Diyarbakır Adının Kökeni
Kent farklı
tarihlerde farklı adlarla anılmıştır. İlk olarak Asur hükümdarı (M.Ö.
1316-1281) Adad-Nirari'ye ait bir kılıç
kabzasında " AMİDi" veya "AMEDİ"
olarak geçmekte; M.Ö. 800-705 yılları arasında Asur valilerinin isimlerinin
yazılı olduğu belgelerde de aynı ada rastlanmaktadır. Roma ve Bizans'a ait
yazılı kaynaklarda ise kentin "Amid, O'mid, Emit, Amide" şeklinde
adlandırıldığı görülmektedir. Taşlarının siyah olmasından dolayı " Kara Amid
";bu adın Arapça tercümesi olan "Amid i Sevda" olarak da anılmıştır.Arap
egemenliği sırasında bölgeye yerleşen kabilelerin adlarına göre de " Diyar-ı
bekr" daha sonraları "Diyarbekir";Osmanlılar döneminde bazen "Amid" bazen de
"Diyarbekir" olarak kayıtlara geçmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında Türk
Dil Kurumu'nda oluşturulan araştırma komisyonu 1938 yılında "Diyarbakır"
adını benimsemiş ve bu yıldan itibaren kentin ve ilin resmi adı "Diyarbakır"
olmuştur.
Diyarbakır Tarihi
Diyarbakır şehri yedi bin beş yüz yıllık bir geçmişe sahip.
Tarihin her döneminde büyük uygarlıkların, kültür ve ekonominin merkezi
olmuş. Buraya birbirini izleyen tam 26 değişik uygarlık hükmetmiş. Milattan
önce 3 bin yıllarından itibaren Hurrilerden başlayarak, Osmanlılara kadar
uzanan yoğun bir tarihi geçmişi var.
M.Ö. 2000
Hurri-Mitanni krallığı
M.Ö. 1400
sonlarına Hurri-Mitanni Krallıkları'nın Asur saldırıları sonucunda yıkılması
M.Ö. 1200 -
600 Asur ve Urartu egemenliği
M.Ö. 500 -
331 Pers egemenliği
M.Ö. 323 -
140 Selökid Krallığı'nın kurulması
M.Ö. 140 -
84 Partlar
M.Ö. 85 -
69 Büyük Tigran Dönemi
M.Ö. 69 da
başlayan Roma dönemi
Hıristiyanlığın Diyarbakır ve çevresine yayılışı Roma dönemine
rastlamaktadır. Hıristiyanlık İSA nın öğrencilerinden biri olan Adey adlı
bildirici (mübeşşir/Müjdeleyen) vasıtasıyla Miladi birinci asır ortalarında
yöreye yayılmıştır. M.S 313 yılında Milano Fermanıyla Roma İmparatorluğunun
resmi dini haline gelen Hıristiyanlığın devletten de destek görerek,
imparatorluk sınırları içine rahatça yayıla bilmesinden dolayı kilise,ruhban
okulları,kütüphane gibi yapılar kentsel doku içinde görülmeye başlamıştır.
Marcellinus'a göre kentin M.S. 359 yılındaki nufusu 20.000 kadardı
İslamiyet
öncesi Diyarbakır ve çevresinde başlıca üç din yaygın şekilde bulunmaktaydı.
Bunlar; ŞEMSİLER, HIRİSTİYANLAR VE MUSEVİLERDİR. Mezhep yapısı ise Asuriler
(Nesturiler) Ermeni Ortodokslar (Arakelagan / Apostolik, "Gregoryen") Melkit
Katolikler (Melikiler) Rum Ortodokslar Süryani Ortodokslar (Süryani Kadim)
lardan oluşmaktaydı.
