Şanlıurfa
Güneydoğu Anadolu
Bölgesi'nin Orta Fırat Bölümü'nde
bulunan Şanlıurfa, doğuda Mardin, kuzeydoğuda Diyarbakır, kuzey batıda
Adıyaman, batıda Gaziantep ve güneyde Suriye toprakları ile çevrelenmiş
bir sınır şehridir.Şanlıurfa, coğrafi özelliği nedeniyle üzerinde
birçok bağımsız devlet ve beyliğin kurulmuş olduğu, değişik kültürel
oluşumların kaynaştığı bir yerleşim olmuştur. Gerek tarihinin başladığı
ilkçağlarda ve gerekse diğer devirlerde Şanlıurfa, hemen her zaman Doğu
ile Batı kültürleri arasında bir köprü olmuştur. Doğu' ya Batı' ya
bağlayan ticari ve askeri yolların buradan geçmesi Şanlıurfa'ya geçmiş
dönemlerde büyük önem kazandırmıştır.
Bu tarihi şehrin, ilk kuruluşu
hakkında kesin bilgiler yoktur. Meşhur Arap tarihçisi Ebul Faraç'a göre
Şanlıurfa, Nuh Tufanı'ndan sonra yeryüzünde kurulan ilk yedi yerleşim
merkezinin ilki ve en önemlisidir. Hz. Adem (A.S.)'ın çiftçilik
yaptığı, Hz. İbrahim Halil, Hz. Eyyüp, Hz. Şuayp, Hz. Elyasa gibi
peygamberlerin yaşadığı bu bölge bugün "Peygamberler Şehri" diye
anılmaktadır. Hatta Hıristiyanlar, Hz. İsa'nın mendilinin Şanlıurfa'da
bulunmuş olmasından dolayı buraya Dir-Mesih adını vermişlerdir.
Şanlıurfa'nın yüzyıllar boyu ayakta durmuş olması, manevi bir himayenin
eseri olsa gerektir.
URFA
ADININ KAYNAĞI :
Kamusü'l Alam'a göre Urfa'nın eski adı "ur" ya da
"Urelkeldaniyn" olup Büyük İskender'in fethinden sonra Mekadonyalılar
bu şehri vatanlarındaki "Edessa" yani "Vodina" kasabasına benzeterek bu
adla ve "akarsuları güzel" anlamıyla "Kaliroe" olarak adlandırmışlar,
Araplar da "Kaliroe" den galat olarak "Ruha" olarak ad vermişlerdir.
Fikret Işıltan'a göre İslam döneminde Diyarı Mudar olarak da
adlandırılan bölgedeki Urfa'ya Osrhoene Krallığı döneminde verilen
"Osrhoene" adının, Urfa şehrinin Makedonyalılar tarafından "Edessa"
adıyla yeniden kuruluşundan, önceki Süryanice "Urhai/Orhai" veya Arapça
"Er-Ruha"'nın Latinleştirilmiş biçimi olduğu sanılmaktadır.
Halep salnamelerine göre şehre kısa bir süre
(Antiokya/Antakya) adı verilmişse de Prof. Segal'e göre M.Ö. 163'te
ölen IV. Antiochus'un sikkeleri üzerindeki (Antioch Callirohae), başka
bir kente de ait olabilir. Bir efsaneye göre ise Urfa adı Nemrut'un
diğer bir adı olan ve 'Sulak yerde bulunan' anlamına gelen Hewya oğlu
"Urhai" den gelmektedir.
Urhai'nin 'güzel akarsular şehri' anlamı, Edessa'nın
Makedonya'daki Edhessaisos ırmağının kenarındaki şehir ve bu kentin
sonradan aldığı ad Vodina'nin Makedonca su anlamına gelmesi,
Kalliroe'nin 'çeşme' ya da 'akarsuları güzel' anlamı belli olduğuna
göre Urfa adının kaynağı konusunda henüz bir sonuca ulaşılamamışsa da
bütün rivayetlerin 'su' ya çıktığı tartışmasızdır.
ESKİ
ÇAĞLARDA ŞANLIURFA :
Ebla Krallığı Dönemi (M.Ö. XXV. yy.)
Ele geçen eski belgelere göre; Urfa bölgesi kısmen M.Ö. XXV.
yüzyılda Kuzey Suriye’de Halep yakınlarında kurulmuş Ebla Krallığı’nın
hâkimiyetine girmiştir. Bizce bölgenin tarihini de şimdilik bu dönemden
başlatmak gerekir.
M.Ö. 2500 yıllarına ait Ebla Krallığı’nın merkezi Ebla’da
(Tell el-Mardikh) yapılan arkeolojik kazılarda bulunan çivi yazılı
arşivlerde, adı geçen krallığa bağlı olarak, Harran’ın bu dönemde Zugalum
adındaki bir kraliçe tarafından yönetildiğini görmekteyiz.
Bu dönemde Urfa’nın durumunu veya adını şimdilik
bilemiyoruz. Bununla birlikte tabletlere göre, Kuzey Suriye’de geniş ve
işlek bir ticaret ağı bulunuyordu. Ancak bölgenin en eski tarihi dönemine
ait elimizdeki bilgiler şimdilik çok azdır.
II) Akkad Krallığı Dönemi (M.Ö. XXIII. yy-XXI. yy.)
Mezopotamya tarihinde kurulmuş ilk devlet olan Akkad
Krallığı (M.Ö. 2350-2150), gittikçe güçlenerek Kuzey Suriye, Güneydoğu
Anadolu ve Kilikya bölgelerini bir dönem hâkimiyeti altında tutmuştur.
Akkad Kralı I. Sargon (saltanatı M.Ö. 2340-2284), Amanos ve
Toroslar’a doğru bir sefer düzenlerken bölgemizin de içinde bulunduğu Kuzey
Suriye’yi ele geçirerek, Akkad Krallığı’nın hâkimiyetine katmıştır.
I. Sargon’dan bir süre sonra, tahta geçen torunu
Naram-Sin’in (saltanatı M.Ö. 2260-2220) Kuzey Mezopotamya’daki Subartu
(Irmaklararası; Fırat ile Dicle arası olup daha çok Kuzey Suriye’yi ifade
eder) ülkesini çeşitli düşman unsurlara karşı savunduğu görülür. Ona ait
kitabeli bir bazalt zafer steli de Diyarbakır’ın Pir Hüseyin köyünde
bulunmuştur. Urfa merkez Konuklu (Kazane) Köyü’nde yapılan kazılarda, ilk
Tunç Çağı tabakasında bulunan üç çivi yazılı tabletten ikisi, Eski Babil
dönemine ait mektup, diğeri ise Akkadça çivi yazılı olup, Akkad alfabesini
öğretmektedir. Yukarıda bahsedilen stel ve çivi yazılı tablet, Akkad
Krallığı’nın bölgemizi de hâkimiyet sınırlarına katmış olduğunu
göstermektedir.
Akkad Krallığı, İran’ın batısındaki Zagros Dağları’nda
devlet kuran Gutiler’in istilâsı ile başlayan savaşlar neticesinde yaklaşık
M.Ö. 2150 yılında tarihe karışır.
III) III. Sumer-Ur Hanedanı ve Eski Babil Krallığı Dönemi
(M.Ö. XXI?) Kaynaklara göre Akkad döneminden sonra,
bölgemizi de içine alan Anadolu’nun bir kısmı, III. Sumer-Ur Hanedanı (M.Ö.
2060-1960)’nın hâkimiyetine girmişti. Anadolu ve bölgemiz ahalisi bunların
kültürlerinden oldukça etkilenmişler ve yazılarını bile kullanmışlardır.
Eski Babil Krallığı’nın ünlü Kralı Hammurabi’nin (saltanatı
M.Ö. 1728-1686), Mari (Tell Hariri, Suriye’de Fırat üzerinde) bölgesiyle
Assur ili de dahil olmak üzere, bütün Subartu’yu, Elam’ı ve civardaki bütün
ülkeleri zaptettiği bu başarısının kendisine, “Sümer-Akkad Kralı, Dört İklim
Hükümdârı ve Cihan İmparatoru” gibi ünvanları kazandırdığı bilinir. Maalesef
bu döneme ait bilgilerimiz de çok azdır.
IV) Hurri-Mitanniler ve Hitit Krallıkları Dönemi (M.Ö.
2000-1270) Güneydoğu Anadolu’nun En Eski Ahalisi
Hurriler Hurriler, M.Ö. 2000 yıllarından itibaren,
kuzeyde Kafkaslar’dan güneyde Suriye ve Yukarı Mezopotamya’ya, batıda
Toroslar’dan, doğuda İran’daki Zagros Dağları’nın ötesindeki Urmiye Gölü’ne
kadar uzanan oldukça geniş bir coğrafik alana yerleşmişlerdi. Ancak, bu
tarihlerde henüz siyâsi bir teşekkül oluşturmamışlardı.
Hurri, Babilcede “Mağara” demektir. Urfa bölgesinde birçok
mağaranın bulunduğu ve Hurri kentinin de bugünkü Urfa’nın yerinde bulunduğu
tahmin edilir. Ancak bu bilgi henüz teyit edilememiştir.
