|

TRABZON
TARİHİ
Kent merkezi kuzeyde denizden, güneyde Boztepe'nin
üzerine kadar düzgün olmayan teraslar halinde yükselir.
Değirmendere, Kuzgundere
(ya da Tabakhane) ve Zağnos dereleri yerleşimi güneyden kuzeye derin boğazlarla
bölmüştür. Tabakhane ve Zağnos dereleri arasında kalan ve düzgün olmayan yüksek
bir masa formundaki alan üzerinde, kentin bilinen eneski yerleşim kalıntıları
tespit edilmiştir. İşte bu nedenle Trabzon adının eski Grekçe masa ya da
trapez/yamuk biçimi karşılığı olarak "trapezos" kelimesinden geldiği görüşü
ağırlık kazanmaktadır. Trabzon adına, Trapezos olarak ilk kez, Yunanlı komutan
Kesnophon tarafından kaleme alınan, M.Ö. 4. Yüzyılda geçen olayların anlatıldığı
"Anabasis" adlı antik kaynakta rastlanmaktadır.
İyon kökenli Miletoslular Batı Anadolu'dan sonra
M.Ö. 7. Yüzyılda Karadeniz'e de gelerek kıyılarda koloni kentleri kurmuşlardır.
Trabzon da, merkezi Sinop olan bu kolonilerin arasında sayılmaktadır ve birçok
araştırmacı, kentin ilk kuruluşu olarak bu dönemi göstermektedir. Oysa Kolkhlar,
Driller, Makronlar gibi yerli kavimler Trabzon civarında çok daha önceden beri
yaşamaktaydılar.
Aynı yüzyılda Karadeniz Bölgesi Kafkasya'dan gelen
Kimmerler ve onların ardından İskitlerin akınlarına uğramıştır. Ancak bu
akımların kolonilerin kuruluşundan önce mi yoksa sonra mı olduğu konusu
tartışmalıdır. M.Ö. 6. Yüzyılda ise Trabzon Perslerin egemenliğine girerek, Pont
Kapadokyası adı verilen satraplık içinde kalmıştır.
Makedonya Kralı Büyük İskender M.Ö. 334 yılında tüm
Anadolu'da Pers hakimiyetine son vermiştir.
İskender'in ani ölümünden sonra oluşan karışıklık
sırasında Pont satrabı II. Ariantes'in oğlu Mithridates, yerli halkın desteğiyle
Karadeniz'de Pontus Devletini kurmuştur. Trabzon, M.Ö. 280 yılında merkezi
Amasya olan Pontus devletinin sınırları içinde kalmıştır.
M.Ö. I. Yüzyılda batıda güçlenen Romalılar
Anadolu'yu da işgal etmeye başlamışlardır. Roma kralı Pompeius'un Pontus Kralı
V. Mithridates'i Kelkit vadisinde bozguna uğratması üzerine Pontus Krallığı
dağılmıştır. Böylece Trabzon , M.Ö. 66 yılında Roma yönetimine girmiştir.
Roma'da Avgustus'la birlikte M.Ö. 27 yılındanitibaren imparatorluk dönemi
başlamıştır. Avgustus'un idari düzenlemesi sonucu Trabzon, Pontus Polemoniacus
adı verilen vasallık içinde yer almış, İmparator Tiberius zamanında (M.S.
14-37), diğer bir idare bölüm olan Kapadokya Eyaleti sınırları içinde kalmıştır.
İmparator Nero döneminde ise (54-68) serbest kent olma ayrıcalığına
kavuşturulmuştur. Trabzon bu dönemde "ünlü" ve "zengin" kent tanımlamasıyla
tarihçilerin kitaplarında yer alır. Roma İmparatorluğunun doğu sınırının
savunmasına önem veren Vespasian zamanında (69-79) Trabzon, Kapadokya -Galatya
Eyaletine dahil edilmiştir.
Ünlü Roma İmparatoru Hadrian Döneminde (117-138)
tüm imparatorlukta olduğu gibi Trabzon'da da önemli imar etkinliklerinde
bulunulmuş, birçok dini ve askeri binalar ile yollar, su kemerleri ve yakın
zamana kadar kalıntıları görülebilen yapay bir liman inşa edilmiştir Hadrian'dan
sonra Trabzon'un parlak dönemi sona ermiş, 244 yılında para basma yetkisi
elinden alınmıştır. Roma Döneminde basılan Trabzon sikkelerinin ön
yüzlerindeRoma İmparatorlarının büstü olmakla birlikte, arka yüzlerinde Pontus
Krallığı döneminden beri süregelen kendi mitolojik figürlerine yer verilmiş ve
Grekçe yazı kullanılmıştır.
Trabzon, 276 yılında tüm Doğu Karadeniz Bölgesine
akınlar yapan Gotların saldırısına uğramış, bu saldırıda tüm kent yakılıp
yıkılmıştır. Roma İmparatorluğunun son dönemlerinde 4. Yüzyılın başında
Diocletian Maximian, Constantinius ve Galerius'tan oluşan dörtlü idare zamanında
Trabzon'da yeniden bir takım imar etkinliklerinde bulunulduğunu Trabzon
Müzesindeki Latince bir kitabeden anlıyoruz.
Roma İmparatorluğu 395 yılında ikiye ayrılınca
Trabzon, merkezi İstanbul olan Doğu Roma / Bizans İmparatorluğunun sınırları
içinde kalmıştır. Bizans İmparatoru Justinianus (527-564) Trabzon'da kent
surlarını restore ettirerek yeni bir imar etkinliğini başlatmıştır. Heraclius
zamanında (610-641) imparatorluk askeri bölgelere ayrılmaya başlanmış, Trabzon,
Teophilos zamanında (829-842) kurulan Khaldia Temasının merkezi olmuştur.
Müslüman Araplar 8. Yüzyılın başlarından itibaren
Anadolu'ya düzenledikleri baskınlarda Doğu Karadeniz ve Trabzon'a gelmişlerdir.
Bizans İmparatorluğunun 1204 de IV. Haçlı
seferleriyle gelen Latinlerin eline geçmesi üzerine, imparator I. Andronikos
Komnenos'un İstanbul'dan kaçan torunları Alexios ve David, Gürcü Kraliçesi
Tamara'nın da yardımıyla Trabzon'da 1204 yılında bağımsız olarak Komnenos
Krallığını kurmuşlardır. Anadolu Selçukluları ile evlilik bağı oluşturarak ve
vergi ödeyerek siyasi varlıklarını sürdürebilen Komnenos Krallığı, I. Manuel
Komnenos zamanında (1238-1265) en parlak dönemini yaşamıştır. Gümüşhane'deki
gümüş madenlerinin etkisiyle de ekonomik olarak güçlenen Manuel I'in sikkeleri
üzerinde "en mutlu" ünvanı yer almaktadır.
I. Bayezid'in 1398 de Samsun yöresini almasından
sonra Trabzon Komnenos Krallığı Osmanlı Devletine yıllık vergi ödemek zorunda
bırakılmıştır. David Komnenos, iktidarı döneminde (1458-1461) vergi ödemeyi
durdurarak, önceden ödediklerini de Akkoyunlu Devleti Sultanı Uzun Hasan
aracılığıyla geri istemiş, Osmanlılara karşı Avrupa'daki büyük devletlere
ittifak önerisinde bulunmuştur. Bunun üzerine Fatih Sultan Mehmet'in
öncülüğündeki Osmanlı Kuvvetleri Bölgeyi kuşatarak, 1461 yılında Trabzon'u ele
geçirmiş ve Komnenosların egemenliğine son vermiştir.