Hıristiyanlık ve etnik yapısı kentin mekansal dokusuna yansımıştır. M.Ö. 69
yılından itibaren kentte egemenlik kuran Romalılar bu tarihten başlıyarak
çeşitli tarihlerde kentte garnizonlar oluşturdular Roma tarihçisi Antakyalı
Ammianus Marcellinus kentin surları yapılmadan önce küçük bir kale oluğunu
yazar Romalılar lV.yy, oratalarından itibaren kenti Roma Mezopotamyasının
baş şehri haline getirdiler II.Constantinus 330 yılında mevcut kaleyi
onartmış ve yarım daire şeklinde doğu durlarını yaptırmıştır
Surların koyu rengi,şehrin çok zamandır taşıdığı hüzün
elbisesi olarak çarpıcı olaylara tanıklık etmiştir.Surlar o derece sağlam
yapılar ki,yıllar yılı süregelen akınlara rağmen hala ayaktadırlar. 11.
yüzyılda şehri gezen Nasır-ı Hüsrev Sefername’sinde kalenin eşsizliğini şu
cümlelerle dillendiriyor: “...Ben dünyanın dört bucağında, Arap, Acem, Hint
ve Türk memleketlerinden birçok şehirler ve kaleler gördüm. Fakat yeryüzünde
hiçbir ülkede Amid şehrinin kalesine benzer bir kale ne gördüm, ne de
birbaşka yerde bunun gibi bir kale gördüm diyeni duydum.”7 İşte
bu eşsiz kalenin surları, Diyarbakır surları, zamanın acımasızlığına, insan
elinin tahribine rağmen, hatta ve hatta şehre hava akımını engellediği,
aşırı ısınmaya sebep olduğu gerekçesiyle bir bölümünün dinamitlenerek
yıktırılmasına rağmen, hâlâ bütün görkemiyle ayakta kalmak için direniyor.
Talihsilikler ve hezimetler Karaamid tarihinin ana çizgileridir.
Kentte nereye bakarsanız bakın, taşın inanılmaz bir biçimde
belirleyici olduğu görülecektir. Diyarbakır’da olmak demek “Taşlar ve
Düşler” arasında olmak demektir...
Hem bereketli Kuzey Mezopotamya bölgesinde yer alması, hemde
çok işlek ve ticaret yolları üzerinde bulunması, çağlar boyunca
Diyarbakır’ın önemini artırır. Diyarbakır, Güney Mezopotamya, Suriye,
anadolu, içleri ve İran yönünde oluşan canlı ticaret yollarının kavşak
noktasında yer alır. Aynı anda önemli bir askeri savunma ve denetleme
merkezi olur. Ticaret için konaklama ve stoklama gibi önemli işlevlerde
üstlenir.
Mezopotamya, üretim ve ticaret birikimleri nedeniyle eski
dünyanın merkezidir. Ancak bu topraklar aynı anda, Avrasya kavimlerinin de
üzerinde sürekli hareket halinde oldukları bir coğrafyadır. Bu nedenle
egemenlikler sıkça el değiştirir, irili ufaklı krallıklar ve devletler
ortaya çıkar. Bir bakıma üretim ve ticaret kadar, savaşlarda bu coğrafyanın
gündelik hayatının ayrılmaz bir parçasını oluştur. Pek çok Mezopotamya
kentinin tarihi gibi Diyarbakır’ın kent tarihi de bu genel akışla örtüşür.
Bu anlamda Diyarbakır pek çok kültüre ve kavime, gönüllü yada gönülsüz
kapılarını açmış, ekmeğini ve suyunu onlarla paylaşmıştır.
Roma ve Bizans dönemlerinde bütün Yakın Doğu coğrafyası iki
büyük değişimle sarsılır. Önce Hıristiyan dini, ardından da İslam dini
bölgenin bütün dengelerini değiştirir. Savaşlar, kuşatmalar ve Fetihler
ekonomik olarak dinsel bir karekterde taşımaya başlar. Diyarbakır surları o
günlere de tanıklık eder, yeni fatihleri ile uzlaşmaya ya da onları
direnmeye çalışır. Diyarbakır surları bu anlamda “tarihin taşlarla yazıldığı
bir kent” i simgeler. Diyarbakır’la buluşan her toplumun, Diyarbakır’da
yaşayan her inancın bu surlarda izlerini görmek mümkün. Bu tarihi resmi
geçit, Diyarbakır’ı bir zaman çizelgesine çeviriyor. Yaparak yada yıkarak bu
kente egemen olan her toplum, bugün kendine ait kültürel izlerle alınıyor.