Bölgede Hurriler’e ait herhangi bir tablet ya da sanat eseri
bulunmamış olması dikkat çekicidir. Bunun sebebinin de arkeolojik kazıların
Urfa’nın güney veya güneydoğusunda değil de kuzeyinde yapılmasına
bağlıyoruz.
M.Ö. 1800 yıllarında başkent Hattuşaş (Boğazköy) olmak üzere
Anadolu’da bir devlet kuran Hititler, ekonomik güçlerini arttırmak ve daha
geniş topraklara sahip olmak amacıyla Kuzey Suriye’ye seferler
düzenlemişler. Ancak daha çok Hatay bölgesine yapılan bu seferlerde bölge
ahalisi Hurriler’le karşılaşmamışlardır. Hitit Kralı I. Hattuşili (saltanatı
M.Ö. 1660-1630) Kuzey Suriye’ye yönelik son askeri harekâtı esnasında
Kargamış ve Halpa’yı (Halep) ele geçirmeye çalışırken, Hurriler’in adı geçen
kentleri savunma yönünden desteklemesi sonucu başarısızlığa uğrayarak, geri
çekilmek zorunda kalır. Bu başarısızlığın sebebi; Hurriler’in sahip olduğu
atlı arabalardır. Henüz savaşlarda atlı araba kullanmayan civardaki
topluluklar, Hurriler’in atlarla süratli bir şekilde hücumları karşısında
oldukça şaşırırlar.
Hititler’in Kuzey Suriye’ye Yayılma Faaliyetleri
I. Hattuşili’nin yerine geçen oğlu I. Murşili (Saltanatı
M.Ö. 1630-1600) Kuzey Suriye’deki yayılma siyasetinin ilk hedefi olarak,
önce Halep’i ele geçirir. Bu arada Güneydoğu Anadolu bölgesindeki Hurri
prensleri bu süper güce karşı koyamayıp geri çekilirler. Halep’ten sonra
Suriye’deki Mari krallıklarını da ortadan kaldıran I. Murşili’ye artık Babil
yolu görünür. M.Ö. 1605 yılında Fırat’ı izleyerek güneye iner ve Babil
önlerine ulaşır. Bölgeden oldukça uzakta cereyan eden ve Mezopotomya
tarihinin seyrini değiştiren bu olay sonucunda, muhteşem kent zapt ve yağma
edilerek alınan ganimetlerle Anadolu’ya dönülür.
I. Murşili’nin M.Ö. 1600 yılında öldürülmesi üzerine Hitit
Krallığı’nın bocalama dönemine girdiği görülür. Tahta geçen I. Hantili
(saltanatı M.Ö. 1600-1570) yeni askeri seferler düzenleyerek Kuzey
Suriye’deki Hitit etki alanını elde tutmaya çalışırsa da bunda başarılı
olamaz. Hurriler Anadolu’ya girerler ve kendi etkilerini arttırarak
güçlenirler, Hitit sarayını basarak Kraliçe Harapşili ile birkaç prensi de
öldürürler. Bu felâkete bağlı olarak, Hitit ülkesinde kavgalar ve kargaşalar
uzun süre devam eder.
Hurriler’in İkiye Ayrılması Bölgemiz
ahalisi Hurriler’in gittikçe güçlenerek, ırkdaşları olan Subaru aşiretlerini
de hâkimiyetleri altına alarak; batıda Akdeniz’e, doğuda Kerkük bölgesine,
güneyde ise Ken’an iline kadar yayıldıkları görülür.
Yaklaşık M.Ö. 1500-1450 yıllarında Hurriler, biri Hurri
diğeri Mitanni adında iki konfederasyona ayrılırlar.
Bu dönemde Önasya’da büyük olaylar meydana gelir. Nereden
geldikleri ve kimler oldukları henüz bilinmeyen Hiksoslar (Çoban Krallar)
istilâsının bölgemizi ne derece etkilemiş olduğunu bilmiyoruz. Belki de
Hiksoslar’ın müdâhalesi sonucu Hurriler ikiye ayrılmak zorunda kalmışlardı.
Hiksoslar istilâsı; Hitit, Amurru, Assur ve Babil gibi devletlerin de
sarsılmalarına sebep olur.
Mitanniler Kuzey Suriye’de Mitanniler
tarafından yazılmış bir tablete henüz rastlanmamıştır. Ancak komşu ülkelere
ait arşivlerde XV. yüzyıldan itibaren bunların güç ve hırslarını anlatan
belgeler bulunmuştur. Kerkük tabletlerinde kendileri tarafından “Maiteni”
şeklinde, Mısır belgelerinde ise “Mitan” ve “Mitanni” adlarıyla
bahsedilmektedir. Mitanni ülkesine Mısırlılar ve Suriyeliler “Naharina (İki
nehir arası), Asurlular ise “Hanigalbat” adını veriyorlardı.
“Bereketli Hilal” bölgesinde kurulan Mitanni Krallığı,
bugünkü Ceylanpınar civarında bulunduğu sanılan Vaşşuganni kentini başkent
yapar. Mitanni Krallığı daha sonra Hurri Krallığı aleyhine güçlenerek
gelişir ve M.Ö. XIV. yüzyıl sonlarında, tamamiyle onun yerine geçer. Bu
arada Kargamış, Harran, Urfa, Halep ve Antakya gibi kentler Mitanni
hâkimiyetine girerler.
Mitanniler ülkesi, o dönemin dünya siyaseti bakımından çok
önemli stratejik bir bölge idi. Mezopotamya’dan Karadeniz’e, Akdeniz’e,
Mısır’a ve buralardan yine Mezopotamya’ya giden yollar Mitanniler ülkesinden
geçiyordu. Bu coğrafik durum Önasya’da Mitanniler’e büyük bir üstünlük
kazandırmıştır. Mitanniler, daha sonra bu avantajı kullanıp, Mısır ve Hitit
krallıkları arasında üçüncü bir güç durumuna gelmiştir.
Kuzey Suriye’de Mitanni-Mısır Mücâdelesi
Mitanniler, Mısırlılar’a karşı koyabilmek ve Suriye-Filistin
hâkimiyetini Firavunlara kaptırmamak için civardaki küçük prenslikleri
idâreleri altına alarak büyük bir ordu ile Mısır Firavunu III. Tutmes’in
(saltanatı M.Ö. 1490-1436) ordularını Megiddo’da durdurmayı başarırlar.
Ancak Mitanniler’in bu başarılarının ömrü, Mısır’ın güçlü orduları
karşısında pek de uzun sürmez.
III. Tutmes M.Ö. 1477’de ordularıyla Mitanniler üzerine
yürüyerek uzun ve kanlı savaşlardan sonra Kadeş’i ele geçirir; sonra da
Fırat boylarına kadar ilerleyerek M.Ö. 1473’de Kuzey Suriye’yi kısa bir süre
denetimi altına alır. Mitanni büyükleri olan Mariannular, bu kanlı savaşlar
esnasında mağaralara kaçarlar. İşgal altındaki Mitanni kentlerinde, çıkan
isyânlardan dolayı Firavun bunları birkaç kez bastırmak zorunda kalır.
Böylece Kuzey Suriye ve tabiatıyla bölgemiz, kısmen Mısır
etkisinde kalır ve bu durum Mitanni Kralı Sauşşatar’ın (saltanatı M.Ö.
1440-1410) M.Ö. 1435’te Kuzey Suriye’yi ve bölgemizi tümüyle ele geçirmesine
kadar devam eder.
M.Ö. 1453 yılında Firavun’un Fırat’ı geçerek, Mitanni
başkenti Vaşşuganni’yi tehdit etmesi üzerine, Sauşşatar’ın onunla Suriye ve
Filistin’de Firavun’un hâkimiyetini ve her sene belirli bir vergi vermeyi
kabul etmek suretiyle bir anlaşma yapmış olduğu görülür. Bu olay
Mitanniler’in düşmanı olan Hititler’i oldukça sevindirir ve II.
Tuthaliya’nın (saltanatı M.Ö. 1460-1440) Firavun’u tebrik edip, ona
hediyeler ve elçiler göndermesine sebep olur.
Mitanniler’in Yeniden Canlanışı ve Fetihleri
Mitanni Kralı Sauşşatar, Firavun’un bölgeden uzaklaşmasını fırsat
bilerek, ülkesinin yaralarını sarmak ve ekonomik yönden ayakta durmasını
sağlamak için bütün gücüyle çalışır. M.Ö. 1435’de Harran üzerinden geçerek,
herhalde bu sıralarda Mitanniler ile Subarular’ın arası açılmış olmalı ki,
Subarular ülkesine yürür ve burayı ele geçirir.
Subarular ülkesini ele geçiren Sauşşatar, zaman geçirmeden
Assur üzerine yürür ve kenti ele geçirir. Assur prensliğinden I. Assurrabi
ve II. Assurnirari’nin bulunduğu bu zamanda Assur, Kas krallarının
etkisinden kurtulur, ancak bu kez de Mitanniler’e tabi olmak zorunda kalır.
Sauşşatar, Assur kentinden birçok kıymetli eşyalarla birlikte bir altın
kapıyı da ganimet olarak başkenti Vaşşuganni’ye götürür.
Sauşşatar’ın bu başarılı faaliyetinden sonra, Mitanniler’in
doğu sınırları Zağros Dağları’na kadar genişler. Kuzey Suriye’deki eski
denetim alanları olan Halep ve Kadeş bölgeleri de tekrar Mitanni
hâkimiyetine girer.