Trabzon, Osmanlı Döneminde önce eyalet ve sancak
olarak şehzade ve mutasarrıflar tarafından idare edilmiştir. İlk sancak beyi
Hızır Bey'dir. 1470 yılında sancak beyliği küçük yaşta Şehzade Abdullah'a
verilmiş; Abdullah, annesi Şirin Hatunla birlikte 1479 yılına kadar Trabzon'da
yaşamıştır. Yavuz Sultan Selim de şehzadeliği sırasında (1491-1512) Trabzon'da
Sancak Beyi olarak bulunmuş, sonradan Kanuni ünvanı alacak olan oğlu Sultan
Süleyman burada doğmuştur.
Trabzon 16. yüzyılda, merkezi Batum olan Lazistan
Sancağı ile birleştirilerek eyalete dönüştürülmüş ve bu yeni idari birimin
merkezi olmuştur. 1867 yılında Trabzon'da büyük bir yangın çıkmış, bir çok kamu
binası da bu sırada yanmış ve kent daha sonra yeniden düzenlenmiştir. 1868
yılında vilayet olmuş, merkez sancağı dışında Lazistan, Gümüşhane, Canik
Sancakları da buraya bağlanmıştır.
Birinci Dünya Savaşı sırasında, Ruslar Trabzon'a
saldırır (14 Nisan 1916). Trabzonlulardan oluşan vurucu güçler (Milis), bu
saldırı sırasında gerilla savaşı verirler. Bu sıralarda, cepheye gönderilmek
üzere Hamidiye Zırhlısının desteğinde Trabzon Limanına gelen cephane Trabzonlu
gençlerce büyük bir heyecan içinde boşaltılıp Maçka'ya taşınır.
Çaykara'da Sultan Murat Yaylasında (10 Haziran
1916), Of'ta Baltacı, Arsin'de Yanbolu Derelerinde Ruslara karşı başarılı
savaşlar verilmiş, ancak o yıllardaki koşullar altında düşmanın Trabzon'a
girmesine engel olunamaz ve Ruslar 14 Nisan l916 yılında Trabzon'a girer.
Rusların Trabzon'da kaldığı bir yıl, on ay, on günlük süre içinde özellikle
Rumlar ve Ermeniler, yerli halka büyük işkenceler yaparlar; sayısız insan
öldürürler.
1917'de Rusya'da "Bolşevik Devrimi" olur, Çarlık
Yönetimi yıkılır. Bunun üzerine Rus ordusunda büyük bir panik başlar. Bu
Rusların Trabzon'dan çekilmesine de yol açar. Öte yandan, batıdan doğuya doğru
kayan ve Karadağ'da toplanan Türk Çeteleri, Akçaabat'a inerek Yüzbaşı Kahraman
Bey'in komutasında üç koldan Trabzon'a doğru yürürler ve 24 Şubat 1918 tarihinde
Trabzon'a girer.
Trabzon'un kuruluşundan itibaren geçirdiği
devreler şöyle sıralanabilir.
I. Devir: Kuruluşundan serbest şehir oluncaya kadar geçen devir (M. Ö.
2000-M. Ö. 750).
Bu devir karanlık geçen bir devirdir. Bahçecik mevkiinde bulunan bazı kalıntılar
bize bu bölgeye ilk defa Kafkasya'dan Mosklar, Tibarenler ve Marların gelerek
tarım ve balıkçılık ile meşgul olduklarını bildirmektedir. Orta Asya'da ve Orta
doğu'dan gelen ticaret yollarının denize ulaştığı yer olan Trabzon'un ticari ve
stratejik önemi bu dönemde de Ege kıyıları halkınca biliniyordu.
Efsane olmakla birlikte meşhur Argonatlar Seferi bunu gösterir. "Colehide-Kolşit"
denilen şimdiki Gürcistan'ın bir kısmını ve oradan batıya doğru Trabzon'a kadar
uzanan sahili içine alan mıntıkanın ormanlarının zenginliği ve dağlardaki
madenler daha o zamanlarda meşhurdu. Milattan çok önce geçtiği sanılan seferin
gayesi Kolsşit'te asılı olduğu dilden dile dolaşan bir altın postu elde etmekti.
"Altın post" un bu bölgenin zenginliğinden kinaye olduğu söylenir. Her halde
buraların servetine alâmetti. Bazı rivayetlere göre madencilik sanatı bu bölgede
oturan bir kavim tarafından bulunmuştur.
II. Devir: Serbest Şehir Devri (M. Ö. 750
M. S. 50).
Bu devir M. Ö. 8. Yüzyıl ortalarından Miladın ilk yüzyılı ortalarına kadar süren
devirdir. Bu devirde M. Ö. 756 yılında Sinop'tan kolonizatör Miletliler
Trabzon'a gelmişlerdi. Zamanlarının en iyi denizci ve tüccarları olan bu
kolönizatörler aslen iyonya'nın en önemli merkezlerinden Milet şehrindendirler.
Buna nisbeten Miletliler veya Mileliler diye tanınırlar.
Ege kıyılarından kalkıp boğazları aşarak Karadeniz'e çıkan ve herşeyden önce
ticaret fikriyle hareket ettikleri söylenen Miletliler ilkin M. Ö. 785 yılında
savaşla Sinop'u'ele geçirmişlerdir. Tabii limanıyla Sinop Şehri bu insanların
merkezi olmuş ve oradan Karadeniz'in her tarafına, alışverişe elverişli
buldukları noktalara yayılmış ve yerleşmişlerdir.
Miletliler, Sinop'u elde ettikten 29 yıl sonra Ordu ve Giresun ile birlikte,
kendilerinden önce var olan Trabzon'a da gelmişler ve ne şekilde olduğu
bilinmeyen bir surette yerleşmişlerdir.
Şehirden ilk bahseden, M. Ö. 400 yılında Onbinlerin bakiyesi olan sekiz bin
kusur kişilik ordu ile Trabzon'a gelen Yunanlı komutan ve filozof Ksenefon'dur.
Şehir O'nun zamanında Sinop'a belli bir vergi ödüyordu. Onbinler Trabzon'da
kendi dilini konuşan Sinop'a mensup Miletlileri buldular. Bir ay kadar Trabzon'a
misafir kaldıktan sonra memleketlerine deniz yoluyla ulaşmak istediler. Ancak,
Trabzonluların gemilerinin önemli bir kısmı seferde olduğu için ordunun yalnızca
bir kısmının Trabzonluların yelkenleriyle denizden, diğer kısmının ise karadan
yollarına devam ettiği kaydediliyor.
Miletliler, Trabzon'dan Asya'nın göbeğine ve Orta doğuya ulaşan ticaret yolları
üzerinden akan alışveriş hareketlerinin bağlanıp çözüldüğü Trabzon'da çok büyük
servetler elde etmişler ve merkezleri olan Sinop'u her sahada geride
brakmışlardı. Trabzonluların yüzlerce parçalık gemileri gelen ve giden ticaret
emtiasını Karadeniz'in her tarafına ve boğazları aşarak Ege kıyılarına
taşıyordu.
M. S. birinci yüzyılın ortalarına kadar, bazı sarsıntılarla birlikte devam eden
bu serbest şehir dönemi Roma hakimiyeti takip etti.
III. Devir: Roma Devri (50-395)
Romalılar, diğer Yunan sömürgelerine yaptıkları gibi Trabzon'a da "Serbest
Şehir" unvanı ve imtiyazını bırakmışlardı. Trabzon Romalılar için doğuda bir üs
ve iaşe merkezi halini almıştı. Karadeniz'deki Yunan sömürgelerinin merkezi olan
Sinop, Roma döneminin başında önemini kaybetmişti. Trabzon ise giderek güç
kazanmış ve Karadeniz'in en işlek iskelesi, en canlı ticaret merkezi haline
gelmişti.
