaki bir başka özellik de daha çok Batı Anadolu'da rastlanan
keman biçimli mermer idollerdir. Anatanrıça'yı temsil eden bu idoller eski
dönemin gerçekçi figürinlerinin aksine tümüyle soyutlaşmışlardır. Bu dönemin en
önemli teknolojik buluşu kağnı biçimindeki dört tekerlekli arabadır. Bu evrede
Anadolu'da yapılan arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan en önemli yerleşim
yerleri Troia I, Demircihöyük, Semahöyük, Beycesultan, Tarsus, Alişar,
Alacahöyük, Karaoğlan, İkiztepe, Kültepe ve Norşuntepe olarak sayılabilir.
Erken Tunç II, Orta
Anadolu'da güçlü beyliklerin ortaya çıktığı bir dönemdir. Batı Anadolu'daki
Troia II'nin yanısıra Kızılırmak batısında, Ankara yakınlarnda Karaoğlan,
Ahlatlıbel, Etiyokuşu, Polatlı, Kızılırmak doğusunda ise Alişar ve Alacahöyük bu
dönemin en önemli yerleşimleri olmuştur. Bunlar içinde Alacahöyük'ün özel bir
yeri vardır. Dönemin sonlarında zengin ve etkin bir beyliğin merkezi gibi
görünen Alacahöyük'ün en önemli özelliği Kral Mezarları olarak adlandırılan 13
gömüdür. Yerleşme alanı yamaçlarında bulunan bu mezarlıktaki gömülerin dönemin
derebeyleri ve eşlerine ait olduğu düşünülmektedir. Gömülerin kimileri 3-8 m.
uzunluğunda, 2-5 m. genişliğinde ve 1m. kadar derinliğinde dikdörtgen planlı
çukurlara yapılmıştır. Çevresi ağaç ve taşlarla sınırlandırılan mezar
çukurlarına, ayakları karına çekik durumdaki ceset zengin armağanlarla birlikte
yerleştirilmiş, sonra üzeri ağaç, çamur ve toprakla örtülmüştür. Gömü işlemi
bitirildikten sonra mezar üzerinde bir ölü yemeği yenmiş; yemekten geri kalan
öküz kafaları ve bacak kemikleri de sıralar halinde bırakılmıştır. Bu mezar
armağanları Troia hazineleriyle çağdaş olup benzer nitelikte altın, gümüş,
elektrum, tunç ve demirdendir. Bu mezar hediyelerinin en ilginçlerini hatalı
olarak"Hitit Güneş Kursları" diye adlandırılan geyik ve boğa motifli, son derece
karmaşık ve gelişmiş dökme ve dövme teknikleriyle yapılmış tunç diskler
oluşturmaktadır.
Buradan anlaşılmaktadır
ki Erken Tunç II döneminde, biri Troia yöresinde, diğeriyse Orta Anadolu ve
Karadeniz bölgeleri arasında yer alan iki yerel madencilik okulu bulunmaktadır.
Diğer bir önemli gelişme ise Anadolu'da ilk kez bu dönemde görülen çömlekçi
çarkının Troia'da kullanımıdır. Çömlekçi çarkının Troia'ya Mezopotamya'dan deniz
yoluyla geldiği düşünülmektedir.
Erken Tunç II döneminin
sonlarında Batı ve Güney Anadolu'da büyük yangın izlerine rastlanmıştır. Birçok
yerleşimin ıssızlaşması bu ortak felaketle ilgili görülmektedir. Ayrıca bu
felaketlerden sonra ortaya çıkan yerleşme yerlerinin sayısında meydana gelen 1/4
oranındaki azalma ve yakılıp yıkılan iskan yerlerinin tekrar iskan edilmemesi bu
felaketlere birtakım göçebe toplulukların yol açtığını göstermektedir. Aynı
dönemde Trakya ve Balkanlar'da meydana gelen ıssızlaşma bu toplulukların
Balkanlar üzerinden gelen Hint-Avrupa kökenli Luviler'in olabileceklerini
göstermektedir.
M.Ö. 2300 yıllarında
ortaya çıkan bu felaketten sonra Erken Tunç III evresine gelinir.Yerleşim
yerleri önceki dönemin özelliklerini küçük farklarla sürdürmelerine rağmen çoğu
küçük birer köy niteliğindedir. Bu dönemde felaketlerden fazla etkilenmeyen Doğu
Anadolu'daki Norşuntepe, Korucutepe, Tepecik, Arslantepe gibi nispeten büyük
merkezlere İmikuşağı, Köşkerbaba, Pulur, Değirmentepe gibi yeni yerleşimler
eklenmiştir. Dikkat çekici bir gelişme görülmeksizin 500-600 yıl kadar yaşayan
bu köysel yerleşimler M.Ö. 1700 yıllarında son bulmuştur.
Orta Tunç Çağı
(M.Ö. 2500-2000)
Asur Ticaret
Kolonileri Çağı:
M.Ö. 2. binin
başlarında Tunç Çağının orta dönemine girilir. Orta Tunç Çağının en belirgin
özelliği Meopotamya ile başlayan çok sıkı ve iyi örgütlü ticaret ilişkileri ve
bunun sonucunda yazının Anadoluya girişidir.