Hitit Tehlikesi ve Mitanni-Mısır İttifakı
Biraz rahatlama dönemine girmiş olan Mitanni Krallığının karşısına
tehdit olarak, bu kez de Hitit Krallığı çıkar. Nitekim uzun zamanlar kendi
hallerinde yaşayan Hititler tekrar güçlenmişler ve sınırlarından taşıp
Önasya’ya hakim olma emellerini gerçekleştirmeye başlamışlardı. Bir ara Kral
II. Tuthaliya Kuzey Suriye’ye yürümüş ve Halep’i zaptetmişti. Güneye doğru
genişleyen Hitit akınları, Firavunların Suriye ve Filistin’deki sınırlarını
yıkabilirdi. Sauşşatar da bu yeni ve tehlikeli durum karşısında Firavun’la
birleşme gereğini duyuyordu. Ayrıca Mitanniler’in doğu ve güneydoğu
sınırları da pek güvenilir görünmüyordu. Bu arada Assurlular intikam
savaşlarına hazırlanıyorlardı. Bütün bu tehlike ve tehditler karşısında
güçlü bir müttefike ihtiyaç duyan Mitanni kralı, Firavun II. Amenofis’e
(saltanatı M.Ö. 1436-1412) bir heyet göndererek kesin bir antlaşma, birleşme
ve işbirliği yapmak isteğini bildirir.
Mitanniler, M.Ö. 1411 yılında Hanigalbat’ın batısındaki
Kizzuvatna (Adana ve kuzey civarı) bölgesini zaptedip, topraklarını
genişletmek imkânına sahip olurlar.
Mısır ile Mitanniler arasında yapılan antlaşma, sonradan bu
iki hânedan arasında meydana gelen evlenmeler ve yapılan ticaret anlaşmaları
ile pekiştirilir. Sauşşatar’dan sonra Mitanni tahtına geçen I. Artatama
(saltanatı M.Ö. 1410-1400) Firavun IV. Tutmes ile dostluk ve barış
antlaşması imzalar ve kızını Firavuna eş olarak verir. Mitanni prensesi ile
evlenen Firavun, ona kraliçe ünvanını verir. Mitanni prensesi, IV. Tutmes’in
yerine geçecek olan III. Amenofis’i doğurmuştur. Firavun III. ve IV.
Amenofis’ler de birer Mitanni prensesi ile evleneceklerdir.
Mitanni Krallığın İkiye Bölünmesi
Mitanni Krallığı, Önasya’nın güçlü devletlerinden biri olmaya çalışırken, I.
Artatama’dan sonra tahta geçen oğlu II. Şuttarna’nın (saltanatı M.Ö.
1400-1385) ölümünden sonra, taht varisleri arasında mücâdeleler başlar ve
sonuçta, devletin arazisi varisler arasında paylaşılır. II. Artatama,
ülkenin kuzeybatı kısmını alarak burada başkenti Urfa (?) olan bağımsız bir
Hurri Krallığı kurar. Güneydoğu Anadolu bölgesinde de kardeşi Artaşumara
(saltanatı M.Ö. 1385-1380) Mitanni tahtına oturur.
Beş yıl sonra M.Ö. 1380’de, Uthi adlı bir isyâncı,
Artaşumara’yı öldürerek Mitanni tahtına henüz çocuk olan Tuşratta’yı
(saltanatı M.Ö. 1380-1350) oturtarak ülkenin idrâresini ele geçirir.
Tuşratta büyüdükten sonra, Uthi’yi ortadan kaldırarak babasının tahtı
üzerinde tek yetkili olarak hükmedecektir.
Hititler’in Mitanni Ülkesine Saldırıları
Hurri Kralı II. Artatama, düşmanları olan Hitit Kralı I.
Şuppiluliuma (saltanatı M.Ö. 1380-1345) ile birleşerek onun da yardımıyla,
kardeşi Tuşratta’nın üzerine yürür.
Hitit kralının Mitanni kralına haber göndermesine karşılık,
kral başkenti Vaşşuganni’den çıkmaz; Hitit ordusu oraya ilerleyince, Mitanni
askerleri tarafından yakılan ekinler ve kapatılan kuyular yüzünden, aç ve
susuz kalarak geri çekilmek zorunda kalır (M.Ö. 1380). Tuşratta, hezimete
uğrattığı Hitit ordusundan eline geçen ganimetlerden bir kısmını ve iki
Hitit esirini akrabası ve dostu olan Firavun III. Amenofis’e gönderir.
İlk saldırısı başarısızlıkla sonuçlanan I. Şuppiluliuma,
düşmanı olan bu ülkenin içişlerini her zaman dikkatle izlemiş ve patlak
veren bazı iç kavgaları kendi lehine kullanmak istemişti. Aslında Mitanni
sorunu şimdilik kolayca çözülebilecek bir sorun değildi.
Anadolu’daki güvenliği sağlamak ve siyasal alanlarda
güçlenmek amacına yönelik olarak, Mitanni ile Hitit ülkeleri arasında bir
tampon bölge oluşturan Kizzuvatna Kralı Şanuşşara ile bir andlaşma yapıp, bu
ülkeyi de yanına alan I. Şuppiluliuma’nın, Mitanni ülkesine ikinci bir sefer
düzenleyerek başkent Vaşşuganni’yi yağmaladığı görülür. Tuşratta, her
nedense kesin bir savaştan kaçınır ve bu durum Hitit kralının Kuzey
Suriye’yi yağmalamasına, Halep’i M.Ö. 1377 yılında tekrar Hitit hâkimiyetine
sokmasına sebep olur. Büyük bir hezimete uğrayan Tuşratta, istemiyerek de
olsa, Fırat’ın batı kısımlarını Hititler’e bırakmak zorunda kalır. Bu
dönemde Tuşratta için Hititler’den sonra ikinci bir potansiyel tehlike ise,
Assur kentinde filizlenmekteydi. Mitanni karşıtı olan gruplar güçlenmişler
ve Assur prensliğine Eriba-Adad’ı getirmişlerdi. Bu prens, göreve gelir
gelmez, Mitanni bağımlılığından kurtulmak için bütün gücüyle çalışmaya
başlamıştı.
Bize göre, Tuşratta esasen Hitit kralı ile zamanında iyi
ilişkiler içinde bulunmamıştır. Bu kötü ilişki, hiç beklemediği ve
hazırlıksız olduğu zamanlarda karşısında Hititler’in görmesine sebep
olmuştur. İhtimal ki Tuşratta, Hititler’in bu kadar güçleneceğini
düşünmemişti.
Firavun’un Mitanni’den Kız İstemesi Mitanniler’in felaketlerle uğraştığı bir dönemde Firavun III. Amenofis, M.Ö.
1370 yılında Vaşşuganni’ye bir heyet göndererek, Tuşratta’nın kızı
Tadu-Hepa’yı evlenmek amacıyla ister. Tuşratta birçok mazeretler öne sürerek
buna razı olmaz. Devam eden ısrarlar ve uzayan yazışmalar sonucunda, bunu
kabul ederek kızı ile birlikte kıymetli eşyaları da Mısır’a gönderir.
Sonuçta; evlenme ve kız isteme ısrarlarına, Tuşratta’nın
istemeyerek de olsa rıza gösterdiğini görüyoruz. Tuşratta, belki aradaki
dostluğun bozulmaması ve mevcut ittifakın ortadan kalkmaması için, bunu
kabul etmek zorunda kalmıştır. İleride görüleceği üzere Firavunlar, hiçbir
zaman Mitanniler’e yardımda bulunmamışlar ve sonuçta bu ittifaktan, kız
almak suretiyle Mısırlılar kazançlı çıkmışlardır.
Hititlerin Son Saldırısı ve Mitanniler’in Hezimeti
Hitit Kralı I. Şuppiluliuma, Mitanniler’in bu durumdan
faydalanarak, hem ülkelerini ve hem de Suriye’yi ele geçirme projesini
uygulamaya koyar. Tuşratta, Mısır’dan yardım alamamasına rağmen, ülkesini
kâhramanca savunmaya niyetlidir. Hitit kralı, bir taraftan Tuşratta’nın
kardeşlerini, diğer taraftan da Lübnan bölgesindeki Sami-Amurru beylerini
elde etmeye çalışır. Sonunda bu faaliyetlerinde başarılı olur. Mitanni
prenslerinin ayaklandırılan menfaatleri, ülkedeki birliği ve gücü gevşetir.
Amurrular’ın durumu da Mısır’ın Suriye üzerindeki etkisini oldukça sarsar.
Kendi projesinin gerçekleşmesine yarayan bu gelişmeler
sonucunda, Mitanniler’e saldırıp son darbeyi vurma zamanının geldiğini gören
Hitit kralı, ordusunu harekete geçirir. Mitanni Kralı Tuşratta, dostu olan
Firavun IV. Amenofis’e ardı ardına gönderdiği mektuplarda ondan acilen
yardım ister. Ancak Firavun, kurmuş olduğu yeni dinle meşgul olduğundan,
kimse ile ilgilenecek bir durumda değildir. M.Ö. 1366’da başkent
Vaşşuganni’ye saldıran büyük Hitit ordusu karşısında bir şey yapmaya fırsat
bulamayan Tuşratta, hezimete uğrar ve kaçmak zorunda kalır. Mitanni
prenslerinden çoğu esir edilerek, Kapadokya’ya götürülür. Mitanniler
arasında çıkan kargaşalıklar esnasında Tuşratta oğullarından biri tarafından
öldürülür. Tuşratta’nın küçük oğlu Mattivaza da sadık ve fedakâr adamları
tarafından Babil’e kaçırılarak ölümden kurtarılır.