Bu resmi geçidin içinde; Araplar, Emeviler, Abbasiler, Şeyhoğulları,
Büveyhoğulları, Mervaniler, Nisanoğulları, Büyük Selçuklular, Artuklular,
Eyyübiler, İlhanlılar, Akkoyunlular, Safaviler ve Osmanlılar yer alır. Bu
nedenle de denirki; “Dünyada hiçbir kent, Diyarbakır gibi ilk bakışta bütün
çağların göründüğü bir resim sunamaz” Diyarbakır, tarihini taşlarla örmüş
bir kenttir. Taşın ölümsüzlüğüne sığınan, uzun ve görkemli bir tarihin
kentidir. Üstelik her şey ortada. Belki de “dünyanın en büyük açık hava
tarih müzesi” karşımızda duran. Üstelik bu tarih, bir uygarlığın bitip
diğerinin başladığı değil, birinin içinde diğerinin yaşadığı, karma ve
ortaklaşa bir tarihtir. Farklı düzeylerde de olsa, her toplumun, her
kültürün bir öncekiyle yarışarak yarattığı bir “müze kent” Diyarbakır.
Diyarbakırla birlikte tarih sahnesine çıkmış batıdaki Efes, Fasilis, Truva
ile güneydeki Ninova ve Babil şehirleri bugün yaşamayan
şehirler...Diyarbakır ise içindeki insanları ve eski kadim yapılarıyla
yaşayan bir şehir. Diyarbakır’ı gerçek kılan sırda burada. Diyarbakır’ın
taşlarında...Taşlarla yaratılmış bir kentin, insanı birbiri sıra tetikleyen
düşler dünyasında. Diyarbakır’ın yaşamı ve tarihi var eden
sürekliliğinde...Elbirliğiyle bir yıkım, yağma talan seferberliğine rağmen
direnen bir tarihi kent. Bu kentte artık tarih yeniden yazılacak, Yeniden
kendinden bahsettirecek Uygarlık sahnesinde hak ettiği yeri bulacak bu kent.
Çünkü bu kentin artık yağmaya dur diyen sahipleri var. Karpuzuyla değil,
binlerce yıllık düşlerin emeğin ilmik ilmik işlendiği uygarlık yapılarıyla,
gizemli taşları anıtları abideleriyle haykıracak Dünya’ya.
-----
En eski medeniyetlerin kurulduğu “Mezopotamya” ile
“Anadolu” medeniyetlerinin geçiş bölgesinde olan Diyarbakır’ın târihi
çok eski devirlere uzanır. Çayönü Tepesi kazılarında, dünyânın en eski
köyü bulunmuştur. Hitit İmparatorluğunun bir parçasıyken Hurri-Mitanni
Krallığına dâhil olmuş, zaman zaman Babil ve Asuriler arasında (M.Ö.
1400) el değiştirmiştir. Asurlular devrinde bölge vâlilik merkeziydi.
Daha sonra bölgeye Medler ve peşinden de Persler hâkim oldular. M.Ö. 4.
asırda İskender, bu bölgeyi ve İran’ı Makedonya Krallığına kattı.
İskender’in ölümünden sonra kısa bir müddet Selevkoslar İmparatorluğunun
hâkimiyetinde kaldı. Tekrar târih sahnesine çıkan Partlar, bölgeyi ele
geçirdiler. Mîlâttan sonra bir ve ikinci asırlarda bu bölge için
Romalılar ve Partlar arasında çok kanlı savaşlar oldu. Romalılar bölgeye
hâkim oldular. M.S. 395 senesinde Roma İmparatorluğu parçalanınca,
Anadolu gibi bu bölge de Doğru Roma (Bizans) payına düştü. Partların
halefi olan Sâsânîler, bölgede, hâkimiyet mücâdelesini devâm ettirdiler.