Romalılar Trabzon'a konumundan dolayı özel önem veriyorlardı. Roma imparatoru
Adrian M. S. birinci yüzyılda şimdiki Kalepark / Güzelhisar'ın denize doğru
uzanan kayaların altını oydurarak bir liman yaptırmıştı. Osmanlı devrine kadar
işe yarar halde kalmış olan bu liman sonraları kumla dolmuş ve kullanılmaz hale
gelmiştir.
Latince Bella Castron limanı olarak anılan bu liman, Avrupa-Asya ve Ortadoğu
ticaretinde çok önemli bir yere sahipti. İçten veya denizden gelen transit emtia
deve ve gemilerden, limanın tam üstündeki etrafı surla çevrili olan ve zamanına
göre umumi mağaza mahiyetinde olan bu antrepoya boşaltılır, içeriye veya taşraya
gidecek olan emtia dahi oradan yüklenirdi. Burası Avrupa'dan Asya'nın ortalarına
kadar ulaşan tarihi ipek yolunun deniz ucundaki basamağında kurulan bugünkü
manasıyla bir serbest bölge idi.
Trabzon'un asıl şehirden bir buçuk iki kilometre doğuda bulunan bu transit
limandan başka dahili ticarete mahsus bir limanı daha vardı. Bu ikinci liman
şehrin denize paralel giden kale duvarının önünde ve bugünkü moloz mevkiinde
idi. Doğu taraftan şehir surlarının denize uzatılmış bir kolu ve bir kulesi
tarafından korunan Moloz Limanı son yıllara kadar ayakta kalabilmiş, ancak sahil
yolunun açılmasıyla birlikte kalıntılarının önemli bir kısmı yok olmuştur.
Bundan sonra Trabzon ve Doğu Karadeniz Bizanslılar ile Müslümanlar arasında el
değiştirdi. 733 yılında Müslümanlar bölgede yeniden hakim olmuşlarsa da bu durum
uzun sürmedi ve Trabzon 739 yılında Bizanslılar tarafından geri alındı. Ancak
şehir surların dışında Müslümanların hakimiyeti uzun yıllar devam etti.
Bizanslılar devrinde Trabzon Irak'ın da iskelesi idi. Abbasiler ilk devirlerde
İstanbul'dan Müslümanlara satılmak üzere ticaret eşyasının gönderildiği başlıca
liman Trabzon'du. O zamanlarda Trabzon'da daimi surette oturan Müslüman tacirler
vardı. Karadeniz'e Araplarca "Bahr-i Tirabizanda" denilmesi de Trabzon'un o
dönemdeki önemini göstermektedir.
Tarihi Yapılar
Trabzon ilinin yukarıda sayılan ve açıklanan tarihi eserleri yanında görülmeye
değer pek çok eserleri daha vardır ve bunların hemen hepsi bir şekilde günümüze
kadar gelebilmiştir. Bunlar arasında Taşhan, Vakıfhan, Alacahan, Paşa hamamı,
sekiz direkli hamam, meydan hamamı, Abdullah Paşa çeşmesi, Şadırvan, Gülbahar
Hatun Türbesi, Emir Mehmet Türbesi, Zagnos Paşa köprüsü, Tabakhane köprüsü ve su
kemerleri, Akça Kale, Kalepark (Güzel Hisar) Santa Harabeleri; Santa Maria
Kilisesi, Fatih Hamamı, Musa Paşa Camii, Tavanlı Camii, Hoca Halil Camii, Sivil
mimarlık örnekleri olan Kundupoğlu evi, Çakıroğlu konağı, Orta Hisar evleri ve
Akçaabat orta mahallesini ön planda sayabiliriz.
St.Anna (Küçük Ayvasıl) Kilisesi:
Çarşı mahallesinde ve kentin merkezinde
bulunan yapı, Trabzonda ayakta kalabilen en eski kilise yapısıdır. 7.yy.da inşa
edilmiş, 9.yy.da onarım geçirmiştir.Üç apsisli bazilikal planlı küçük boyutlu
bir kilisedir. İç duvarlarındaki fresklerin çoğu tahrip olmuştur. Güneydeki
giriş kapısının üzerinde Roma dönemine ait kapartmalı mermer bir levha
bulunmaktadır. Sütün başlıkları iyon tarzında olup çatısı kiremitle örtülmüştür.
1999 yılında Valilikce restore edilmiştir.
St.john Kilisesi :
Hızırbey mahallesinde Kaledibi ilköğretim
okulunun yanında ve müştemiliyatındadır.13.yy. başında inşa edilmiş,19,yy.lın
ortalarında onarılmış son ve etraflı onarımını 1998 yılında ğeçirerek günümüzde
çok amaçlı salon olarak kullanılmaktadır.
Cephanelik :
İrene kulesi veya Fatih kulesi olarak bilinen
ve kitabesi olmadığından dolayı hakkında kesin bilgi bulunmayan kulenin
İmparatoriçe İrene (1340-1341) tarafından Trabzon aristokrasisinin toplantı yeri
olarak yaptırıldığı söylenmektedir. Ayrıca Yıldız sarayı albümünde fotoğrafları
bulunan yapının II.Abdülhamit tarafından, Fatih zamanından kalma bir yapının
yerine yaptırıldığıda söylenmektedir.
25 metre yüksekliğinde iç içe yer alan kalın
duvarlı iki dairevi kuleden oluşan binanın 1877 yılında cephanelik olarak
kullanıldığı bilinmektedir. Trabzon'un Ruslar tarafından işgali sırasında
(1916-1918) da cephanelik olarak kullanılan yapı, 1919 yılında bir patlama ile
hasar görmüştür.
SÜMELA
(MERYEM ANA) MANASTIRI - sümela manastırı - sumela
Trabzon'un güneyinde, Ziganalar'ın bir tepesinin yamacına
yapışmış bir manastır harabesi vardır. Eteklerinde,ormanlar ile kaplı bir
vadinin dibinde, Trabzon'a kadar uzanan Değirmen Deresi'nin kollarından biri
akar. Halk buraya kısaca Meryem Ana der. Eski adı ise Sumela Manastırı'dır.
Genellikle bu dini tesisin kuruluşunu eski tarihiere çıkarmak isterler. Bu
havalinin evvelce Rum ahalisi arasında yaygın ve Trabzon hakkındaki Rumca
kitaplarda tekrarlanan kuruluş efsanesine göre manastırın esası güya Theodosius
devrinde kurulmuş ve altıncı yüzyılda İmparator lustinianos devrinde kumandan
Belisarios tarafından yeniden yapılmış idi. Fakat bu rivayeti kabul ettirecek
hiçbir ilmi dayanağın bulunmadığı, burasını inceleyen yabancı mütehassıslar
tarafından kesin olarak bildirilmiştir. Buranın başlıca gelir kaynağı olan bir
Meryem Ana resminin eskiliğine ve mucizeler yarattığına halkı inandırmak böylece
onun değerini büyültmek için uydurulduğu kolayca sezilen bir efsaneye göre güya
bu resim, İsa'nin Havarilerinden Lukas tarafından yapılmış, Lukas'ın
terekesinden Atina'ya geçmiş fakat Theodosius devrinde, dördüncü. yüzyılda resim
kendiliğinden buradan ayrılmak istemiş, bir gün melekler tarafından gökte
uçurularak Trabzon dağlarındaki bu kovuğa getirilip bir taşın üzerine
bırakılmıştır. Tam bu sıralarda Atina'dan Trabzon'a gelen Barnabas ve Sophronios
adlarında iki keşiş de bu ücra dağın ıssız yamacında bu resmi bulmuşlardır. Bu
çeşit rivayet ve efsanelerin basit bir Hıristiyanlık gayreti ile yaratıldı ve
muemadiyen tekrarlanarak adeta zorla kabul ettirildiği bilinir. Böylece hakkında
benzeri rivayetler çıkarılan tesisler de güya çok eski bir tarihe inmektedir.