Anadolu ile Mezopotamya
ve Kuzey Suriye arasında Aseramik Neolitik Dönemden beri var olan ve obsidyen
ticaretine dayanan sistem maden ticaretinin artmasıyla ters yönde işlemeye
başlamıştır. Tunç yapımında gerek duyulan kalay Anadolu’da az bulunduğu için
Mezopotamya kalayına ihtiyaç duyulmuş ve bu kalayı Anadolu pazarına getirme
işini de Asurlu tüccarlar üstlenmişti. Büyük kervanlarla Anadolu’ya gelen
tüccarlar, kalayın yanısıra parfüm, kumaş gibi malları da getiriyor, yerine
altın, gümüş ve değerli taşlar götürüyorlardı. Bu ticaret karşılığında yerli
beylere vergi de ödüyorlardı. Asurlular ticaret ağını sağlamlaştırmak amacı ile
Anadolu’nun çeşitli yerlerinde KARUM adı verilen ticaret
merkezleri kurmuşlardı. Bunların merkezi ve en büyüğü Kültepe’deki Kaneş
Karumu’dur. Bundan başka Hattuşaş, Alişar, Acemhöyük, Karahöyük gibi
yerleşimlerin de aralarında olduğu 9 yerde daha karumlar kurulmuştu. Asur’dan
Orta Anadolu’ya uzanan yol üzerinde ise WABARTUM denen küçük
konaklama birimleri oluşturulmuştu. Tüm bu olaylardan ötürü bu dönem ASUR
TİCARET KOLONİLERİ ÇAğI olarak anılmaktadır.
Bu dönemde Ticaret
Kolonileriyle birlikte yazı da anlaşmalardan ticarete, evlenme belgelerinden
evlat edinmeye kadar her alanda kullanılmaya başlanmıştır. Kaneş, Hattuşaş,
Alişar ve Karahöyük gibi yerleşmelerde yapılan kazılarda binlerce tabletten
oluşan arşivlere rastlanmıştır. Bu tabletler pişmiş kilden yapılmış olup Asur
Çivi Yazısıyla yazılmışlardır.
Dönemin ikinci büyük
gelişmesi çömlekçi çarkının tüm Anadolu’da yayılmasıdır. Çarkın kullanımıyla
birlikte çok değişik formlarda kaplar yapılmaya başlanmıştır. Kalkolitik dönemde
görülmeye başlanan insan ve hayvan şeklindeki kaplar en favori kap formlarını
oluşturmaktadır. Her nekadar Anadolu’nun eski gelenekleri sürdürülse bile
ticaretle birlikte Mezopotamya etkisi kap formlarına da yansımıştır.
Mezopotamya’dan gelen diğer bir etki de mühürlerde görülmektedir. Artık
Anadolu’nun geleneksel damga mühürlerinin yanısıra Mezopotamya’dan gelen
silindir mühürler de yaygın şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Koloni Çağı’nın
sonlarında Kültepe Karum’u Orta Anadolu’nun birçok yeriyle birlikte M.Ö. 1725
yıllarında bir yangınla son bulmuştur. Olasılıkla yerli beyler arasındaki
çekişmelerden kaynaklanan bu olaylardan sonra Hitit Devleti belirmeye
başlamıştır.
Hitit Devleti
Asur Ticaret Kolonileri
Çağında Anadolu irili ufaklı birçok beylik arasında paylaşılmış durumdaydı.
Yazılı kayıtlarda adlarına rastlanan bazı beylikleri şöyle sıralıyabiliriz :
Neşa (Kaneş), Hattuş, Mama, Puruşhanda, Kuşşara, Zalpa. Yazılı belgelerde
Kuşşara'lı olduğu belirtilen Pithana ve oğlu Anitta zamanında Anadolu' da
merkezi bir devletin kurulmasına doğru yol alınmıştır. Anitta Neşa, Zalpa ve
Hattuş'u ele geçirerek ilk kez büyük kral unvanını almıştır. Asıl olarak
Anitta'dan yüzyıl sonra aynı soydan gelen Kuşşaralı Labarnaş Hattuş'u başkent
yapıp, kente Hattuşaş, kendine de Hattuşalı anlamına gelen Hattuşili adını
vermiş, böylece M.Ö. 1650-1620 yıllarında Hitit Devleti resmen kurulmuştur.
Yerli Anadolulu
oldukları kabul edilen Hatti beylerine karşılık Hint-Avrupalı Hititler'in kökeni
hakkında fazla bilgi yoktur. Çeşitli varsayımlara göre Hititlerin Anadolu'ya
Kafkasya veya Boğazlar üzerinden Kuzey Avrupa'dan geldikleri düşünülmektedir.
Bir başka görüşe göre Hititler Anadolu'ya yerleşmeden önce Kuzey Mezopotamya'da
yaşamaktaydılar. Fakat bilinen şudur ki Hititler Anadolu'ya geldiklerinde ve
daha sonra hep azınlıkta kalmışlardır. Oysa Anadolu'ya geldiklerinde burada
yaşayanlar her türlü silahı kullanmayı ve üretmeyi biliyor, aynı zamanda da
etrafı surlarla çevrili korunaklı şehirlerde yaşıyorlardı. Bu yüzden azınlıkta
olan Hitit göçmenlerinin çok kısa bir sürede bu beylikleri yakıp yıkması kolay
degildi. Hititlerin başarısı yerli uygarlığı kabul etmelerive buna uyum
göstermeleridir.