Bu hezimet üzerine Kargamış hariç, bütün Kuzey Suriye ve
bölgemiz Hitit Krallığı’nın hâkimiyetine girer.
Mattivaza’nın Hititler’e Bağlı Krallığı
Mattivaza’nın kendisine esir muamelesi yapılan Babil’den, yanındaki
adamları tarafından kaçırıldığı ve nice zorluklarla Anadolu’ya ulaşarak,
Hitit Kralı I. Şuppiluliuma’ya sığındığı görülür.
Usta siyâsetçi Hitit kralı, o sıralarda büyümekte olan Assur
Krallığı’nın gelecekte ülkesi için bir tehlike oluşturabileceği ihtimalini
göz önünde bulundurarak, Mattivaza’yı güzel bir şekilde karşılar ve ona
kızını da vererek Mitanni Krallığı’nı kendine bağlı bir tampon devlet
halinde yeniden kurar.
I. Şuppiluliuma’nın işini sağlama bağlamak için, Mattivaza
(saltanatı M.Ö. 1350-1320) ile M.Ö. 1350 yılında bir de antlaşma yaptığı
görülür. Yemin Tanrıları arasında yer alan Harranlı Sin (Ay) ve Şamaş
(Güneş)’ın da şahit tutulduğu bu antlaşmada Hitit Kralı şöyle der:
“Kral Tuşratta’nın oğlu Mattivaza’yı elinden tuttum ve onu
babasının tahtına oturtacağım. Kızımın hatırı ve büyük bir ülke olan Mitanni
mahvolmasın diye büyük Hitit Kralı, bu ülkeyi yeniden canlandırdı.
Tuşratta’nın oğlu Mattivaza’yı elinden tuttum ve kızımı ona eş olarak
verdim. Mattivaza kral olduğuna göre, Hitit ülkesi kralının kızı da Mitanni
ülkesinde kraliçedir. Sen ey Mattivaza, kızımın üzerine başka kadın alma!
Ona, başka bir kadın eşdeğer duruma gelmesin; kızımı ikinci kadın derecesine
indirme. Mattivaza, gelecekte benim oğullarımın gerçek kardeşi ve eşitidir.
Mattivaza’nın çocukları da benim çocuk ve torunlarımın eşiti olacaktır.
Hitit ve Mitanni ülkesinin halkı, gelecekte birbirlerine kötülük
etmeyeceklerdir.... Hitit ülkesi kralı savaşa giderse, Mitanni kralı da
onunla gidecektir. Mitanni’nin düşmanı olan Hitit’in de düşmanı olacaktır.
Hitit’in dostu olan Mitanni’nin de dostu olacaktır.”
Görüldüğü gibi, Hitit kralına adeta bağımlı bir duruma gelen
Mattivaza, Hattuşaş’tan gelen emre göre, hareket etmeye mecbur bırakılır. Bu
durum karşısında Mitanni Krallığı da doğal olarak gerilemeye ve çökmeye
başlar.
Kısa bir süre sonra Hitit kralı I. Şuppiluliuma oğlu
Piyassili’yi ve damadı olan Mattivaza’yı eski bir Mitanni kenti olan
Kargamış üzerine gönderip, orayı ele geçirmelerini sağlar. Bunlar daha sonra
Vaşşuganni üzerine giderken, bu arada Harran’ı da alarak kendilerine
bağlarlar. Harran’ın bu sıralarda kimlerin elinde bulunduğu bilinmiyor.
I. Şuppiluliuma’nın M.Ö. 1345 yılında bulaşıcı bir hastalık
sonucu ölmesi üzerine; Arzava, Kizzuvatna ve Mitanni gibi Hattuşaş’ın
egemenliğinde olan devletler, hâkimiyetleri ilan ederek istiklâllerini
tekrar kazanırlar.
Mitanni-Hanigalbat Ülkesinin Assur’a Tabi Oluşu
Assur Kralı I. Adad-Nirari (saltanatı M.Ö. 1307-1274), Hitit
etkisinin gittikçe arttığı Mitanni-Hanigalbat bölgesini ele geçirmek
amacıyla hazırlıklara başlar. Ancak Mitanni Kralı I. Şattuara (saltanatı
M.Ö. 1320-1300) daha önce davranıp Assurlular üzerine yürür. Ancak büyük
Assur gücüne yenilerek esir düşer (M.Ö. yak. 1305) ve ancak yapılan
görüşmeler sonucu her yıl vergi vermek suretiyle ülkesine dönebilir.
I. Adad-Nirari, Hanigalbat sorununu kesin bir şekilde çözmek
için son kez ordusuyla oraya yürür. Mitanni Kralı Vasaşatta (M.Ö.
1300-1280), Hitit Kralı III. Hattuşili’den (saltanatı M.Ö. 1275-1250), acil
yardım isterse de Hitit Kralı ona yüz vermez. Bölece Assur ordusu karşısında
tek başına kalan Vasaşatta, bütün kuvvetlerini Kargamış ile Harran
arasındaki İrridu denilen yerde toplayarak hazırlığını tamamlar. M.Ö. 1275
yılında yapılan savaşta yeniden Vasaşatta, ailesinin bütün fertleriyle
zincire vurularak Assur’a götürülür. Bu tarihten itibaren Mitanni Krallığı
tarihe karışır. Kısmen Hanigalbat ülkesi ve bölgemiz Assur’un hâkimiyetine
girer. Hanigalbat’ın tümünün ele geçirilmesi M.Ö. 1270 yılında Assur Kralı
I. Salmanassar (saltanatı M.Ö. 1274-1245) tarafından sağlanır. Hurri-Mitanni
aşiretleri ise, zamanla yurtlarına dolacak Samiler arasında eriyip
gideceklerdir.
Harran’daki konik evlerin, Hurri mimari geleneğinin günümüze
yansımış örnekleri olabileceğini tahmin etmekteyiz. Hurriler, atı besleme,
terbiye etme, evcilleştirme ve arabada kullanma konusunda oldukça ileri bir
tekniğe sahiptiler.
Anadolu’da, Hitit Krallığı’nın M.Ö. 1200 yıllarında
beklenmeyen bir zamanda birden bire yıkılması üzerine, Assurlular yeniden
batıya doğru ilerlemeğe başlamışlardı; ancak bu kez karşılarında Arâmiler
kalmıştı.
V) Arâmiler ve Assur Krallığı Dönemi (M.Ö. 1270-610) Arâmi-Assur Çekişmesi
Güneydoğu
Anadolu M.Ö. 1000 yıllarında büyük bir Arâmi göçüyle karşı karşıya kalır.
Arâmiler güneyden kalkıp büyük kentlere akın etmeye başlarlar. Sami
kavimlerinin üçüncü büyük göçünü oluşturan Arâmi göçleri uzun yıllar sürer;
nihayetinde Göçebe Arâmiler (Ahlamu Aramaye) Yukarı Mezopotamya’da birçok
Arâmi devleti kurmaya muvaffak olurlar. Bunlardan Bit-Adini, Urfa bölgesini
içine alıyordu.
Assurlular, batıya doğru ilerlemelerine engel olan
Arâmiler’in çoğalmalarını engellemek için birçok imha seferleri düzenlerler,
ancak başarılı olamazlar. Assur Kralı II. Adad-Nirari’nin (saltanatı M.Ö.
911-891), Fırat ve Dicle vadilerine yaptığı M.Ö. 894 yılındaki seferinde
Habur ırmağı yürüyüşü sırasında, Harran’ın önünden geçtiği, oradan vergi ve
haraç aldığı görülür.
III. Salmanassar (saltanatı M.Ö. 858-824), M.Ö. 875-855
yıllarında düzenlemiş olduğu üç seferde; Bit-Adini Devleti’ni ortadan
kaldırır ve civarıyle birlikte bölgemizi de bir Assur eyâleti durumuna
getirir. III. Salmanassar’ın ihtiyarlık döneminde Assur Devleti’ne isyân
eden kentlerin arasında Huzirina (Sultantepe) da bulunuyordu.
Urartu Krallığı’nın Bölgedeki Hezimeti
M.Ö. IX. yüzyılda Van Gölü civarında kurulmuş olan Urartu Krallığı,
sınırlarını kuzeyde Kafkas ötesine, doğuda kuzeybatı İran içlerine, batıda
Malatya çevresine, güneyde de Urfa-Halfeti yakınlarına kadar genişletmişti.