Sumela münferit bir örnek olmayıp, eş durumdaki birçok misalden sadece biridir.
Meryem (Panaghia) adına kurulan bu manastırın, Grekçe Sumela adının esasını,
kara, siyah, karanlık anlamlarına gelen Melas kelimesinden aldığı söylenir. Bu,
acaba bu tesisin kurulduğu vadinin ve dağın koyu renginden dolayı mı vermistir?
Bu fikirde olanlar vardır. Fakat kanaatimize göre Sumela kelimesi, buradaki
Meryem ikonasının (tasviri) bir sıfatı da olabilir. Onun, ünlu tarihçi J.P.
Fallmerayer'in de (1790-1861)1840 yılında buraya geldiğinde dikkatini çektiği
gibi renginin koyu, hatta teşhis edilemeyecek derecede siyah oluşu bu adın
esasını teşkil etmiş olması mümküdür. Gürcü resim sanatında, XII. yüzyılda sanat
aleminde Siyah Madonna ismi altında tannan birtakım Meryem ikonalarının
yapıldığı ve yayıldığı bilinir. Esrarlı ifadesini daha da arttırmak gayesiyle,
Meryem Ana resimlerinde yüz, siyah ile boyanıyordu. Gürcistan'a bu usulün eski
Hind sanatından gelmiş olabileceği de ayrıca ileri sürülmüştür. Sumela
Manastırının Kafkasya'ya yakınlığı düşünülecek olursa, burada saygı gören Meryem
tasvirinin, böyle bir siyah Meryem olduğuna ve manastırın, Sumela adını bundan
aldığına ihtimal vermek de mümkündür. Böylece dağın da adı, manastırdan dolayı
Oros Mela = Kara Dağ olmuştur.
Sumela Manastırı'na ait siyah Meryem resminin hangi döneme ait nasıl bir şey
oldugunu daha fazla araştırmaya imkan yoktur. İlkonanın eskiden çekilmiş oldukça
iyi bir fotoğrafından anlaşıldığına göre bu üzerinde herhangi bir çizgi, boya
daha doğrusu resme benzeyen bir unsur teshis edilemeyen simsiyah, çatlak ayrıca
da ortadan ayrılmış bir tahtadan ibaret idi. İlkonanın çevresini belirten gümüş
çerçeve ise motiflerinden ve yazılarından anlaşıldığına göre 1700 tarihine ait
olup alelade bir işçilik gösteryordu. Bu fotoğraftan edindigimiz intibaya göre
Sumela'daki Meryem ikonasının, gerçek bir Siyah (= Kara) Meryem bile olması çok
şüphelidir.
Siyah Meryem'ler bilhassa Avrupa doğusuna doğru çok sayıdadır, bilhassa ziyaret
yerlerinde bulunmakta ve dağlarda, yüksek yerlerde, orman içlenride kurulan
ibadet yerlerinde muhafaza edilmektedir; ayrıca bu yerlerde şifalı bir de su
bulunmaktadır, nihayet Fransadaki bu tasvirlerin bulundukları yerlere mucizevi
şekilde geldikierine inanılmaktadır. Bütün bu hususiyetler çok değişik ve uzak
çevrelerde dini inanışların tamamen aynı karakteri göstermesi bakımından çok
ilgi çekicidir.
Kısacası Trabzon'un Sumela Manastırı, bu adı ile tarihte ancak Trabzon
Komnenos'ları döneminde ortaya çıkmaktadır. Her köşesinde irili ufaklı böyle
dini binalar olan bu bölgenin, peyzaj itibarıyla en harikulade bir yerinde
Sumela Manastırı kurulmuş ve Osmanlı devri Türk idaresi sırasında devamlı
gelişmeler ile tam manası ile muazzam bir tesis halini almıştir. Hemen hemen
1200 m. rakımlı bir noktada ve vadinin dibinde akan suyun 300 metre kadar
yükseğinde, dimdik denilebilecek kadar saip bir yamacın ortalarında oldukça
geniş ve yüksek bir mağara, daha doğrusu bir kovuk bu tesisin çekirdeğini teşkil
etmiştir. Bu, erişilmesi zor ve yorucu kovuk önündeki dar çıkıntı, zamanla
burada büyüyen, genişleyen ve zenginleşen manastıra zemin olmuştur. Sumela,
Trabzon ve çevresinde sayılan hayli çok olan eski manastırların en ünlüsüdür.
Dağlara, yüksekliklere ve mağaralara bir kült yeri olarak çok eskiden beri daima
özel bir değer verildiği bilinir. Belki bu mağaranın içinde de evvelce böyIece
bir sunak yapılmıştı. Hıristiyanlık yayıldıktan sonra burasının bilinmeyen bir
tarihte ufak bir keşiş inzivağahı haline getirildiği de düşünülebilir.
Tabiatıyla bu tahminler, benzeri eserlerde müşade edilen hususlardan
çıkarılmaktadır. Ancak mağara kısmında yapılacak etraflı ilmi araştırma ve
sondajlar bu tahminlerin doğruluk derecesini belki aydınlatabilir. Yoksa şimdiki
halde müspet hiçbir dayanak yoktur.
Atina'dan gelen iki keşişin, Barnabas ve Sophronios'un Theodosios döneminde IV.V.
yüzyıllarda burasını kurmuş ve Iustinianos'un kumandanı Belisarios'un da tamir
ettirmiş olduğu yolundaki kuruluş efsanesinin sağlam bir esasa dayanmadığı
açıkça belli olmasına rağmen bu hurafenin hala yaşatılması hayret verir. Bu
efsane bir tarafa bırakılacak olursa, manastırın şimdiki halde hiç değilse
onüçüncü yüzyıldan itibaren, tarihini takip mümkündür. Bu sırada artık Bizans
İmparatorluğu'dan apayrı bir devlet halinde doğarak, başlıbaşına gelişmeye
başlamış olan Trabzon Komnenos'ları Prensliği, başkenti Trabzon şehri olmak
üzere bu çevrede hakim durumunda bulunuyordu. Kendilerini Bizans
İmparatorluğu'nun gerçek mirasçısı olarak gören ve kendilerini imparator olarak
tanıtan Trabzon prenslerinin bu ünvanını, 1261'de yeniden İstanbul'a sahip
olarak eski Bizans devletini ihya eden hakiki Bizans İmparatorluğu kabul
etmemiştir.
Bilhassa komşu Türk beylikieri ile çok yakın ve girift temasları bulunan Trabzon
Kommenosları'ndan III Alexios (1349-1390) bu manastırın esas kurucusu
sayılabilir. İki kızkardeşi Türk beyleri ile evli olan, kendi dört kızını da
komşu Türk beylerine veren III. Alexios'un Sumela'ya özeI bir ilgi gösterdiği
kaynak ve belgelerden anlaşılmaktadır. Buradaki keşiş hücrelerine, onun büyük
dede, dede ve babasının da bazı bağışlarda bulunmuş oldukları bu vesile ile
öğrenildiğine göre, Alexios'un büyük dedesi II. loannes (1280-1285) zamanından
beri burada dini bir merkezin varlığına ihtimal verilir. Yine başka bir efsaneye
göre, büyük bir kasırga sırasında Meryem'in yardımı ile canını kurtaran III.