I.Hattuşili’nin
Hattuşa’yı başkent yapmasından sonra Hitit Devleti hızlı bir biçimde gelişmeye
başladı. I.Murşili döneminde Halep ve Babil’in alınmasıyla Hitit Devleti Yakın
Doğu’nun en etkili siyasal güçlerinden biri haline geldi. Bu dönemde kap
formlarında sadeleşme göze çarpan özelliklerdendir. Fakat Hititler’in
bibru dedikleri hayvan şeklinde törensel kaplar (Rithon) yapma geleneşi
sürmektedir. Kap formlarına eklenen bir yenilikse büyük vazolar üzerine kabartma
frizler şeklinde yapılan ve daha çok dini törenlerle ilgili olan süslemelerdir.
Bu sanat daha sonraki kaya kabartma sanatının öncüsü durumundadır.
Geç Tunç Çağı
(M.Ö. 2000-1200)
Hitit tarihinin son
dönemi aynı zamanda Tunç Çağının da sonu olmuştur. M.Ö. 1400 yıllarında Hitit
Devleti I.şuppiluliuma önderliğinde imparatorluk haline gelmiştir. Sınırların
Suriye’ye değin genişlemesi üzerine bu ülke üzerinde çıkarları olan Mısırlılarla
ilişkiler gerilmiş, sonunda Muwatalli zamanında Mısır Firavunu II.Ramses ile
Suriye egemenliği için Kadeş savaşı yapılmıştır (M.Ö. 1296). Her iki tarafın da
birbirine belirgin bir üstünlük sağlayamaması üzerine M.Ö. 1280 de ünlü
Kadeş barışı imzalanmıştır. Fakat Kadeş savaşının yarattığı yıpranma kolay kolay
tamir edilemez ve III.Hattuşili ve IV.Tudhaliya gibi son güçlü krallardan sonra
imparatorluk hızla çökmeye başlamıştır. Bu devirde Anadolu’da büyük bir kuraklık
ve kıtlığın yaşanması bu çöküşü hızlandıran etkenlerdendir. Sonunda başkent
Hattuşaş, M.Ö. 1200 yıllarında Karadeniz dağlarından gelen Kaşkalar tarafından
yakılıp yıkılmış ve Hitit İmparatorluğu sona ermiştir.
İmparatorluk Çağı
kültürü hemen hemen her yönüyle Eski Hitit kültürünün devamıdır. Ancak bu
döÿÿmde gereÿÿmimarlık gerekse betimleme sanatında imparatorluğa yakışan eserler
ortaya konmuştur. Özellikle başkent Hattuşaş imparatorluğun tüm görkemini
yansıtmaktadır. Özellikle IV Tudhaliya döneminde başkentte toplanan
tapınaklarla, Yazılıkaya Açık Hava Tapınağı mimarisi ve kabartmaları ile dikkat
çekicidir. Yine bu dönemde İmparatorluğun dört bir yanı kaya kabartmaları ile
bezenmiştir. Ele geçirdikleri ülkelerin tüm tanrılarını kabul etmelerinden
dolayı çok tanrılı bir dine sahip olan Hititler bu kaya kabarmalarında daha çok
dinsel sahneleri işlemişlerdir. Bu dönemde çivi yazısı resmi yazışmalarda,
Hiyeroglif ise kaya kabartmalarında kullanılmıştır. İmparatorluk döneminde Hitit
seramiği hem teknik hem de form yönünden oldukça gerilemiştir. Hayvan şeklindeki
kap yapımı ise devam etmiştir.
HURRİLER (M.Ö.
1500-1250)
Hititler döneminde
Anadolu yarımadasının güneyinde Luviler, Paflagonya Bölgesinde Palalar ve diğer
bölgelerde Arzava, Kizzuvatna ve Ahhiyava krallıkları bulunuyordu. Bu
devletlerden başka Hurriler ve Mitanniler de aynı dönemde Güneydoğu Anadolu’da
özgün uygarlıklar yaratmışlardır. Hurrilere ilk önce M.Ö. 3. binin sonlarında
Mardin dolaylarında rastlanmaktadır. Urkis şehrinde bir tapınağın kurulması ile
ilgili belge şimdi Louvre Müzesindedir. Tunçtan bir aslan heykelciğinin koruduğu
bir taş levha üzerine arkaik çivi yazısı ile kazınan yazıt M.Ö. 2300 yıllarına
aittir. Hurriler önceleri M.Ö. 2. binin ilk yarısında kısa yaşamlı küçük
beylikler kurmuşlardır. Daha sonra M.Ö. 1500-1250 arasında Hurriler tarafından
kurulan Mitanni devleti o dönemde Yakın Doğu’nun Mısır’dan sonra gelen ikinci
büyük gücü olmuştur. Mitanni kralları aynı dönemde hüküm süren Mısır kralları
ile mektuplaştıklarından bu dönem hakkında oldukça fazla bilgi edinmek
mümkündür.