Urartu Krallığı ömrü olan 300 yıl boyunca Assur Devleti’nin en büyük rakibi
olmuştur. Urartu krallarından I. Şarduri (saltanatı M.Ö. 840-830) ve İşpuini
(saltanatı M.Ö. 830-810) bir müddet Yukarı Mezopotamya’yı hâkimiyetleri
altında tutmuşlardır. Kaynaklara göre III. Salmanassar, I. Şarduri’ye karşı
yedi kez sefer düzenlemiştir. Bu arada Assur Kralı V. Assur-Nirari’nin
(saltanatı M.Ö. 753-746) Arâmi asıllı Arpad Kralı Matti’el ile bir ittifak
anlaşması imzaladığı ve bu anlaşmada Harran kentinin koruyucusu olan Ay
Tanrısı Sin’in de şahit tutulduğu görülür.
Assur Kralı III. Tighlatpileser (saltanatı M.Ö. 745-727),
M.Ö. 743 yılında Urartu meselesini halletmek için ordusuyla batıya doğru
hareket ederek, dört Suriye ülkesi (Bit-Agusi, Melida [Malatya], Gurgum [K.
Maraş] ve Kummuhu [Kommagene, Adıyaman]) ile birleşmiş olan Urartu ordusunu,
Urfa’nın batısındaki Halfeti ilçesinin kuzeyinde yer alan ve Arpad (Tell
Rıfad) denilen yerde yapılan bir savaşta perişan ederek birçok esir alır.
Assur Krallığı’nın Bölgedeki Hakimiyeti
Bu zaferin sonucunda; Kuzey Suriye ve bölgemiz tekrar Assur’un
hâkimiyetine girer ve yöredeki tüm kent devletleri kralları; Assur’a vergi
ve haraç vermek zorunda kalırlar.
Harran ve çevresinin bu dönemde Bel-Pihati ünvanlı bir vali
tarafından yöneltildiği ve Till Barsip (Tell Ahmar) kentinde oturan Turtanu
adlı büyük vezire bağlı olduğu görülür. Urfa’nın 21 km. doğusunda bulunan
Duru kenti de ayrı bir idari bölge (Urasi’lik) olarak yöneltilir.
Assur Kralı Asarhaddon (saltanatı M.Ö. 680-669), M.Ö. 671
yılında Mısır’ın ele geçirilmesi ile sonuçlanan sefere giderken, Harran
kenti dışında bulunan ve sedirden yapılmış Ay Tanrısı Sin Tapınağı’na uğrar
ve ondan yardım diler. Zaferden sonra da tanrıyı ödüllendirmek için küçük
çapta restorasyonlar yapar.
Mezopotamya’nın en eski ve ünlü tanrısına ait tapınağın
yeniden yapılması, Asarhaddon’un oğlu Assurbanipal’in (saltanatı M.Ö.
668-626) döneminde gerçekleşir.
Harran’daki Tanrı Sin Tapınağı’nı yeniden yaptıran
Assurbanipal, bir yazıtında küçük kardeşi
Assur-etil-şame-irsitim-ballitsu’yu, Sin rahibi yaptığını şöyle anlatır:
“.... En küçük kardeşim Assur-etil-şame-irsitim-ballitsu’yu, Harran’da
oturan Sin’in huzurunda, İrigallu rahipliği için takdis ettim.”
VI) Keldâni (Yeni Babil), Med-Pers, Makedonya ve Seleukos
Krallıkları Dönemi (M.Ö. 610-132) Keldâni, Med ve
Pers İttifakı Assurlular’ın bu ezici güçleri,
Assurbanipal’in M.Ö. 626 yılındaki ölümünden sonra pek uzun sürmez. Assur’un
korkunç idaresi altında inleyen uluslar, intikam hırsıyla silaha sarılırlar.
Bunların başında İskitler, Keldâniler, Med ve Persler bulunur.
M.Ö. 614 yılında Med Kralı Keyaxares (saltanatı M.Ö.
635-584), Babilli Nabupolassar ile birleşerek, imparatorluğun eski başkenti
Kalhu’yu zapt ve tahrip eder. Bundan iki yıl sonra da, yine aynı iki kral
bir kısım göçebe İskitli’nin de desteğiyle imparatorluğun başkenti Ninova’ya
saldırırlar. Üç aylık bir kuşatmadan sonra, kenti ele geçirerek son kral
Sin-şar-işkun’u (saltanatı M.Ö. 623-612) öldürürler. İmparatorluk ülkesi
Medler ve Keldâniler arasında paylaşılır. Bu büyük yıkım ve kuşatmadan
kurtulan Assur ordularının bir bölümü, Harran’a gelip burayı Assur’un yeni
başkenti yaparak son Assur prensi Assuruballit’i de kral ilan ederler.
Ancak, bu yeni Assur Devleti iki yıl gibi kısa bir süre sonra, Medler’le
ortaklaşa hareket eden Babil Kralı tarafından tarih sahnesinden silinir. Bu
arada Harran’daki Tanrı Sin Tapınağı da Harran’ı ele geçiren istilacı Medler
tarafından tamamen yakılıp yıkılır.
Nabukadnezzar tahta geçtiği zaman, Keldani etkisi Sinear ile
Elam’ın Susa mıntıkasına ve Kuzey Suriye’ye ulaşmıştı. Assur kenti
Medler’in, Harran da Medler’e tabi Umman-Mandalar’ın elinde bulunuyordu.
Medler’in Bölgedeki Kısa Hakimiyeti
Med Kralı Keyaksares’in, Batı Anadolu’daki Lidya Krallığı ile Anadolu’yu
paylaşma pazarlığına oturacak kadar güç kazandığı görülür. Böylece batı
sınırlarını güvence altına alan Medler, doğuya yönelerek zayıf bir durumda
olan Urartu Krallığı’nı da kısa sürede çökertirler. Ancak sadece yağmacılık
ekonomisine dayanan Med üstünlüğü maalesef uzun ömürlü olamaz. Bu arada
Harran bölgesinin Keldani Krallığı’nın eline geçtiğini görüyoruz.
Harranlı bir rahibenin oğlu olduğu sanılan son Keldani Kralı
Nabuna’id (saltanatı M.Ö. 556-538), Pers Kralı Kyros (saltanatı M.Ö.
559-530) ile Medler’e karşı birleşir ve üç yıl sonra Medler’i yener.
Keldâniler’in Bölgedeki Kısa Hakimiyeti
Nabuna’id muhtemelen M.Ö. 550 yılında bir fırsatını bulup 54 yıldan
beridir harabe halinde bulunan Harran’daki Tanrı Sin Tapınağı’nı yeniden
restore ettirir (Bu restorasyon büyük çaplı olup ancak beş yılda
tamamlanabilmiştir) ve tapınak son şekliyle İslâm dönemine kadar ulaşır.
M.Ö. 540 yılında başlayan Pers saldırıları, bir yıl sonra
Kral Kyros’un Babil’e girmesiyle sonuçlanır ve Keldâniler (Yeni Babil)
Krallığı’da artık tarihe karışmış olur.
Persler’in Bölgedeki Hakimiyeti
Kaynaklara göre, Urfa ve Harran bu dönemde Babil ve Suriye Satraplığı’na
bağlanmış ve Satrap Gobryas’ın idaresine verilmiştir.
Bu dönemde bölgemizin dili olan Arâmi dili ve yazısı, Yakın
Doğu ve Anadolu’nun tümüne sahip olan Pers İmparatorluğu’nun resmi dili ve
yazısı olarak kabul edilmiştir.
Pers Kralı I. Darius (saltanatı M.Ö. 522-486) döneminde
bölgemiz Babylonia Satraplığı içine alınmıştır.
Persler, Fırat ile Dicle nehirleri arasındaki geniş ve
bereketli toprakları ekip biçerek bölgedeki ziraati canlandırırlar. İşlenen
bu arazileri de savaşlarda üstün başarı gösteren subaylara dağıtırlar. Bu
asker-soylular aynı zamanda yörenin yeni yöneticileri olurlar. Persler din
önderlerine de toprak bağışlayıp ayrıcalıklar tanıyarak, bunların
kendilerinden yana tutum almalarını sağlarlar, ancak kıyılardaki eski koloni
kentlerine söz geçiremeyen merkezi Pers yönetimi, bu kentlerde biriken
ticaret gelirlerinden yoksun kalınca, imparatorluk ekonomik bunalım içine
düşer. Bu fırsatı değerlendiren Makedonya Krallığı, İskender önderliğinde
Anadolu’ya girer. Pers orduları önce M.Ö. 334’te, ardından da M.Ö. 332’de
Hatay’ın İssos (Dörtyol) yakınlarında yenilince Urfa’yı da içine alan
Güneydoğu Anadolu bölgesi Makedonyalılar’ın eline geçer.
Makedonyalılar Urfa Bölgesinde Bu
dönemde Urfa bölgesinin Osrhoene adıyla çağrıldığını, bölgemiz ve
Mezopotamya’nın Yunan kültürüyle tanıştığını görüyoruz. Birçok Makedonyalı
ve Yunan asıllı ahali ve tüccar bölgeye yerleşir ve bu arada Harran
“Mygdonia” adını alarak buradaki tanrılara Yunanca isimler verilir. Böylece
Doğu ve Yunan kültürleri arasında meydana gelen kaynaşma sonucu Hellenizm
kültürü bölgeye hakim olur. Bu kültürde yine Arâmi dili ve kültürünün önemli
bir etkisi görülür. İleride görüleceği gibi, Urfa zamanla Hıristiyanlığın en
önemli merkezlerinden biri haline gelirken, Harran putperest ve Hellenizm
kültürün en büyük merkezlerinden biri olmaya devam edecek ve bundan dolayı
kilise babaları tarafından “Putperest Kenti” anlamına gelen “Hellenopolis”
adını alacaktır.