Hazret-i Ömer’in halîfeliği zamânında İran (Acem-Sâsânî) İmparatorluğuna
son verildi. 639 senesinde hazret-i Ömer’in emri ile İyaz ibni Ganem
kumandasındaki İslâm ordusu Diyarbakır (Amid)ı ve çevresini fethetti. Bu
İslâm ordusunun kumandanlarından olan Hâlid bin Velid, Amid’e
(Diyarbakır’a) ilk giren komutandı. Muhâsarada oğlu Süleymân ile
sahâbelerden hazret-i Sâsaa şehid oldular. Diyarbakır bir eyâlet olarak
İslâm devletine bağlandı. 869 senesinde Emir Îsâ, Abbâsî halîfelerinin
umûmî vâlisi olarak tâyin edildi. Fakat Emir Îsâ, halîfeye bağlı olarak
bağımsızlık îlân etti. 869-899 arasında 30 sene Şeyhiler Hânedânı olarak
Emir Îsâ, Emir Ahmed ve Emir Muhammed bölgede hüküm sürdüler.
Halîfe Mütazıd, Amid’e gelip Şeyhiler Hânedânını ortadan kaldırdı. Bir
müddet bu bölgeye Hamdânîler hâkim oldularsa da, 990 senesinde bölgeye
hâkim olan Mervânîler, 1096 senesine kadar saltanat sürdü. Alparslan
1071 Malazgirt Zaferinden bir sene önce Diyarbakır’a geldi. Mervânîler,
Selçuklulara tâbi oldu. Sultan Melikşah’ın ölümünden sonra bölge, Suriye
Selçuklularına kaldı. Bir süre sonra da Diyarbakır ve havâlisine
İnaloğulları hâkim oldular. 1138’den sonra Vezir Emir Nisan idâreyi ele
geçirdi. Selâhaddîn Eyyûbî, 1183’te Diyarbakır’ı aldı ve Hısn Keyfa
Emiri Artuklu Nûreddîn’e verdi. Artuklular 1232 senesine kadar hüküm
sürdüler. 1232’de Eyyûbî Sultânı Melik Kâmil Diyarbakır’ı ele geçirerek
Artukoğullarına son verdi. 1240’ta Anadolu Selçukluları Diyarbakır’ı
aldılar.
Eyyûbî Emiri Melik Kâmil, 1258’de Diyarbakır’ı Selçuklulardan geri aldı.
1259’da şehir, İlhanlılara geçti. İlhanlılar, bölgeyi Artukoğullarına
bıraktılar. 1401’de Timur Han, Diyarbakır’ı Akkoyunlu Karayülük Osman
Beye verdi. Karayülük Osman Bey Akkoyunlu Devleti başşehrini Diyarbakır
yaptı. Uzun Hasan, başkenti Tebriz’e götürdü. İran Safevî Sultanı Şah
İsmâil, 1507’de Akkoyunlu Devletini ortadan kaldırarak Diyarbakır’ı ele
geçirdi.
1507-1515 arasında Türk-Memlûk-Mısır-Suriye-İran-Safevî arasında bu
bölge için mücâdele devâm etti. Fakat halkın çoğunluğunu Türkler teşkil
ediyordu. Osmanlı hükümdârı Yavuz Sultan Selim Han, 1515’te Diyarbakır’ı
ve bütün Güneydoğu Anadolu’yu Osmanlı Devleti topraklarına kattı. O
târihten bu yana hiç istilâ görmedi. Osmanlı devrinde Diyarbakır eyâlet
(beylerbeyilik) idi. Kendisine bağlı 24 sancağı (vilâyeti) bulunuyordu.