Hurrilerin başlıca
merkezleri Urfa, Diyarbakır, Mardin ve Kerkük arasındaki bölgede kalan Tell
Feheriye, Tell Brak, şagar ve Bazar gibi kentlerdir. Mitanni devletinin kralları
Hint-Ari kökenli idiler. Hindistan’a giden bazı Hint-Ari boylarının İran yaylası
üzerinden Güneydoğu Anadolu’ya geldikleri ve yerli halk olan Hurrilerle
kaynaştıkları tahmin edilmektedir. Mitannilerin at yetiştirme konusunda oldukça
bilgili oldukları anlaşılmaktadır. Boğazköy’de bulunan Hititçe yazılmış dört
tablette atların yetiştirilmesi hususundaki bilgilerin bir Mitannili tarafından
kaleme alındığı bildirilmekte ve Hititçe çevirideki bazı teknik terimler
Sanskritçe dilinde verilmektedir. Oldukça kısa süren bir egemenlik döneminden
sonra Hitit kralı şuppiluliuma tarafından son verilen Mitanni devleti Hattuşa’ya
bağlı bir eyalet haline getirildi. Fakat Hurrilerin etkisi yörede yoğun bir
şekilde devam etti.
DEMİR ÇAĞI (M.Ö.
1200 - 750)
M.Ö. 12. yüzyıl
başlarında görülen Deniz ve Kuzey kavimlerinin göçleri ile Balkan kavimlerinin
göçleri Anadolu’nun tarhinde yeni oluşumlara yol açmıştır. M.Ö. 3000’den beri
Mezopotamya etkisinde bulunan Anadolu bu göçlerle yüzünü batıya çevirmiştir.
Batıdan gelen ilk etki
günümüz Yunanistanında ilk Grek kültürünü oluşturan ve genellikle Mikenler adı
ile anılan kavmin M.Ö. 2.binin ortalarında Doğu Akdeniz ve Anadolu’da ticaret
kolonileri kurmaları ile başlamaktadır. Homeros’ta Achaioi olarak adlandırılan
ve Akalar olarak bilinen bu ilk Hellen kavmi M.Ö. 16. yüzyılda Miletos’ta
yerleşmiştir. Bu tarihten başlayarak Batı ve bir ölçüde de Orta Anadolu’da
bulunan Miken keramik eserleri ile mezarlıkları bu bölgelerin Miken etki alanı
içine girdiklerini göstermektedir. Miken eserlerinin bulunduğu bazı yerlere
örnek olarak Miletos, Troya, Ephesos, Bodrum (Müskebi), Fraktin, Maşat,
Bayraklı, Menemen verilebilir.
M.Ö. 1200-1050
tarihleri arasında Doğu Akdeniz bölgesine yapılan çeşitli göçler “Deniz
Kavimleri Göçleri” olarak adlandırılmaktadır. Hitit Büyük Krallığının M.Ö.
1200’lerde zor durumda bulunmaları ve Myken Kırallığı’nın da gücünü yitirmiş
olması Kuzey Avrupa’dan Balkanlara kadar değişen çeşitli bölgelerden gelen
kavimlerin Anadolu’ya büyük dalgalar halinde saldırmalarına neden olmuştur. Bu
saldırılara maruz kalan kentlerden biri de Troya VII a’dır. Güneydoğu Avrupa’dan
gelen kavimler tarafından tahrip edilen Troya VII a kenti yerine kurulan Troya
VII b kentinde bu kavime ait keramik parçalar bulunmuştur. Bu kavimler daha
sonra M.Ö. 1200-1180 arasında Anadolu’nun diğer önemli kenti Hattuşa’yı yıkarak
1170-1160 tarihlerinde Asur sınırlarına kadar uzanmışlardır. Bu kavimlerden
bazıları ise uzun bir süre Kuzeybatı Anadolu’da kalarak yerleşmişlerdir (Brig ve
Mysi kavimleri gibi). Bu kavimler daha sonra buraya gelen Aiollerin baskısı
altında Anadolu içlerine gitmek zorunda kalmışlardır. M.Ö. 1200’lerden
başlayarak Anadolu’ya gelen bu Avrupalı kavimler uzun yıllar boyunca göçebe
olarak bir yerden ötekine gittiklerinden yoğun bir kalıntı bırakmamışlardır. Bu
kavimler içinde yerleşik düzene geçerek ilk devleti kuranlar Frygler olmuştur.
Demir Çağı’nda (M.Ö.
1200-750/700) Anadolu yarımadası çeşitli topluluklara ait büyüklü küçüklü
beyliklerin yönetiminde idi. Güney Anadolu’da ve kısmen Suriye’de olmak üzere
Geç Hititler, Doğu Anadolu’da Hurrilerin devamı olan Urartular, Orta Anadolu’da
Frygler, Batı Anadolu’da Lydialılar, Güneybatı Anadolu’da Lykialılar ve Ege’de
İonlar üstün değerde uygarlıklar kurmuşlardır. Bu topluluklar Mısırlılar,
Fenikeliler ve Babillilerle birlikte Hellen uygarlığı üzerinde büyük ölçüde etki
yaparak, bugünkü dünya kültürünün oluşmasında önemli katkılarda bulunmuşlardır.