Alexios burasını yeni bir tesis halinde inşa ettirmiş, zengin vakıflar
bağışlamış bir Khrysobullos yeni bir ferman ile de bu vakıflarını sağlam
esaslara bağlamıştır. Manastırın 1650'ye kadar dış kapısı üzerinde görülebilen
1360 tarilili, beş mısralık bir manzum kitabede III. Alexios, bu tesisin
kurucusu (ktetor), "Doğu ve Batı (=İberia)'nın hakimi İmparator" olarak
gösterilmişti. Alexios 1361 yılındaki bir güneş tutulmasını burada
karşılamıştır. Hatta, bu prensin sikkelerinde güneş resmi bu olayla ilgili kabul
edilmektedir. 1365 tarihli "vakfiyesi" ile de manastırın bütün idari şartlarını,
arazisini, gelirlerini düzene koyduktan başka, Trabzon'a gelecek bir tehlikeyi,
bir Türk akınını önlemek üzere, buradaki keşişlerin daima uyanık bulunmalarını
da bildirir. Alexios'un oğlu III. Manuel (1390-1417) babası gibi dini tesislere
bağlılığı olan bir şahıs idi. Tahta çıktığı yıl, saray hazinesinde bulunan
değerli bir stavrotegi (içinde İsa'nın çarmıhının bir parçası bulunduğu iddia
edilen müzeyyen bir haç) Sumela'ya hediye etmişti. Son Trabzon Komnenos'ları da
Sumela Manastırı'nı yeni fermanlar ile zenginleştirmişler veya vakıflarını
tasdik etmişlerdir. Trabzon ve havalisi Türk idaresine geçtikten sonra Osmanlı
Sultanları, Aynaroz'da, Sina'da ve daha birçok manastırda da olduğu gibi
Sumela'nın eski hak ve hukukunu dikkatle korumuşlar, hatta buraya imtiyazlar
vermişler, bazı hediyeler de yollamışlardı. Nitekim Sumela'da bulunan iki
şamdan, Yavuz I. Selim (1512-1520)' in bir hediyesi olarak biliniyordu. Burada
ayrıca Trabzon fatihi II. Mehmed'in de manastırın haklarını tanıdığını bildiren
bir fermanı muhafaza ediliyordu. Daha başka fermanların saklandığı, burası
hakkındaki yayınlardan öğrenilmektedir. Burada Sultan II. Bayazıd, I. Selim, II.
Selim, III. Murad, İbrahim, IV. Mehmed, II. Süleyman, Mustafa ve III. Ahmed
tarafından verilmiş fermanlar bulunduğu bildirilmektedir. Onsekizinci yüzyılın
ikinci yarısından itibaren manastır ile Eflak Voyvodalarının ilgilendik1eri ve
devamlı yardımlar ve yazı1ar gönderdik1eri tespit olunmuştur. Ghikas (1755),
Stephan (1764), Hypsilantes'in (1775) böylece ilgilendikleri bilinir. Tabiatıyla
manastırın arşivinde, İstanbul patriklerinin bütün Osmanlı devri boyunca
yolladıkları yazılar da muhafaza ediliyordu. Sumela bilhassa onsekizinci
yüzyılda Voyvodaların himayesinde gelişmiş ve birçok kısımları yeniden yapılmış,
Ignatios adında bir başpiskopos 1749'da duvarların bütün satıhlarını yeniden
fresko resimler ile süslemiştir. Sumela, Anadolu'da bütün Rum-Ortodoks
topluluklarının görülmemiş bir zenginlik ve heyecan içinde teşkilatlandıkları,
kilise ve manastırlarını her taraftan akan paralar ile yeniden inşa ettikleri,
muhteşem şekilde süsledikleri ondokuzuncu yüzyılda, en parlak çağını yaşamıştır.
Fallmerayer'in 1840'ta yazdığına göre Sumela'nın gezgin keşişleri bütün Anadolu,
Kafkasya, Balkanlar ve hatta Rusya'yı dolaşarak Meryem ikonasının kötu bir
kopyasını satmak suretiyle iane topluyorlar, bu paraları müesseselerine
getiriyorlardı. Nitekim bunlardan bir tanesi, üzerinde kırk bin kuruşluk bir
servet ile dolaşırken Kayseri'de öldürülmüştür. Osmanlı devleti katilleri
yakalatmış, idam ettirmiş ve çalınan paraları da manastıra teslim etmişti. Geçen
yüzyıl içerilerinde iyice zenginleşerek 1860'a doğru büyük binalar inşası
suretiyle muazzam bir tesis halini alan Sumela Manastırı, XIX. yüzyılın içinde
yabancı seyvahları tarafından ziyaret edilerek kısa anlatımı yapılmıştır.
Manastırdan en etraflı surette bahsedenlerden biri, G. Palgrave (1826-1888),
1871 Şubatı'nda yayımlanan makalesinde oldukça ilgi çekici bilgiler verir.
Sultan Murad'ın buradan geçerken manastırı güya topa tutturduğu yolundaki
efsanenin yalan olduğuna işaret ile Murad'ın buradan geçmiş olmasına imkan
olmadığını belirtir. Palgrave buraya geldiğinde o sırada "yeni bina" denilen
kışlavari büyük yapı henüz yapılmış ve biteli üç sene kadar oluyordu. Bu İngiliz
yazarının müşahadesine göre bu binanın uçurumdaki kemerler dahil yedi katı vardı
ve esas mesken kısmı dört sıra pencereye sahip olup ayrıca üstte de bir galeri
uzanıyor idi. Boydan boya içinde tek sıra halinde her katta sekizer oda vardı ve
genel olarak çok sağlam bir bina olduğu anlaşılıyordu. Palgrave, Murad ve I.
Selim'in hediyelerini de anarak III. Alexios'un minyatürlü fermanını da
gördüğünü bildirir. Manastıda II. Selim'in fermanını gören Paigrave, keşişlerin
Sultan II. Selim aleyhine atıp tutmalarını pek hoş karşılamadığını da açıkça
ifade eder.
Trabzon'un 18 Nisan 1916'dan, 24 Şubat 1918'e kadar süren Rus işgali, burada bir
Hıristiyan Pontus devletinin tekrar kurulacağı ümitlerini doğurmuştu. Kurtuluş
Savaşı sonunda, bu ümit kapılarını kapamak üzere 1923'te bütün Rumların
Yunanistan'a gönderilmeleri ile Sumela Manastırı boşaltılmıştır. Hicret eden
Rumlar, eski hatıralarına bağlılıklarının bir belirtisi olarak Makedonya'da
Verria (Türk devrinde: Kara Ferye) yakınında Kastania'da aynı adla yeni bir
manastır kurarak buraya modern bir Mervem Ana resmi yerleştirmek suretiyle, eski
geleneği yaşatmaya başlamışlardır.
Sahipsiz ve kontrolsuz kalan bu koca tesis, hızla harap olmaya başlamış, 1930'da
bir yanğın, ahşap kısımları silip süpürmüş, bu arada gizli defineleri aramak
bahanesi ile lüzumsuz bazı büyük tahripler de yapılmış, kagir kısımlar
yıkılmıştır. Burada ilk bakışta dikkati çeken husus darmadağın bir harabe
görünüşü ve duvarlardaki freskoların, ustalıklı bir şekilde muntazam kareler
halinde kesilerek yerlerinden sökülüp götürülmüş olmasıdır. Son derecede zor
olan bu işin başarılı şekilde yapılması, bunu oralıların değil, bu çesit
hatıralara meraklı ve gerekli bilgiye sahip "bilgili" yabancı ziyaretçiler
tarafından yapıldığını gösterir.