Bu eyâletin kapladığı alanda bugün Diyarbakır, Elazığ, Siirt (Kığı
hâriç), Bingöl, Mardin, Tunceli ve (Birecik hariç) Şanlıurfa
bulunmaktadır.
DİYARBAKIR'DA TARİHİ KALINTILAR
DELİLLER HANI:
Hüsrev Paşa Hanı adıyla anılan yapı 1527 yılında aynı şahıs
tarafından yaptırılmıştır. Halk arasında Deliller hanı denilmesinin
nedeni her yıl İslam ülkelerinden Hicaza gitmek üzere bu handa
toplanan hacı adaylarını götürecek delillerin burada
kalmalarındandır. Yapı iki katlıdır. Restore edilerek 120 yataklı
turistik modern bir otel olarak hizmete açılmıştır.
HASAN PAŞA HANI:
Ulu Camii'nin karşısındadır. Osmanlılar dönemi 3. Valilerinden
Vezirzade Hasan Paşa tarafından 1572-1573 yıllarında yaptırılmıştır.
ARKEOLOJİ MÜZESİ:
DİYARBAKIR ve çevresinden sağlanan çoğunluğu Hitit, Asur, Roma,
Bizans, Artuklu, Akkoyunlu ve Osmanlı'lara ait eserlerin
sergilendiği bu müzede neolitik çağa ait eserlerde bulunmaktadır. Bu
müzedeki arkeoloji ve etnografik eser sayısı: 10.000 aşmaktadır.
ZİYA GÖKALP
MÜZESi:
Ziya Gökalp'in doğdu ev müze haline getirilerek,
şahsi eşyaları sergilenmektedir.
CAHİT SITKI
TARANCI MÜZESİ:
Cumhuriyet devrinin ünlü şairlerinden Cahit Sıtkı
Tarancı' nın doğduğu ev 1973 yılında müze haline getirilmiştir. Aynı
zamanda DİYARBAKIR mimarisinin tüm özelliklerini taşıyan müzede ünlü
şairin şahsi eşyaları da sergilenmektedir.
KOMUTAN ATATÜRK
MÜZESİ:
Mustafa Kemal Paşa'nın 1916 yılında DİYARBAKIR da
Kolordu Komutanı iken karargah olarak kullandığı iç kaledeki bina,
Atatürk'e ait hatıra eşyaların ve resimlerin sergilendiği bir müze
haline getirilmiştir.
ATATÜRK KÖŞKÜ
:
Gazi veya Seman Köşkü de denilmektedir. Şehrin güneyindeki Dicle
vadisinin hakim bir noktasında bulunmaktadır. Köşkün içinde
Atatürk'ün kullandığı eşyalar bulunmaktadır. 1937 yılında DİYARBAKIR
Belediyesince alınan köşk Atatürk'e armağan edilmiştir. Burası
DİYARBAKIR' lıların gezi ve mesire yeridir, nefis bir manzaraya
sahiptir.
DİCLE KÖPRÜSÜ:
On
Gözlü Köprü de denilir. Köprü kesik on kemer üzerine bloklarla
karaya birleşir. Üzerindeki kitabesinden Hicri 457 (Miladi 1065)
tarihinde Mervaniler zamanında inşaa olunduğu ve mimarının Übeydoğdu
Yusuf isimli biri olduğu anlaşılmaktadır.
DİYARBAKIR KALESİ: Çin Seddinden sonra Dünyada ikinci olan
DİYARBAKIR Kalesi surları hiç kuşkusuz görülmeye değer yerlerin başında
gelir. Yapısı, sağlamlığı, taşıdığı yazıtlar, kabartmalar ve şekillerle
surlarda 12 uygarlığın kitabelerini okumak mümkündür. Büyük yazar A.