GEÇ HİTİT UYGARLIĞI
(M.Ö. 1200-650)
Hattuşa’nın M.Ö. 1200
dolaylarında tahribedilmesinden sonra Hitit geleneği Güneydoğu Anadolu ile Kuzey
Mezopotamya’da süregider. Hattuşa’da, Alacahöyük’te ve daha birçok Anadolu
yöresinde tanıyageldiğimiz sanat eserleri değişik biçimlere bürünür. Düzinelerce
kent devletçiklerinden oluşan bu beyliklerde, başlıca dört sanat dönemi
görülmektedir :
1. Geleneksel Geç
Hitit Stili (M.Ö. 1050-850) :
· Malatya Aslantepe
(Büyük Hitit Krallığı ikonografisini devam ettirirler - Halen Ankara Anadolu
Medeniyetleri Müzesinde sergilenmektedirler)
· Kargamış (Eserler
Ankara AMM’de olup bazıları 8. yüzyılın sonunda Korinth vazo ressamlarına örnek
olmuştur)
2. Asur Etkisi
Gösteren Geç Hitit Stili (M.Ö. 850-800) :
· Zincirli (Bu
eserlerde Hitit biçimi saçlar yanında, kralın ensesinde Asur saç topuzu da
görülmektedir - İstanbul, Eski şark Eserleri Müzesi)
3. Asurlaşmış Geç
Hitit Stili (M.Ö. 800/750-700) :
Geç Hitit sanatına Aram
ögeleri yanında Asur özelliklerinin girdiği dönem. Bu eserlere özellikle
Zincirli, Sakçegözü, Kargamış, Malatya ve Tell Halaf örnekleri bu döneme ait
eserlerdendir. Örneğin, Hitit aslanlarındaki stilize edilmiş yürek biçimindeki
kulak yerine bu dönem aslanlarında natüralist kulak görülmektedir. Ayrıca
kalçadaki W-motifi N biçimini almış, oradan da Urartu’ya ve bozulmuş W-motifi
biçiminde Hellen sanatına geçmiştir. Geleneksel Hitit kuş adamları da Kartal
başlı, at kulaklı şekle dönüşmüştür. Hellen vazo ressamları Sakçegözü kuş
adamlarını aynen kopya ederek kullanmışlardır.
4. Aramlaşmış ve
Fenikeleşmiş Geç Hitit Sanatı :
Semitik topluluklar
olan Aramlar ve Fenikelilerin güneyden gelip Kuzey Mezopotamya’ya yayılmaları
sonucu, Hitit sanatına bu unsurlar da egemen olmaya başlar. Zincirli (kısmen
Berlin Müzesinde), Sakçegözü, Maraş (Louvre ve Adana Müzelerinde), İvriz Kaya
Kabartması, Karatepe heykel ve kabartmaları bu dönemin en bilinen eserleridir.
Hellenler M.Ö. 8.
yüzyıl başlarında gemiler inşa edip Doğu Akdeniz’de ticaret yapmaya başladıkları
zaman (M.Ö. 750 tarihinde kurulan Antakya’nın güneyindeki Al Mina Hellen
kolonisi gibi) şark sanatının (Mısır, Fenike ve Geç Hitit) etkisi altında
kaldılar. O dönemde yazıyı kullanmayan Hellenler Fenike alfabesini aldılar,
ayrıca şark din ve mitolojisinden etkilendiler (Hitit efsanelerinden Göğün
Krallığı-Theogoni ve Ejder İlluyanka-Typhon gibi). Hellenlerin Olympia, Delphi,
Atina, Milet, Ephesos, Erythrai ve Eski izmir gibi merkezlerinde 8. yüzyıl Geç
Hitit kökenli eserlere bolca rastlanır. Ayrıca 8. yüzyılın ikinci yarısından
itibaren Geç Hitit etkileri Attika vazolarında, daha sonra da Korinth
vazolarında görülmektedir.
URARTU UYGARLIĞI
(M.Ö. 860-580)
Hitit İmparatorluğunun
güçlü bir biçimde varolduğu ve bugünkü Elazığ yöresinde Hurri kökenli İşuwa
Krallığını egemenliği altında bulundurduğu yıllarda daha doğuda da (Van gölü
yöresinde) birtakım kabileler yaşamaktaydı. Bu bölge Asurlular tarafından
Uruatri (dağlık bölge) olarak adlandırılmaktaydı.M.Ö. 9. yüzyılın
ortalarında, göçebe durumdaki bu kabileler birleşerek Urartu Devletini kurdular.
Urartu Krallarının listesi aşağıda verilmektedir :
Aramu M.Ö. 860-840
I. Sardur M.Ö. 840-830
İspuini M.Ö. 830-810
Menua M.Ö. 810-780
I. Argisti M.Ö. 780-760
II. Sardur M.Ö. 760-730
I. Rusa M.Ö. 730-713
II. Argisti M.Ö.
713-685
II. Rusa M.Ö. 685-645
III. Sardur M.Ö.
645-625
Erimena M.Ö. 625-605
III. Rusa M.Ö. 605-590
IV. Sardur M.Ö. 590-580
Kendileri için
Biaini terimini kullanan Urartuların başkenti Van Gölü kıyısında bir
kayalığın üzerine kurulmuş bulunan Tuşpa idi. Ülkenin en geniş sınırları
kuzeydoğuda Sovyet Ermenistanına, güneydoğuda Urmiye Gölüne, kuzeybatıda
Erzincan’a, güneybatıda ise Malatya yöresi ve Toros dağlarına değin uzanıyordu.
Buralarda askeri ve ekonomik amaçlı pek çok kent kurulmuştu (batıda Palu,
kuzeyde Armavir Blur, Van bölgesinde Çavuştepe ve Fırat kıyısında Habibuşağı
gibi).