Sumela Manastırı'na, ormanın içinde bir patikadan tırmanılır. Manastırın girişi
çok sıkı emniyete alınmış ve dar uzun bir merdivenle, son kısma erişilmesi
mümkün kılınmıştır. Bu merdivenin yanında yamaca yaslanmış büyük bir su
kemerinin, tesise evvelce su getirdiği anlaşılmaktadır. Eski fotoğraflarda geniş
kavisli on kadar gözü ile mükemmel bir halde fark edilen bu kemer, şimdi yıkık
durumdadır. Kapıdan girildiğinde, kapıcı hücreleri vs geçildikten sonra bir
merdivenden küçük iç avluya inilir. Burada merkez, solda bulunan kilise haline
getirilmiş olan tabii kovuktur. Kovuğun karşısında muayyen bir düzene sahip
olmaksızın inşa edilen ceşitli manastır binaları görülür. Bu avlunun sol
tarafında şimdi kısmen yıkılmış ve içine moloz dolmuş bir halde, yukarıdan
kayadan süzülen ve damlayan kutsal suyun toplandığı çok yeni tarihiere ait, bir
şadırvan vardır. Yine sol tarafta mağaranın içine, manastırın en eski kısmı olan
kilise yerleştirilmiştir. Avluya doğru çıkıntı teşkil eden ayrıca bir şapel
bitişik bulunan bu kilisenin gerek iç duvarları, gerek avludan görülen dış
duvarı tamamen fresko resimler ile kaplıdır. Ancak yakından dikkatli
incelendiğinde bu resimlerin birçoğunun geç bir tarihe ait oldukları ve
altlarındaki başka tabakalarda daha eski ve çok daha değerli duvar resimlerinin
bulunduğu Fark edilir. Zaten bu husus bazı yazılar ile de belirtilmiştir.
Avlunun sağ tarafında ise 1860 yılına doğru inşa edildikieri bilinen birtakım
misafir odaları ve kütüphane olarak kullanılmış olan mekan bulunmaktadır.
Avlunun etrafında daha birçok küçük şapeller vardır. Manastır şimdiki duruma
girmeden çekilen eski fotoğraflarda, bütün bu binaların avluya bakan yüzleri
önlerinde birbirinin üzerine binen ahşap balkonlar, sundurmalar bulunduğu
görülmektedir. Talbot-Rice'in bildirdiğine göre bunlarda ahşaptan yontulmuş
güzel parçalar da mevcuttu. Bugün çok harap bir halde bulunan buradaki küçük
şapellerden bir tanesinde on dört veya on beşinci yüzyıllara ait oldukları
tahmin olunan resimler tespit edilmiştir. Avlunun ilerisinde dar bir koridor,
kayalığın önundeki ensiz bir çıkıntı üzerinde uzanmaktadır. Burada doğrudan
doğruya yamaca yaslanmış gösterişli bir bina uzanır. Sumela Manastırı'nın
uzaktan görünüşünde daima ön plana geçen bu kısım, burada yaşayan keşişlerin
barındıkları esas manastır yapısıdır. Üç esas kattan başka, ayrıca altta birkaç
sıra mahzeni ve üstte bir de çekme katı olduğu anlaşılan bu yapının sacak
dibinde sıralanan kemerli galerileri ile heybetli, bir görünüşü vardır. Adeta
kitlesi ile dağın kayalarında uzaklardan beyaz bir leke halinde taşan bu kışla
biçimli yapı, manastırın 1860'taki büyük tamir ve genişletilmesinde inşa
olunmuştur. Büyüklüğü ile konumundan başka, kayda değer hiçbir sanat ve mimari
özelliği olmayan bir binadır. Evvelce geniş saçaklı olan ahşap çatısı, içinin
bölmeleri, ahşap katları yok olduğundan bugün dört duvardan ibaret bir
harabedir. Bu duvarların arasında içi, derine doğru inen büyük bir boşluk
halindedir. Dışarı bir çıkıntı teşkil eden ortadaki kulesinden asağı
bakıldığında, bu binanın yapıldığı yerin baş döndürücü yüksekliği iyice
anlaşılır.
Hiçbir sanat ve tarihi değeri olmadığı halde,
son yıllarda Sumela'nın başlıca alameti olan bu büyük yapıya karşılık, bu
tesisin en önemli kısmı, iç avlunun bir kenarında bulunan kilisedir. Bu kilise,
kutsal mağara veya kovuğun iç satıhlarının düzeltilmesi ve ağzının düz bir
duvarla kapatılması suretiyle elde edilmiştir. Bu duvara bitişik, bir çıkıntı
teşkil eden küçük bir sapel vardır. Burada iç ve dış satıhlar, 18. yüzyıldan bu
yana birkaç tabaka halinde üst üste fresko resimler ile süslenmiştir. Bazı
yerlerde üç tabaka açıkça fark edilmektedir. En alt tabaka renkleri ve kalitesi
bakımından, üsttekilerden çok farklı ve daha iyidir. Her tabakada konuların da
değiştiği dikkati çekiyor. Buradaki freskoların 1710, 1732 yıllarında
yapıldıklarını bildiren yazılar tespit olunmuştur. Halbuki mağra- kilisesinin
içinde, avluya komşu duvarda III. Alexios devrine ait freskolar da tespit
edilmiştir. Burada III. Alexios, iki yanında oğulları III. Manuel ve Andronikos
ile tasvir edilmiş idi. Bugün bu portrelerden hiç bir iz kalmamıştır. Dışarıda,
kaya sathına işlenmiş ve bugün yalnız üst şeritleri kalabilmiş olan büyük bir
mahşer sahnesinin dökülen sıvalarının altından başka sahnelerin gün ışığına
çıktığı görülmektedir. Üzerinde bir ejder ile suvari iki aziz (Georgios ve
Demetrios) tasvir edilmiş bulunan küçük bir şapelin duvarında biz, bu tabakanın
altında iki tabaka daha resim bulunduğunu tespit ettik. Nitekim bir yerde en alt
tabakada imparator kıyafetinde diademli bir figürün üstünde diademli başka bir
figür, bunun üstünde de Metamorphosis, yani Tabor Dağı'nda İsa'nın görünüşünün
değişmesi (suretinin değişmesi) sahnesi işlenmiş bulunmaktadır. Bu durum
karşısında, Sumela Manastırı'nın eski ve o nispette de değerli duvar resimleri,
sıvaların tamamen dökülmediği yerlerde alt tabakalarda durmaktadır denilebilir.
Şüphesiz bu ayrı bir araştırma konusudur.
Avlunun etrafındaki binalarda yer yer, Türk sanatı tesirleri de kendilerini
belli ederler. Nitekim odalarda dolaplar, hücreler ve ocaklar bu küçük mekanlara
bir Türk enteryörü havası vermektedir. Kutsal suyu toplayan şadırvan da, sivri
kemerleri ile Türk mimarı karakterindedir. Fakat en dikkat çekici nokta, bazı
duvarlarda koyu kırmızı boya ile yapılmış duvar süsleridir ki bunlar 18. yüzyıl
Türk binalarındaki tuğla derz süslemelerinin boya ile yapılmış taklitleridir.
Sumela'nın yüz metre kadar kuzeyinde, yine dağ yamacına oyulmuş, erişilmez
durumda ve içinde fresko resimler olan bir mağara şapellerinin de varlığı
söylenir.
Manastırın kütüphanesinde evvelce kataloğu yapılan ve çoğunluğu XVII-XVIII.
yüzyıllara ait çeşitli elyazınalardan 66 tanesi Ankara Müzesinde, içinde
minyatürler olan ve Bizans eseri bin tanesi (Dört İncil=Tetraevangelium)
İstanbul'da Ayasofya Müzesi'ndedir. Ayrıca 150 kadar da baskı kitap vardır.
Kilise hazinesindeki değerli eşyadan, Trabzon Prensi III. Manuel'in hediye
ettiği gümüş salip (stavrotek) ile elyazına bir eser ve çok sayıda belge
Atina'da Bizans Eserleri Müzesi'ne, manastıra ait"Gül'lü Meryem" olarak
adlandırılan ikona, İrlanda'da Dublin'de National Gallery'ye gitmiştir. Sultan
Selim'in hediye ettiği gümüş şamdanlar 1877'de çalınmıştır. Manastıra ait başka
bir Meryem ikonası da Oxford'da bir özel koleksiyondadır. Buradan çıkarılmış,
üzerinde "Hristiyan üçlemesi" tasvir edilmiş gümüş madalyon ile 1438 tarihli
işlemeli. gümüş madalyon ile 1438 tarihli işlemeli bir örtu de (epitaphios)
Atina'da Benaki Müzesi'ndedir.