Yunan kültürünü benimseyen bölgemiz ahalisi Arâmiler, bu
kültürü daha sonra Araplar’a aktarma görevini de üsteleneceklerdir.
İskender, Güneybatı Asya’ya doğru fetihlerini sürdürürken
Güneydoğu Anadolu’yu generallerine bırakır. M.Ö. 13 Haziran 323 yılında
beklenmedik bir zamanda, bilinmeyen beri sebepten dolayı, genç yaşta ölmesi
üzerine, generaller arasında imparatorluğu paylaşma savaşları başlar.
Savaşların bitiminde yapılan antlaşmada satraplıkların değil de, bölgelerin
bölünmesine karar verilir. Yukarı Asya satraplıklarının bir bölümüyle
Babylonya’ya sahip olan General Seleukos Nikator (Galip) M.Ö. 306 yılında
krallığını ilan eder.
Seleukoslar’ın Bölgedeki Faaliyetleri
I. Seleukos Nikator, 5 yıl önce yapmış olduğu savaşlar neticesinde
topraklarını biraz olsun genişletmiş ve bu esnada Harran’a da uğramıştı.
Seleukos Nikator bu başarılı faaliyetleriyle Pers İmparatorluğu’nun
kalıntıları üzerine yükselecek olan yeni bir devletin temelini atmış oluyor
ve başkentini de Babylonya’dan Dicle kıyısında kurduğu Seleukeia kentine
taşıyordu.
Urfa, bu dönemde Arâmiler tarafından Urhay olarak
çağrılıyordu. M.Ö. 302 yılında I. Seleukos Nikator tarafından eski bir
yerleşim alanının kalıntıları üzerine yeniden kurulan Urfa, “Suları bol”
anlamına gelen “Edessa” ismini alır. Edessa o dönemde Makedonya’nın
başkentinin adı idi; ancak Urfa’nın o dönemde sulak oluşu ve yeşilliğinin
bolluğundan dolayı Edassa’ya benzediği için bu isim verilir.
Bu tarihlerde Mezopotamya’da Edessa’dan başka birçok askeri
koloniler ve kentler kurulur. Bunlardan birkaçı Osrhoene (civarıyla birlikte
Urfa bölgesi) bölgesinde bulunuyordu. Kurulmuş olan bu kentlerden Karrai
(Harran), Makedonopolis (Birecik), Nikephorion (Rakka) ve Anthemusia (Suruç)
bölgemiz için oldukça önemli idiler.
Seleukos Kralı II. Antiokhos Teos, M.Ö. 261 yılında tahta
geçtiğinde doğudaki eyâletler merkezden ayrılmış, buralarda Parth ve
Baktriyan krallıkları kurulmuştu.
III. Suriye Savaşı olarak anılan savaşlar esnasında, Mısır
Firavunu Ptolemaios Evergetes Seleukos ordusunu yenerek Fırat’ı aşar,
Mezopotamya’ya girerek kuzeye doğru ilerler. M.Ö. 245 yılında Urfa bölgesini
de ele geçirir. Seleukos Kralı Kallinikos, ancak kuzey komşusu Pontus Kralı
ile anlaşarak Antakya ve Urfa yörelerini geri alabilir. Bu olaydan sonra
Seleukoslar’ın Akdeniz kıyılarındaki üstünlükleri de sona erer.
M.Ö. 140 yılında Zagros Dağları civarında yapılan Parthlar
ve Seleukoslar çarpışması sonucunda Seleukoslar İran ve Mezopotamya’yı
kaybederler ve başkentlerini Antakya’ya taşırlar.
Bu dönemde Urfa’daki Balıklıgöl, Seluk Gölü ve daha sonra
Seleukos Gölü olarak bilinir.
M.Ö. 132 - M.S. 639
Osrhoene (Edessa) Krallığı Dönemi (M.Ö.
132-M.S.244)
Seleukoslar’ın giderek zayıflaması
sonucu, Urfa bölgesindeki etkilerinin azalmasını fırsat bilen, belki de
bölgedeki otorite yetersizliğini değerlendiren Arâmi asıllı Süryaniler,
aşiret reisi Aryu (Arslan) önderliğinde Osrhoene Krallığı’nı ilan ederler
(M.Ö. 132). Böylece Urfa bölgesi tarihte ilk kez kendine özgü bir krallığa
kavuşmuş olur. Başkent ise merkezi Urfa olan Edessa idi. Yunanlı tarihçiler
bu krallara Phylark veya Topark yani “Kent Kralı” diyorlardı.
Roma Ordusunun Hezimeti
M.Ö. 53 yılında Romalı General Crassus, Parthlar’a karşı zafer
kazanmak amacıyla Suriye’ye gelir. Civarda birkaç kenti zapteder ve bazı
birlikleri yenmek suretiyle imparator ünvanını almak için acelece Fırat’ı
geçer ve Rakka üzerinden Harran’a doğru giderken, Part süvarileri tarafından
Harran’da etrafı çevrilir. Tuzağa düşürülen Roma ordusu büyük kayıp verir ve
General Crassus da esir düşer. 50.000 kişilik Roma ordusundan pek azı
kaçarak Fırat boylarına ulaşır.
Hıristiyanlığın Kabul Edilmesi ve Abgar Efsânesi
M.Ö. 4 ile M.S. 7 tarihleri arasında ilk kez 10
yıl hüküm süren V. Abgar’ın 13-50 yılları arasındaki 37 yıllık ikinci
saltanat devresinin Hıristiyanlık tarihi açısından çok önemli bir yeri
vardır. Hıristiyanlık gelmeden önce, bütün Mezopotamya halkı ilâhi sistemi
reddetmiş ve atalarının dini olan putperestliğe geri dönmüşlerdi. Ay, güneş,
yıldız ve gezegenlere tapıyorlar; bundan başka kendilerinin çıkarmış
oldukları birçok şeye tanrılık isnad ederek tapınıyorlardı. Bu inanç -Ay
Tanrısı Sin inancı- Urfa bölgesinde de hakim idi. Bu döneme ait inanç
motiflerini ve yazılarının Urfa’nın 65 km. güneydoğusundaki antik Soğmatar
kendinde görebilmek mümkündür.
Efsaneye göre; V. Abgar ilk Hıristiyan kraldır ve
Hz. İsa’nın ölümünden hemen sonra, Hıristiyanlığı kabul etmiş ve kendi
halkına da benimsetmiştir. Bu konu ile ilgili efsane şöyledir. Edessa Kralı
V. Abgar Ukama, o sıralar cüzzam hastalığına yakalanmış ve bundan dolayı
oldukça ızdırap çekiyordu. Kral, Hz. İsa’nın hastaları iyileştirdiğini
duymuştu; ancak çok hasta olduğundan dolayı bizzat Kudüs’e gidemiyordu.
Hannan adındaki bir kuryesini, ona inandığını ve yeni dinini öğrenmek
istediğini belirten bir mektupla Hz.İsa’ya gönderir ve onu Urfa’ya davet
eder. Bu kurye aynı zamanda becerikli bir ressamdır. Hannan, Hz. İsa’ya
götürdüğü mektubu sunduktan sonra yüksek bir yere çıkararak onun portresini
yapmayı dener, ancak bir türlü başarılı olamaz. Bunu sezen Hz. İsa, yüzünü
yıkar ve kendisine uzatılan bir mendille yüzünü silip Hannan’a verir. Hz.
İsa’nın yüzünün resmi, mendile çıkmıştır. Hannan bir mektupla birlikte bu
mendili de alarak Edessa’ya döner.
Hz. İsa, Edessa Kralı V. Abgar Ukkama’ya gönderdiği
mektupta şöyle demiştir:
“Ne mutlu sana Abgar ve Edessa adındaki kentine! Ne
mutlu beni görmeden bana inanmış olan sana! Çünkü sana devamlı sağlıklılık
bahşedilecektir. Senin yanına gelmem hususunda bana yazdıklarına gelince;
bilesin ki, görevlendirilmiş olduğum herşeyi burada tamamlamak ve bu işi
bitirdikten sonra beni göndermiş olana, Baba’ya dönmem gereklidir. Sana
ızdıraplarını (hastalıklarını) iyileştirmek; sana ve seninle beraber
olanlara ebedi yaşam ve barış bahşetmek, ayrıca senin kentine dünyanın
sonuna kadar düşmanlar tarafından boyun eğdirilmemeyi sağlamak üzere
havarilerimden birisini, Thomas da denilen Adday’ı göndereceğim. Amin.
Efendimiz Christo’nun mektubu.”
Bu mektubun Yunancası Urfa’da antik çağdan kalma bir
mağaranın girişi üzerine kazınmıştır. Mağara ve mektuptan herhangi bir
kalıntı maalesef günümüze ulaşmamıştır.