Gabriel DİYARBAKIR Surları tek başına kitabeler müzesi sayılabilir
diyor. Kalenin ik yapılış tarihi bilinmemekte, ancak M.S.349 yılında
Roma imparatoru Konstantinus tarafından genişletilerek bazı kısımları
onarılmıştır. Kalede 4 kapı bulunmakta ve bunlar 4 ana yöne
açılmaktadırlar. Daha sonra şehrin gelişmesiyle surlarda yeni kapılar
açılmıştır. Surlar 5 kilometre uzunluğunda ve şehri bir kalkan balığı
gibi kuşatmaktadır. Duvar yüksekliği 12 metre, genişliği 3-5 metre olan
surların 82 adet burcu vardır.
EVLi BEDEN BURCU (BEN-U SEN BURCU) : Artuklu hükümdarı Melik
Salih adına 1208 yılında mimar ibrahim tarafından yapılmıştır. Bilhassa
burcu bir kuşak gibi sarmış olan kitabesi önemli bir sanat eseridir.
YEDİ KARDEŞ BURCU: Artuklu Hükümdarı Melik Salih adına 1208
yılında mimar ibrahim oğlu Yayha tarafından yapılmış olan bu burçta
Selçukluların sembolü çift başlı Kartal, Aslan kabartmaları ve meşhur
kitabeleri ustaca işlenmiş olup, mimari değeri büyük bir burçtur.
KEÇİ BURCU: Mardin kapısının doğusunda yontulmuş olan kaya
kitlesinin üstüne inşa edilmiş olan Keçi Burcu; surlar üzerinde bulunan
burçların en büyüğü ve en eskisidir. inşa tarihi bilinmemekle beraber
1223 yılında Mervan oğulları tarafından onarılmıştır. Bu muhteşem burç
içinde 11 kemer bulunmaktadır. Eskiden mabet olarak kullanıldığı sanılan
burcun son bölümünde bir kuyu veya yeraltı geçidini andıran dehliz
bulunmuşsa da beton bir blokla üstü kapatılmıştır.
ULU CAMİ: Çok sağlam, kara taştan yapılmış, Anadolu'nun en eski
camilerindendir. M.S.639 yılında İslam orduları DİYARBAKIR'I fethedince
Mar-Toma Kilisesi'nin camiiye çevrilmesiyle kurulmuştur. islam aleminde
5. Haremşerif olarak tanınmaktadır. Duvarlarında birçok uygarlığın
kitabesi bulunmaktadır.
SAFA CAMİİ: Palu (Parlı) Camii ismi de verilen yapı 1532
yılında yapılmış bir Akkoyunlu eseridir. Çini ve motiflerle süslenmiş
çok zarif olan minaresinin son zamanlara kadar kılıfla muhafaza edildiği
söylenmektedir. Batısında büyük Hekim Muslihiddin-i Lari'nin mezarı
vardır.
BEHRAMPAŞA CAMİİ: 1572 yılında DİYARBAKIR Valisi Behram Paşa
tarafından yaptırılmış Osmanlı eseridir. Giriş kapısının üstündeki sağ
ve sol sahanların ters düzeninin bugünkü inşaatlarda kullanılan modern
sıkıştırma usulünün günümüzden 400 sene önce taş inşaatına tatbiki
suretiyle yapılması fen adamlarının dikkatini çekmekte ve takdirini
kazanmaktadır.
HAZRETi SÜLEYMAN CAMİİ: Camii'nin diğer adları da Nasıriye Kale
Camii'dir. 1155-1169 yılları arasında Nisanoğlu EbulKasım tarafından
yaptırılmıştır. Camiinin bitişiğindeki Halid Bin Velid'in oğlu Süleyman
ile DiYARBAKıR'ın Arap'lar tarafından alınması sırasında şehit düşen
diğer sahabeler yatmaktadır. Camii Selçuklu tarzında, mimarisi ise Arap
usulüdur.