M.Ö. 8. yüzyılın
ortalarında Urartu’nun etki alanı Suriye’ye doğru genişlemeye başlamıştı. Kral
II. Sardur bazı Geç Hitit beylikleriyle bir koalisyon kurup Asur egemenliğine
karşı harekete geçti. Ancak Asurlular M.Ö. 743 tarihinde Adıyaman-Gölbaşı
yöresinde Urartu-Geç Hitit koalisyonunu yenerek Tuşpa’yı kuşatınca Urartu
egemenliğine büyük bir darbe vuruldu. Aynı dönemde de kuzeyden göçebe
Kimmerlerin saldırıları başlamıştı. Bu nedenlerle Urartular M.Ö. 8. yüzyıl
sonlarında Van gölü yöresine çekilmek zorunda kaldılar. Daha sonra II. Argişti
ve II. Rusa dönemlerinde yeniden bazı merkezler kuruldu (Toprakkale, Adilcevaz,
İran’da Bastam, Aras ırmağının kuzeyinde Karmir Blur gibi). Buna karşın Urartu
devletinin gerilemesi durdurulamadı ve M.Ö. 612 yılında Asur İmparatorluğunun
yıkılışını izleyen on yıl içinde Urartu devletine Medler ve İskitler tarafından
son verildi.
Urartuların en önemli
çalışmaları bayındırlık alanında olmuştur. Bunun nedeni de bölgenin sarp kayalık
yapısı nedeniyle son derece ölçülü biçimde inşa edilmesi gereken kaleler ve
şehirlerin gerekli olmasıdır. Urartular tarafından inşa edilen kale, kent,
baraj, su kanalı, tapınak ve kaya anıtları bu bayındırlık çalışmalarının en
canlı tanıklarıdır. Ayrıca Tuşpa’da kayalara oyulmuş olan Urartu kral mezarları
türünün dünyadaki ilk temsilcileridir.
Urartu dini çok
tanrılıydı. En önemli tanrıları Haldi (Savaş Tanrısı), Teişeba (Fırtına
Tanrısı-Hititlerde Teşup) ve Şivini (Güneş Tanrısı) idi. Urartular bu tanrılara
açıkhava kutsal alanları yanında kendilerine özgü büyük bir kompleks oluşturan
tapınaklarda da törenler düzenlerlerdi. Bu tapınakların en ilginç özelliği tanrı
heykelinin durduğu kare planlı yüksek kuledir. Dış yüzlerine tanrılara adak
olarak sunulmuş tunç kalkanların asılı olduğu bu yapıların iç duvarları mavi ve
kırmızının egemen olduğu duvar resimleriyle bezeliydi. Bu tür tapınaklara örnek
olarak Ağrı’nın Patnos ilçesindeki Aznavurtepe kalesindeki tapınak ile
Toprakkale’deki tapınak verilebilir.
Urartu sarayları
genellikle iki katlıydı. Alt kat mutfak, banyo, tuvalet gibi hizmet birimlerine
ayrılmıştı. Üst katta ise büyük bir kabul salonu ile yatak odaları bulunmaktaydı
(Çavuştepe ve Adilcevaz Urartu sarayları gibi).
Urartu devletinde her
türlü alt yapı hizmeti devlet tarafından planlanmıştı. Bunlar arasında sulamaya
özel bir önem verilmişti. Kral Menua’nın yaptırttığı 56 km. uzunluğundaki su
kanalı (şamram Kanalı) 2800 yıl önce yapılmış olmasına rağmen bugün hala Van’da
hizmet vermektedir. Aynı şekilde Toprakkale için inşa edilmiş olan Keşişgöl
Barajı bazı onarımlarla günümüzde de kullanılmaktadır.
Ayrıca Urartu şehirleri
arasındaki ulaşımı sağlayabilmek için bir karayolu şebekesi kurmuşlardı.
Dünyanın en eski ulaşım sistemlerinden olan Urartu karayollarının en etkileyici
kalıntıları Bingöl dağları üzerindedir. Van’dan Palu, Harput ve Malatya’ya
uzanan bu karayolu ortalama 5.40 m. genişliğinde olup, her 25-30 km. de bir
konaklama istasyonu bulunuyordu.
Dilleri Hurrice ile
akraba olan Urartular, çivi ve hiyeroglif yazısı kullanıyorlardı. Urartu ülkesi
ve çevresi gümüş, bakır ve demir kaynakları açısından zengin olduğundan maden
işlemeciliği oldukça gelişmişti. Kuyumculuk, kabartmalarla süslü tunç kemerler,
tunçtan heykeller, kazanlar, at koşum takımları ve silahlar ile demirden
şamdanlar dikkat çekicidir.
FRYGİA UYGARLIĞI (M.Ö.
750-300)
Hitit İmparatorluğunun
çökmeye başladığı yıllarda Anadolu Kafkaslar ve Boğazlar üzerinden gelen bazı
göçmen grupların etkisi altına girmeye başlamıştı. Doğudan gelenlere Muşkiler
deniyordu ve Elazığ yöresine yerleşmişlerdi. Batıdan (Makedonya’dan) gelenler
ise Bryg adını taşıyorlardı ve Marmara denizinin güney bölümüne yerleşmişlerdi.