Diğer Manastırlar
Sumela(Meryemana Manastırı)
Trabzon'un Maçka ilçesinin güneyinde Karadağın bir
tepesinin yamacına yapılmış olan bu manastıra halk tarafından Meryemana
manastırı söylenir. Meryem(panaghia) adına kurulan bu manastırın, gerekçe "SUMELA"
adının esasını, kara-siyah karanlık anlamına gelen Melas kelimesinden aldığı
söylenir. Semavi Eyice'ye göre;"evvelce burada saygı gören siyah Meryem
tasvirinden Sumela adını aldığı ve bu dağın adıda manastırdan dolayı Oros Mela-karadağ
olduğu"kabul edilir.
Sumela Manastırının kuruluşu efsaneye göre: iki
Atina'lı Barbabas ile yeğeni Sophronios rüyalarında Hz.Meryem'i görmüşler,
rüyada Meryem onlara bir manastır yaptırmalarını ve yerini, nasıl gideceklerini
tarif etmiştir.
Bunlar St.Luka!nın yaptığı rivayet olunan tabloyu
da beraberlerinde alarak yola çıkıyorlar, deniz yoluyla Trabzon'a gelip,
karadağın sarp yamacında kiliseyi kurmak için karar kılıyorlar ve Theodosios
devrinde (375-395)ilk kaya kilisesini kurarlar. Bu tarih, tesisn kesin kuruluş
tarihi değilse de bahsedilen tarihler arasında yapıldığı sanılıyor. Bazı
araştırmacılara görede burası M.S.385 yılında bazılarına göre ise 472 yılında
yapıldığı belirtilmektedir.
Bu tarihler ve efsaneler bir tarafa bırakılacak
olursa, manastırın tarihini Trabzon komnenosları devrinden sonra incelemek
mümkündür. Trabzon komnenoslarından III.Alexios burasını yeni bir tesis halinde
1360 yılında inşa ettirerek 17 metre yüksekliğinde, 40 metre uzunluğunda, 14
metre ğenişliğinde 72 odalı bir tesis yaptırmıştır. Trabzon kralları bu
manastıra vermiş oldukları hediye ve haklarla, halkın desteğini sağlamışlardır.
Trabzon, Türkler tarafından alındıktan sonra,
Osmanlı sultanlarıbu manastırın haklarına dokunmamışlardır. Manastıra Yavuz
I.Selim (1512-1520) iki şamdan armağan etmiştir. Ayrıca Trabzon fatihi II.Mehmed'in
de manastırın haklarını tanıdığını bildiren bir fermanı muhafaza ediliyordu.Yine
Sultan I.Beyazıt, I.Selim, II.Selim, III.Murat, İbrahim, IV.Mehmet, II.Süleyman,
Mustafa ve III.Ahmet tarafından verilmiş fermanların bulunduğu bildirilmektedir.
1962 yılında merdivenleri ile kapısı tamir
ettirilerek turistlerin ziyaretine elverişli bir duruma getirilmiş olan görkemli
yapı görenlerin hayranlığını uyandırmaktadır.1972 yılında ise örenyeri olarak
ziyarete açılan yapı'ya orman içersinden 25-30 dakikalık bir patıka yolla
ulaşılabilindiği gibi manastırın 200 metrelik yakınına küçük vasıtalarla da
ulaşılabilir.
Manastırın bulunduğu alan Orman Bakanlığınca Milli
Parklar statüsüne alınmış olup Kültür Bakanlığınca da aslına uygun olarak
onarımı devam etmektedir.
Trabzon'un turizminde önemli bir yer tutan Sumela
Manastırını kente gelen her bireyin mutlaka gezmesi gereklidir.
Vazelon(Yahya)Manastırı
Bu manastıra Maçka ilçesini 14 km. geçtikten sonra
sağa 3 km.lik stabilize bir yolla ulaşılır. Köprü yanı köyü sınırları içersinde
bulunan bu manastırın vadisinde özel sektör eli ile işletilen alabalık çiftliği
ve restorantı vardır.
Yapının, Vazelon ismini, kurulmuş olduğu "Zabulon
Dağ'ından" aldığı görüşü kuvvetli ihtimaldir. Manastırın ıssız sakin yerde
seçilmesi, o'na daha kutsal bir hava verilmek istenmesindendir. Çoğu
araştırmacı, yapının tarihini kesin olarak vermemekle birlikte: bazıları ilk
inşa tarihini M.S.270, bazıları ise M.S.317 olarak belirtir.
Manastır; Yahya peygambere adanmıştır. İlk kuruluşu
ile bugüne kadar çeşitli değişiklikler geçirdiği kesindir.
527-565 yılları arasında Jüstinyen tarafından tamir
ettirilmiştir. 644 yılının şubat ayında hücreler tamamen tamir edilip
kütüphanesi zenginleştirilmiştir. 702 yılı ile onu izleyen yıllar içinde esaslı
şekilde yenilenmiştir. Vazelon manastırı 13.yy.dan 20.yy.a kadar Maçka'nın
ekenomik, sosyal ve kültürel hayatında etkinliğini sürdürmüştür.14.yy.da sahip
olduğu arazi, ve geliri 1890 yılına kadar yirmi köyde devam etmiştir. Vazelon
manastırı vaktiyle bölgede bulunan manastırların en yetkilisi ve en zengini
durumunda imiş. Bir rivayete göre Vazelon geliri ile bir Sumela manastırı daha
yapılabilirmiş. Manastır 19.yy.da etraflıca onarılmıştır. Binaya batı kısmındaki
merdivenle girilmektedir. Merdiven basamakları kırık oldugundan ,yukarı çıkarken
dikkatli olunmalıdır.Bina 1923 yılında terk edilmiştir. Günümüzde Sumela'dan
sonra onarılıp Turizme kazandırılması düşünülmektedir.
Gregorius Peristera(Kuştul-Hızır
İlyas manastırı)
Bu manastır, Trabzon'un Esiroğlu beldesinin galyan
diye adlandırılan bölgede kuştul (şimşirli) köyündedir.Ulaşım Esiroğlu beldesine
giderken soldaki galyan vadisini takiben ulaşılır.Vadinin tabanından dirsek
şeklindeki kaya üzerine oturtulan yapı, kale gibi, vadiye hakim bir tepede
kurulmuştur. Maçka yolu üzerinde ve bağımsız bir amir gücüne sahip olan, üçüncü
manastırdır. M.S.752 yılında kurulduğu söylenen bu manastır 1203 senesinde yağma
edilip, terk edildi. Ama 1393 senesinde tekrar kurulup 15.yüzyılın başında yine
görkemli eski önemini kazandı. 1904 yılında çıkan büyük bir yangınla harap
olduktan sonra bir daha inşa edilmiştir.
Bu manastır da Trabzon bölgesindeki diğer
manastırlar gibi kutsal bir mağara ve ayazmanın etrafında kurulmuştur.
Kaymaklı Manastırı:
Kaymaklı Köyü'nde bulunan bu manastır, Trabzon'a 3
km. uzaklıktadır. Manastıra Boztepe arkasındaki Mısırlı mezarlığının solundaki
patika ile gidilmektedir. Manastır binası kesme taştan yapılmış ve 2450 m2
üzerine kurulmuştur. Eser; Hz.İsa'nın namına yapılmış, fakat yapıldığı vakit
tepeden aşağıya düşen bir adam sapasağlam kaldığı için Çarhapan yani "fenalığı
engelleyen" olarak adlandırılmıştır. Manastır1914-1918 yıllarında bir yangın
geçirmiş ve bu tarihten sonra terk edilmiştir.Günümüzde şahıs malı olarak
kullanılan bu mabet, burada oturan ailece az bir değişikliğe uğratılmasına
rağmen korunmaktadır.