Edessa Kralı V. Abgar, Hz. İsa’nın portresi gözüken
kutsal mendil (Hagion Mandylion) sayesinde sağlığına kavuşmuş ve daha sonra
bu mendili bir tahtaya gerdirerek kentin giriş kapısında bir niş içine
koydurmuştur. Bu kutsal mendil, yüzyıllarca Hıristiyan sanatında, Ortaçağ’ın
Bizans-İslâm ilişkilerinde önemli ve büyük bir rol oynamıştır. Ayrıca bu
mektubun nüshaları çoğaltılarak muska şeklinde buraya gelen ziyaretçilere
verilmiştir.
Çeşitli Olaylar M.S.
114 yılında Roma İmparatoru Trajanus, kışlamak üzere Suriye’ye dönerken
Urfa’ya uğrar. Kral VII. Abgar, (saltanatı 109-116) imparatoru kentin
dışında hediyelerle karşılar.
Urfalılar, 116 yılında Mezopotamya’nın genelinde
çıkan isyâna katılarak Roma garnizonlarını kılıçtan geçirirler ve kovarlar.
Ancak Urfa halkı bu isyânın bedelini ağır bir şekilde öder, kent kuşatılarak zaptedilir, ceza olarak kan ve ateşe boğulur. VII. Abgar’ın da saltanatı son
bularak Urfa, Roma himâyesine girer. Bu himâye İmparator Trajanus’un 117
yılındaki ölümüne kadar devam eder.
163 yılında iki büyük güç olan Roma ve Parth
kuvvetleri arasında Ermenistan Krallığı yüzünden çıkan anlaşmazlık sonucu,
Osrhoene ve Mezopotamya Romalılar tarafından zaptedilir. Birecik yakınında
başlayıp Romalılar’ın galibiyetiyle sonuçlanan zor savaşlardan sonra Urfa
kuşatılır. Urfalılar kentteki Parth garnizonundakilerini öldürerek kenti
Romalılar’a teslim ederler. Bu esnada Urfa tahtında Kral Vail bar Sahru
(saltanatı 163-165) bulunuyordu.
Bölgemizin Roma Himayesine Girişi
Urfa, 165 yılında Romalı General Avidius Cassius tarafından
kuşatılır ve kentte katliam yapılır. Bunun devamında ise Urfa ve Harran bir
kez daha Roma himâyesine girer. Bu himaye ilerde görüleceği gibi krallığın
244 yılındaki yıkılışına kadar sürecektir.
166 yılında bir barış antlaşmasıyla Urfa Kralı VIII.
Ma’nu, Roma’nın bir müvekkili olarak Philoromaios adıyla tahta iade edilir.
Roma, imparatorluğun her tarafında (Urfa Bölgesi de
dahil) topraklarını korumak için karakollar kurar. Özellikle bu karakollar,
Doğu’da İranlılar ve bedevilerin akın ve baskınlarını kontrol altında
tutuyordu. Bu amaçla İmparator Septimius Severus 197 yılında Parthlar’a
karşı bir askeri sefer esnasında Halfeti ile Urfa arasında, eski Hisar Büyük
Keşişlik ve Ank Köyü’nde birer kale, Uzunburç, Tatburcu, Sayburç, Beyburcu
ve Kızılburç’ta ise birer gözetleme kulesi yaptırır. Bu tür yapılar daha çok
Halfeti-Suruç ve Urfa üçgenindeki alanda yapılmış olup, kalıntılarını
görebilmek mümkündür.
Urfa Tarihindeki İlk Su Baskını
201 Kasım’ında Urfa tarihinin ilk büyük su baskını meydana
gelir. Bu tufanda 2.000’den fazla insan boğularak veya enkaz altında kalarak
can verir. Bundan başka kentteki Hıristiyanlar Kilisesi ve Kraliyet Sarayı
da yıkılır. Bu olaydan sonra Kral VIII. Büyük Abgar (Ma’nu oğlu), yazlık ve
kışlık olmak üzere iki saray yaptırır. Kışlık saray kalede yapılmıştır.
Çeşitli Olaylar
Roma
İmparatoru Antoninus Caracalla 213 yılında Mezopotamya Seferi’nden dönerken
Urfa Kralı X. Abgar Severus ve oğullarını zincire vurup Roma’ya götürür ve
orada öldürtür. Başsız kalan Osrhoene Eyâleti 214 yılının Ocak ayında
imparator tarafından bir kez daha, Roma kolonisi haline getirilir. Aynı
imparator 8 Nisan 217 tarihinde Harran’daki Tanrı Sin Tapınağı’nı ziyaretten
dönerken Urfa ile Harran arasında bir yerde askerleri tarafından öldürülür.
Nisan 214’den 240 yılına kadar IX. Ma’nu, Urfa Kralı
ünvanına sahip olmuş, ancak onun bir Roma sömürgesi haline getirilen Urfa’da
artık hiçbir hüküm ve etkisi olmamıştır.
Urfa kalesindeki kenger yapraklarıyla süslü korint
başlıklı iki sütundan, doğudakinin kitabesinde geçen Ma’nu’nun bu kral
olduğu tahmin edilmektedir. Adı geçen inşa kitabesi şöyledir:
“Ben askeri ko[mutan] Barş[......]’ın oğlu Aftuha.
Bu sütunu ve üzerindeki heykeli Veliaht Prens Ma’nu kızı, [......]’nun eşi,
hanımefendim ve [velinimetim] Kraliçe Şalmet için yaptım.”
Sâsâniler’den Erdeşir ve I. Şahpur, Romalılar ile
Urfa’yı anlaşmazlık konusu yapınca, imparator III. Gordianus, hânedanın bir
üyesini bir kez daha kral tayin eder. 242-244 yılları arasında Urfa’da XI.
Abgar Ferhad kral idi. Roma imparotorunun öldürülmesi üzerine yerine geçen
Philippus Arabs, Sâsâni Kralı I. Şahpur ile anlaşmayı tercih ederek
Mezopotamya’yı Sâsâniler’e terketmek üzere bir anlaşma yapar. Ancak bu
tatbik edilmez ve Mezopotamya’nın yine Romalılar’ın elinde kalmış olmasına
rağmen Osrhoene Krallığı kesin bir şekilde tarihe karışır. Bu arada üç yıl
önce Sâsâniler’in eline geçmiş olan Harran da tekrar Romalılar’ın
hâkimiyetine geçer. Son Urfa Kralı XI. Abgar Ferhad, 244 yılında Roma’ya
dönmüş ve orada ölmüştür. Kendisinin ve karısı Hodda’nın mezarları halen
Roma’da olup tarihçiler tarafından ziyaret edilir. 376 yıl süren bu Urfa Süryâni Krallığı, çok zengîn
bir inanç, geniş bir dil, sanat, edebiyat ve kültüre sahip idi. İncil, Yunan
dilinden Süryâni diline ilk defa Urfa’da çevrilmiştir.
Edessa kültürü, Yunan, İran ve Arâmi-Süryâni
kültürlerinden oluşmuştur. Kentte, Yunan-Roma üslubunda bezenmiş 30 civarında
renkli taban mozaiği, kent içinde ve civarında bulunmuş Estrangela (Doğu
Süryânicesi) türü Süryânice kitabeler ve kaya mezarları hep bu döneme
aittir. Bu mozaiklerin büyük bir kısmı yurt dışına kaçırılmış, bir kısmı da
bazı müzelerde sergilenmektedir. Kent içinde ve civarında bu döneme ait 4-5
mezarlık bulunmaktadır. II) Roma İmparatorluğu Dönemi (244-395) İlk Hıristiyan Şehitleri
Roma hâkimiyetinde bulunan kentte, şehrin ileri gelen Hıristiyan
büyüklerinden Şarbil ve Barsimya, 250 yılında Hıristiyanlara yapılan
takibatlardan dolayı Roma imparatorunun emriyle yakalanarak şehit edilirler.
Bunlar bugün Şehitlik Mahallesi denilen yere gömülürler ve bu civarda daha
sonra küçük bir kilise de yapılır. İmparator Valerianus’un Bölgedeki Esareti Sâsâni Kralı I. Şahpur, 253 yılında Ermenistan’ı
işgal ettikten sonra Mezopotamya’ya girer; ancak müstahkem kentler, başta
Urfa olmak üzere kendilerini İranlılar’a karşı savunurlar. Bu arada yeni
imparator Valerianus, çok sıkışık bir durumda olan Urfa’ya yardım etmek
üzere Fırat’ı geçmiştir. Valerianus, 260 yılı başında I. Şahpur tarafından
kuşatılmış olan Urfa’yı kurtarmaya çalışırken, tedbirsiz davranarak
İranlılar’ın eline düşer ve esarette ölür. Buna rağmen Urfa teslim olmayarak
kendisini başarıyla savunur. Çeşitli Olaylar Mayıs
303 yılındaki bir su baskını ile kentin surları ikinci kez yıkılır.
310 yılında yine Urfa’nın ileri gelen din
büyüklerinden Habbib, Şmona ve Gurya, İmparator Konstantinus’un takibatları
sonucu şehit edilirler. 359 yılında Roma imparatoru Konstantinus, bir
Osrhoene vilayeti oluşturarak, Edessa’yı buranın başkenti yapar. Aynı yıl
içinde Sâsâni hükümdârı II. Şahpur’un Roma hâkimiyetindeki Diyarbakır’ı
kuşatması esnasında öldürülen 400 askerin anısına imparatorun emriyle
Urfa’da heykelleri dikilir. Eylül 373’de Roma İmparatoru Valens (saltanatı
364-378) Urfa’ya gelerek, Süryâni Ortodoksları kentten sürer.