Anadolu’da Phrygler adını alan grup M.Ö. 10 yüzyıldan başlayarak daha içeriye,
Gordion yöresine ulaşmışlardı. M.Ö. 8. yüzyılın ortalarında merkezi bir devlet
kuran Friglerin kurucularının Gordios olduğu sanılmaktadır. Asurluların Muşkili
Mita dedikleri oğlu Midas ise önceleri Urartu ve Tabal Krallıkları ile birleşip
Asur’a karşı bir koalisyon oluşturmuşsa da M.Ö. 8. yüzyılın sonlarında doğudan
gelen Kimmerlere karşı Asur ile dostluk anlaşması yaparak dikkatini batıya
yöneltti. Yunanistan’daki Delphoi tapınağına armağanlar yolladı, Lydia Krallığı
ile dostluk ilişkileri kurdu ve Batı Anadolu kıyılarındaki Kyme kenti Nemrutkale-Aliağa)
kralının kızı ile evlendi.
Frig Krallığı en güçlü
döneminde batıda Burdur yöresinden, doğuda Amasya’ya, kuzeyde Samsun’dan,
güneyde Niğde civarına kadar yayılmıştı. Fakat Kimmer tehlikesi giderek
artıyordu. Asur kralı II. Sargon bu göçebelerle yaptığı bir savaşta öldü (M.Ö.
705). Asur desteğini yitiren Frigler de Kimmerlerin istilalarına maruz kaldı.
M.Ö. 7. yüzyıl başlarında Gordion Kimmerler tarafından yakılarak tahrip edildi.
Kral Midas bu yenilgiden sonra intihar etti.
Frigler bu yenilgilere
rağmen Orta Anadolu’nun çeşitli yörelerine dağılarak beylikler halinde bir
müddet daha hüküm sürdüler. Çorum’un kuzeyindeki Pazarlı ve eski Hitit başkenti
Boğazköy bu yerleşim yerlerinden bazılarıdır. Ancak, en güçlü oldukları bölge
Eskişehir ve Afyon civarıydı. Küçük Frigya denilen bu bölgede bulunan Midas
kentinin dini açıdan da büyük önemi vardı.
Friglerin çok tanrılı
bir dinleri vardı. Güneş Tanrısı Sabazios ile Ay Tanrısı Men bunlardan en
tanınmışlarıydı. Ancak Frigler denince akla ilk gelen tanrıça Kybele’dir.
Anadolu’da Erken Neolitik Dönemden beri tapınılan Kybele Frigler için bir doğa
tanrıçası, hatta doğanın bizzat kendisiydi. Kybele için en büyük tapınma yeri
Pessinus’ta (Sivrihisar - Ballıhisar) idi. Burada tanrıçayı siyah meteorik bir
taş temsil ediyordu. Frigler bu tanrıçayı o kadar benimsediler ki, tüm
ülkelerini Agdistis Dindymene de dedikleri Kybele’nin mülkü saydılar. Bunun
sonucunda, aslında bir Anadolu tanrıçası olduğu halde Kybele tarihe bir Frig
tanrıçası olarak geçti. Kybele kutsal alanları genellikle kayalıklar üzerine
yapılmıştı. Çünkü tanrıçanın buralarda yaşadığına inanılıyordu. M.Ö. 8.-6.
yüzyıllar arasında Eskişehir-Afyon arasındaki ovaya tanrıçanın tapınaklarını
temsil eden pek çok kaya anıtı yapılmıştı.
Frig soyluları
ölülerini ya kayaya oyulmuş mezarlara ya da tümülüs denen yığma mezar
tepelerinin altındaki odalara gömerlerdi. Kaya mezarlarının kimilerinde cephe
kabartmalarla süslenmişti. Tümülüslere Gordion, Ankara ve Kerkenezdağ
bölgelerinde yoğun olarak rastlanmaktadır. Bunlardan en büyüğü Midas’a ait
olduğu sanılan 300 m. çapında ve 53 m. yüksekliğindeki Büyük Tümülüs’tür.
Tümülüs geleneği Anadolu’ya yabancıydı ve Frigler tarafından Makedonya’dan
getirilmişti.
Frig kentleri içinde
Gordion’un özel bir yeri vardır. Saray yapılarının bulunduğu kesim bir tepe
üzerine kurulmuştu. Bu yapıların en dikkat çekici özelliği tümünün megaron
planlı oluşlarıdır. Batı Anadolu’da M.Ö. 3. binyılın başlarından beri kullanılan
bu tür yapılar önde bir giriş holü ile arkadaki büyük salondan oluşuyordu.
Hint-Avrupa kökenli bir
dil kullanan Friglerin yazıları tam olarak çözülememiştir. Frigler dokumacılık,
marangozluk ve madencilikte çok ustaydılar. Gordion tümülüslerinde bulunan çivi
kullanılmaksızın birbirine geçmelerle tutturulmuş panolar ve mobilyalar ile
fibula adı verilen çengelli iğneler ve makara kulplu kaseler Friglere özgü
eserlerdir.
LYDİA UYGARLIĞI (M.Ö.