Kızlar Manastırı (Panagia
Theoskepastos)
Geniş bir alana kurulu olan manastır, Boztepe'nin
güney yamacında ve Trabzon'un doğu cephesine bakmaktadır.Theoskepastos
sözcüğünün manası "Tanrı tarafından örtülmüş ve korunmuştur." Bu manastırda
birçok Trabzon manastırında olduğu gibi bir kaya şapelinin etrafında inşa
edilmiştir. Eser:III.alexios(1349-1390) zamanında kurulmuştur. Günümüzde geniş
kütlesi ile ayakta kalabilmiş ve turistler tarafından ilgi ile gezilmektedir.
Kızlar Manastırı(Panagıa Keramesta)
Bu manastır, Trabzon-Hamsiköyü yolu üzerinde
kiremitli köyü vadisi üzerinde yer almaktadır. Yerin isminin manası şimdiye
kadar anlaşılamamıştır.Buraya ilk kez kimlerin geldiğini belirten bir kitabe
yoktur. Sumela veya Vazelon manastırlarının bir minyatürü olan bu yapıda, kutsal
bir mağara ile tamamlanır.Günümüze kadar gelen taş bölümler, bu manastırın Orta
çağ'da yapılmış olduğu hissini
Kaleleri
Trabzon Kaleleri ( Surlar ), kaleler,
surlar,
Kuruluşu çok eski yıllara uzanan surların kaynaklara göre MÖ. 5. yy. da varlığı
bilinmekte olup çeşitli dönemlerde ve günümüzde onarılmış ve
yenilenmiştir.Onarım ve yenileme çalışmaları bugünde devam etmektedir. Güneyden
kuzeye yukarı hisar veya iç kale, ortahisar ile kuzey hisar veya aşağı hisar
olmak üzere üç bölüme ayrılır.
Yukarı Hisar:
İç kaleyi koruyan ve akropol vasıtası gören bu kısım en eski
ve şehrin içinde kapalı bir site idi. İlk yaptırıldığı tarih MÖ 2000 yıllarına
kadar gitmektedir.
Doruğunda İmparator ve imparotireçenin
ikametgahları, bunların etrafında kendilerine soylular soylusu Küra Polates,
Sezar ünvanları verilmiş prensler veya evlat edinenlerin binaları bulunurdu. Bu
binalardan başka kale muhafızlığı, katip ve hizmetçiler sınıfının bulunduğu
yapılar yer almakta idi.
Evliya Çelebi Trabzon kalesinin bu kısmından
''Trabzon kalesi üç bölktür,birine aşağı hisar diğerine ortahisar iç kalesine de
kule hisar derler. Fakat dağ tarafında cehennem kuyusuna benzer bir derin
hendeği vardır ki yetmiş yedi adam girer.'' diye bahseder.
Ortahisar:
Yukarı hisar ve iç kalenin devamı olan bu kısım yamuksu
şekildedir.İç kaleden bu kısma iki kapı ile geçilmekteydi. Bu bölümde ortahisar
camii eski hükümet konağı, zağnos Köprüsüikule ve çifte hamamlar, Amasya camisi,
Şirin Hatun camii, Musa Paşa camii yer alır. (Kule hamamı çifte hamamı Amasya
camii günümüzde yıkık durumdadır.) Bu kısımdaki surlar Trabzon İmparatoru
Alexsioz II.(1297-1330) zamanında yukarı hisardan aşağı hisara kadar
yaptırılmıştır.
,Aşağı Hisar:
Bu kale batıdan Zağnos burcunun yanı başından başlayıp denize
kadar inen surlardan meydana gelmiştir. Bu kısım surların Sotka kapısı adı
verilen iki kapısı bulunur.Günümüzde ''Kale Kapısı'' ismi verilen mevkide suru
delinerek taşıtların geçmesine elverişli duruma getirilen kısmı daha yüksek
duvarlardan meydana gelmiştir.
Aşağı Hisarın çevrelemiş olduğu bölgede St.
Andrea kilisesi (Molla Siyah Camii,Hoca Halil camii, Pazarkapı Camii, Kundupoğlu
ve yarımbıyıkoğlu evleri evleri,sekiz direkli hamam,tophane hamamı,Hacı Arif
hamamı,İskenderpaşa Çeşmelri gibi tarihi eserler yer almaktadır.
TURİZM MERKEZLERİ:
Araklı-Pazarcık Turizm Merkezi:
Karadere güzergahında Araklı’nın 43 km güneyindedir. Yağmurdere üzerinden
Gümüşhane’ye, Aydıntepe üzerinden de Bayburt’a ulaşan yolların geçtiği bir yayla
köy merkezidir. Telefon ve alış-veriş imkanları mevcuttur.
Araklı-Yeşilyurt-Yılantaş Turizm Merkezi:
Trabzon’a 64 İlçe merkezine 33 km mesafede bulunan yayla 10 km’ lik bir stablize
yolla Yeşilyurt Beldesine bağlanır.
Maçka-Şolma Turizm Merkezi:
Maçka ilçesinin güney çıkışından başlayarak 22 km’ lik toprak yolla Mağura
Yaylası üzerinden bu yaylaya ulaşılır. 1850 m. yüksekliğindeki yaylada, bakkal,
kasap, kahvehane ve telefon hizmetleri vardır.
Akçaabat-Karadağ Turizm Merkezi:
Vakfıkebir’den ve 12 km’lik Akçaabat-Düzköy yolundan ulaşılabilen bir yayla
alanıdır. Yolu düşük nitelikte olup, yayla adını 1946 m lik Karadağ Tepesinden
almıştır. Yayla merkezinde bakkal, kahvehane, lokanta, fırın hizmetleri
mevcuttur.
Trabzon-Tonya-Armutlu-Gümüşhane-Kürtün-Erikbeli-Turizm Merkezi:
Tonya’dan 25 ve Şalpazarı’ndan 34 km lik yolla ulaşılır. 1800 rakımlı bir yayla
olup, Fırın, kahvehane, bakkal ve telefon hizmetleri mevcuttur.
GÖLLER MAĞRALAR
Sera Gölü:
Trabzon’un batısındaki Sera deresi üzerinde, kıyıdan 8 km içerde Demirtaş köyü
yakınında bulunmaktadır. Dağ yamacının, kayması ile oluşan bir baraj gölüdür. 4
km.lik bir uzunluk gösterir. Genişliği 150-200 m. arasında değişir.
Uzungöl :
Haldizen deresi vadisinde heyelan sonucu dere yatağının tabii baraj şeklinde
kapanmasıyla oluşan göl, çevresindeki ladin ormanları ile çekici bir peysaj
sergiler. Trabzon’a 99, Çaykara ilçesine 19 kilometrelik bir mesafede olan göl "
uzungöl" olarak bilinmektedir.
Çalköy Mağrası:
İlimiz Düzköy İlçesinin 5 km güneyinde, denizden 1050 m yükseklikte olup,
aydınlatma ve gezi platformları tamamlanmıştır. Mağaranın içinde dış atmosfere
dolinlerle olan irtibatı nedeniyle rahat bir hava haraketi vardır. Girişte kuru
olan mağara atmosferinin mağaranın içerisinden akan dere nedeniyle iç kısımlarda
nem bir kat daha artmaktadır.
Balıklı Göl:
Bölgemizin coğrafi yapısı nedeniyle oluşan bir göldür. Balıklı Göl
Akçaabat_Düzköy yolu üzerinden Hıdırnebi yaylasına çıkarken yol üzerindedir.
Doğal güzelliği muhteşem olan bu gölümüz yazın birçok ziyaretçi tarafından
dinlenme ve piknik alanı olarak kullanılır.
|