NEBİİ CAMİİ: Akkoyunlu eseri olup, 15. Yüzyıldan kalma taşla
örtülü tek kubbeli bir camiidir. Minaresinde Peygamber Efendimizden
(Kaalen Nebiye) diye bahseden kitabelerin çokluğundan dolayı Nebi veya
Peygamber Camii denildiği sanılmaktadır. 1530 yılında Hacı Hüseyin adlı
bir kasap tarafından yaptırılan minaresi 1960 yılında Vakıflar Genel
Müdürlüğü'nce yeri değiştirilerek onarılmıştır.
FATİHPAŞA CAMİİ: Kurşunlu Camii'nde denilmektedir. 1516-1520 yılları
arasında şehrin ilk Osmanlı valisi DİYARBAKIRLI Bıyıklı Mehmet Paşa
tarafından yaptırılmıştır. ilk Osmanlı eseridir. Duvarlı çok güzel
Osmanlı çinileri ile kaplıdır. Mihrabı ve minberi görkemli bir sanat
yapıtı olan camii'nin ayrıntıları Selçuklu tarzındadır. Cumhuriyet
devrinde onarılan camii'nin yanında birde türbe vardır.
HÜSREVPAŞA CAMİİ: Osmanlı devri DİYARBAKIR Valilerinin ikincisi
olan Hüsrevpaşa tarafından 1512-1528 tarihleri arasında yaptırılmıştır.
Bina önce Üsreviye Medresesi adı ile yaptırılmıştır. Kesme taştan
yaptırılmış olan minaresi Selçuklu tarzında olup, sarkıtlarla
süslüdür.
MELEK AHMET CAMİİ: Melek Ahmet Paşa tarafından 16. Yüzyılda
yaptırılmıştır. Tümü çiniden yapılmış mihrabı çok ilgi çekicidir.
Minaresine yarıya kadar birbirini görmeyen iki merdivenle çıkılır,
yarıda bu iki merdiven birleşir. Kaidesinin süslemeciliği oldukça
inceliklidir. Çini mozaiklerle süslü kabartmalar ince ve ustalıkiı bir
beğeni örneğidir.
İSKENDER PAŞA CAMİİ: Vali iskender Paşa tarafından 1551 yılında
yaptırılmıştır. Önünde şadırvanı, doğusunda türbesi vardır. Kara ve
beyaz taşlarla süslü olan camii güzel bir Osmanlı eseridir.
DÖRT AYAKLI MİNARE: Akkoyunlu Kasım Han tarafından yaptırılan
Şeyh mutahhar Camiimsinin dört ayaklı minaresi yekpare dört sütun
üzerinde inşa ettirilmiş ilginç anıtlardandır. Minarenin sütunları
altından yedi defa geçenin her dileğinin yerine geldiğine inanılır.
MESUDİYE MEDRESESİ: Ulu Camii'nin kuzeyinde ve camii'ye
bitişiktir. 1198 yılında Artuklu Melikül Mesut Kutbudin Ebu Muzaffer
Sokman zamanında inşasına başlandığı üzerindeki kitabeden
anlaşılmaktadır. Motif ve kitabeleriyle çok değerli bir sanat eseri olan
medresenin avlusundaki mihrabın iki yanına ustaca yerleştirilmiş döner
taş sutünlar binanın herhangi bir yerinde meydana gelecek çökmeyi veya
kaymayı tespit için konulmuştur. Bina kesme taştan iki katlı olarak
yapılıştır. Mesudiye medresesi içinde öğrenim yapılan Anadolu'nun ilk
üniversitesidir.
ZİNCİRİYE MEDRESESİ: Sincariye Medresesi'de denilir. Bina 1198
yılında yapılmış olup, mimarının adı isa Ebu Dirhem'dir.
MERYEMANA
KİLİSESİ: 3. Yüzyıldan kalmadır. Zamanla birçok onarım görmüş olup,
Bizans devrinden kalma mihrabı, Roma biçimi kapısı ilginçtir. Kilisede
bazı azizlerin türbesi bulunmaktadır. Şehrimizin en güzel Süryani Kadim
Yakubi mezhebi kilisesidir. Diğer bir kilisede Keldani Kilisesidir