700-300)
Batı Anadolu’da Gediz
ve Küçük Menderes yörelerinde oturan bu halkın nereden geldiği kesin olarak
belirlenememiştir. Antik dönem yazarları onların güneydeki Karyalılar ile
kuzeydeki Mysialılar ve Frigler ile akraba olduklarını söylerler. Hint-Avrupa
karakterli bir dilleri olan Lydialıların Batı Anadolu’da M.Ö. 2. binyılın ikinci
yarısından itibaren varoldukları kabul edilmektedir. En ileri dönemlerindeki
kralları aşağıda verilmektedir :
Gyges M.Ö. 680-652
Ardys M.Ö. 652-625
Sadyattes M.Ö. 625-610
Alyattes M.Ö. 610-575
Kroisos M.Ö. 575-546
Lydia’nın parlamasının
nedeni bölgede bulunan altın madenleriydi. Bu madenin M.Ö. 7. yüzyılın başından
beri Sardes’te işletilmeye başlaması Lydia’lıları zenginleştirmiş ve
güçlendirmişti. Lydia’nın Anadolu’daki uygarlığa katkısı daha çok ekonomi
dalında olmuştur. Altın sikkeler basarak ticaretteki değiş-tokuş usulünü değer
ekonomisine çevirmişlerdir.
Lydia tarihinin bazı
dönemlerinde Frigleri de yıkan Kimmerlerin saldırısına uğradı ve Sardes kenti
Kimmerlerle birlikte yine göçebe bir topluluk olan Trerler tarafından da
yağmalandı. Ayrıca Medler ve Perslerle de çeşitli kez savaşlar yapmışlardır. M.Ö.
28 Mayıs 585 günü Medlerle yapılan savaş sırasında güneş tutulması meydana
gelmiş ve savaş böylece sona ermiştir. Lydia devletine son veren Pers kralı
Kyros olmuştur.
Lydia soyluları
ölülerini, Friglerdeki gibi tümülüslere gömüyorlardı. Bu tümülüsler Sardes’in
kuzeyinde Marmara Gölü kıyısında yer alırlar. Bunlardan 355 m. çapında ve 61 m.
yüksekliğindeki tümülüs Anadolu’daki en yüksek yığma mezar örneğidir.
Çok zengin olan Anadolu
mozayiğinde sözü edilmesi gereken ve bugün de izlerine rastladığımız başka
uygarlıklarda vardır. Demir Çağında incelenmesi gerekenler arasında Karia ve
Lykia uygarlıklarını sayabiliriz. Hint-Avrupa ailesinden olan dilleri Hitit
öncesi ögeler taşımaktadır. Karialıların daha önceleri Batı Anadolu’da yerleşmiş
oldukları bilinen Leleglerden, Lykia’lıların ise Luvilerden geldikleri
sanılmaktadır. Lykia uygarlığının en özgün örnekleri arasında kayalara oyulmuş
anıtlar yer almaktadır.
Lydia devletinin M.Ö.
546 yılında son bulmasıyla İranlılar Ege Denizi kıyılarına kadar tüm Anadolu’yu
ellerine geçirdiler. Pers egemenliği M.Ö. 333 yılına değin sürdü. Bu dönemden
sonra yerli kültür gelişiminin yerini Batıdan gelen yeni etkiler ve bunun
sonucunda ortaya çıkan bir kültür almaya başladı.
KAYNAKLAR
1. “İnsanın
Ataları”, L.S.B. Leakey, Çeviri G. Arsebük, TTK Yayınları.
2. “İnsan ve
Kültür”, Bozkurt Güvenç, Remzi Kitabevi.
3. “İnsan ve
Evrim”, Güven Arsebük, Ege Yayınları.
4. “Tarih Öncesi
İnsan”, R.J. Braidwood, Çeviri B.Altınok, Ark. ve Sanat Yayınları.
5. “Yakın şark”,
M. şemseddin Günaltay, TTK Yayınları.
I. Elam ve Mezopotamya
II. Anadolu
III. Suriye ve Filistin
IV.1. Perslerden
Romalılara Kadar
IV.2. Romalılar
Zamanında Kapadokya, Pont ve Artaksiad Krallıkları
6. Anadolu
Uygarlıkları Ansiklopedisi (6 cilt), Görsel Yayınlar.
7. Arkeoloji ve
Sanat Dergisi, Arkeoloji ve Sanat Yayınları.
8.
“Yakındoğu’nun En Eski Uygarlıkları”, J. Mellaart, Arkeoloji ve Sanat Yayınları.
9. “Eski Anadolu
Tarihi”, Füruzan Kınal, TTK Yayınları.
10. “Eskiçağ
Tarihinin Ana Hatları”, Bülent İplikçioğlu, Bilim Teknik Yayınevi.
11. “Anadolu’da
Bronz Çağı Kentleri”, Sevgi Aktüre, Tarih Vakfı Yurt Yayınları.
12. “Hitit
Mimarlığı”, W. Schirmer, Arkeoloji ve Sanat Yayınları.
13. “Doğu
Anadolu ve Urartular”, Afif Erzen, TTK Yayınları.
14. “Antik Çağda
Kentler Nasıl Kuruldu”, R.E. Wycherley, Ark. ve Sanat Yayınları.
15. “Coğrafya”,
Strabon, Arkeoloji ve Sanat Yayınları.
16. “Arkeoloji
Sözlüğü”, Secda Saltuk, İnkilap Kitabevi.
17. “100 Soruda
Mitologya”, Behçet Necatigil, Gerçek Yayınevi.
18. “Mitoloji
Sözlüğü”, Azra Erhat, Remzi Kitabevi.
19. “Arkeolojik
Kazı Sistemi El Kitabı”, Veli Sevin, Ark. ve Sanat Yayınları.