Roma İmparatorluğu 395 yılında Doğu ve Batı olarak
ikiye bölünür; Osrhoene vilayeti Doğu Roma’nın yani Bizans’ın hâkimiyetine
girer. Romalılar zamanında Zeugma, stratejik konumu
nedeniyle önemli bir kent idi. Bu sırada Roma’nın 4. Skitia Lejyonu burada
bulunuyordu. Bugün Birecik Barajı suları altında kalan ve “Belkıs
Harabeleri” adı ile bilinen Zeugma’da, geçtiğimiz yıllarda Gaziantep Müzesi
başkanlığında Türk ve yabancı arkeologlar tarafından kurtarma kazıları
yapılmış, başta mozaikler olmak üzere çıkarılan çok sayıdaki kıymetli eser,
Gaziantep Müzesi’ne götürülmüştür. Yapılan çok hızlı bir kurtarma çalışması
halen devam etmektedir. Sultantepe’de yapılan kazılarda IV. Katta Roma
dönemine ait kitabeli bir hamam kalıntısı bulunmuştur. III) Bizans İmparatorluğu ve Sâsâni Krallığı
Dönemi (395-639) Doğal Afetler
Urfa, Nisan 413 yılının Nisanında üçüncü kez su baskınına
marûz kalır. Su baskını bu kez insan kaybına sebep olmaz, ancak büyük ölçüde
maddi hasara yol açar.
Diyârbakırlı Süryâni Rahip Mar Yeşua’nın V. yüzyılın
sonuna ait kroniğine göre; Bizans hâkimiyetinde bulunan Urfa’da halk,
haftanın her günü akşamleyin erkenden belden aşağı bol elbiseler giyinip,
üzerine de tülbentler sarınarak tiyatroya giderdi. Önlerinde kandiller ve
buhurlar yanar ve bütün gece uyumadan dansöz Trimerius’u alkışlayarak
şarkılar söylerdi. Bu eğlencelerin devam ettiği bir gün kentteki yazlık
hamamın soğukluk dairesi ile iki direği çökmüş ve iki kişi ezilerek
ölmüştür. Mar Yeşuna, bu kazayı dini görevlerini yerine getirmeleri ve
akıllarını başlarına almaları için Urfa halkına Allah tarafından verilmiş
bir ihtar olarak değerlendirmektedir. Mayıs 499’da kente büyük bir çekirge sürüsü gelir,
ancak bunlar sadece yumurtalarını toprağa bırakarak kenti terkederler. Aynı
yılın Eylül ayında ise oldukça şiddetli bir zelzele meydana gelir ve bu yer
kaymasından dolayı kentin surlarında büyük bir yarık oluşur. 499’da toprağa bırakılan yumurtalardan çıkan
çekirgeler, 500 yılının Mart ayında halkın üzerine saldırır ve Urfa’nın
bütün mahsulünü yutarlar. Uçmaya başladıkları sırada geniş bir sahaya
yayılırlar ve geçtikleri bölgeleri çöle çevirirler. Nisan ayında kentte
pahalılık; Haziran ve Temmuz ayında ise mahsul yetişmediğinden dolayı açlık
ve kıtlık başlar. Halkın bir kısmı başka bölgelere göç eder; köydeki fakir,
hasta ve yaşlı insanlar da dinlenmek üzere kente akın ederler. Kentte
yapılan ekmekler de halka yetmez. Açlıktan dolayı ölümler başlar sokaklarda
kemer altlarında kıvranarak ölenler gittikçe çoğalır.
Vali Demosthenes imparatora gidip durumu arzeder.
İmparator da Urfa’nın haline acıyarak büyük miktarda para yardımı yapar.
Kente gelen bu para ile büyük miktarda ekmek yapılır ve fakirlere dağıtılır.
Ancak yoksulların bir kısmı, uzun süre açlık çektiklerinden dolayı ölüp
giderler. Kıtlık Kasım ayında daha da şiddetlenir. 501 yılı Ocak ayında yerlerin buz tutmasından dolayı
kıtlık ve açlık artık dayanılmaz bir hal alır. Yoksul halk geceyi sokaklarda
ve kemer altlarında geçirdikleri için ölüm onları uyurken yakalar. Kent
halkı sokakları dolduran ölüleri gömmekle başedemez; çünkü mezarlıktan
gelenler yeni ölülerle karşılaşırlar. Beş aydan beri devam eden bu açlık ve
kıtlıktan dolayı 2.000 civarında insan hayatını kaybeder. 501 yılının
ortalarına doğru üzümün bolluğundan dolayı halk biraz rahatlar. İranlılar Urfa Bölgesinde
Sâsâni Kralı I. Kubâd (saltanatı 488-531), 502 yılında Diyârbakır’ı
kuşatırken kendisine bağlı Arap Hire Kralı Nu’man İbn-ül Esved’i Harran
üzerine gönderir. Bir kısım Sâsâni kuvvetleri de Viranşehir tarafına
gönderilirler. Buraya gönderilenlerin çoğu öldürülür, geriye kalanları da
esir edilir. 26 Kasım 502’de Harran’a ulaşan Nu’man, Harran ve
Urfa civarında büyük yağmalar yapar, halkını da esir alır; ancak çok sağlam
surlara sahip olan Urfa’ya giremez. I. Kubâd, 17 ve 24 Eylül 503 tarihlerinde Urfa’yı
iki kez kuşatır ancak başarı sağlayamaz. Urfa’da Got Askerleri
506 yılı Nisan ayında, Sâsâniler’le barış yapmak üzere Bizans ordusu
ile birlikte Urfa’ya gelen çok sayıdaki Got askeri kentte yolsuzluk,
ayyaşlık yapar, bununla da yetinmeyip, herşeyi tahrip ederek cinayet
işlerler. Kentte büyük bir yönetim gevşekliği ve başıboşluk olduğundan bu
yaptıkları yanlarına kalır. Bu tahribatı gören Bizans ordusu başkomutanı,
askerlerini toplayarak hemen kenti terkeder. Dördüncü Su Baskını ve Karakoyun Deresinin
Yapılması Nisan 525’de dördüncü bir su baskını
daha korkunç bir şekilde Urfa’yı yakalar. Akşam vakti olduğundan halkın bir
kımı yemek başında, bir kısmı da hamamlarda bulunuyordu. Süryâni Mar
Yeşua’ya göre, bu felakette 30.000 insan ölür. Bu sayı kentin nüfusunun
yarısı demekti. Bizans İmparatoru Jüstinyen, kentin imarı ve kent içinden
geçen Daysan (Skirtos, günümüzde Karakoyun) Nehri’nin mecrasını değiştirmek
için birçok mühendis ve işçi gönderir. Nehrin akış istikameti değiştirilir;
suyun dere yatağından geçişini kontrol altına alan ve risk ihtimalini
ortadan kaldıran küçük bir baraj daha doğrusu taşkın önleme duvarı da
yapılır. Bu duvarın kalıntıları günümüzde mevcuttur. Bu arada kentin surları
da sağlamlaştırılır. Sâsâniler Urfa Bölgesinde Sâsâniler’le Bizanslılar arasında Eylül 532’de bir barış antlaşması
yapılır, ancak bu anlaşma 8 yıl sürer. Sâsâni krallarından I. Hüsrev
Anuşirvan (saltanatı 531/578), bu antlaşmayı bozarak Mayıs 540’da Halep,
Antakya ve Humus’u yağmalayıp ülkesine dönerken Urfa’ya gelir; kenti kuşatır
ancak alamaz. 544 yılında ikinci kez şansını deneyen Anuşirvan, surlara
çıkarılan Hz. İsa’nın mucizevi portresinin yer aldığı kutsal mendilden
(Hagion Mandylion) dolayı kenti ele geçiremez. Kenti düşmanlardan koruduğuna
inanan Anuşirvan, başına bir felaket gelmesinden korkarak kuşatmayı bırakıp
geri döner. Bizanslı komutan Maurikios, 581 yılında Sâsâni
ordusunu Viranşehir ve Rakka bölgesinde yenilgiye uğratır. Urfa, 603 yılında Sâsâni Kralı II. Hüsrev-i Perviz
(saltanatı 591-628) tarafından işgal edilir. 610 yılında ise kent tamamiyle
Sâsâni hâkimiyetine geçer. Bölgede artık Bizans’ın hiçbir etkisi kalmaz.
Urfa’daki İranlı yöneticilerin, halkın üzerindeki vergileri ağırlaştırdığı,
kiliselerin altın, gümüş ve mermerlerini yağma ettikleri görülür. Urfa Yeniden Bizanslılar’ın Elinde
Bizans İmparatoru Herakleios, 628 yılında Sâsâniler’i
yenince Urfa bölgesi ikinci kez Bizans hâkimiyetine geçer. İmparator,
Urfa’da Ortodoksluğu yeniden kurarak ileri gelen Yakubi ailelerini kentten
sürer. Bu sırada kentin valisi Ionnas Kateas’tır.
M.S. 639 - M.S. 1098
Dört Halife Dönemi (639-661)
Urfa’nın Müslümanların Eline Geçmesi
Halife Hz. Ömer tarafından Şam ordusu komutanlığına getirilen İyâd B. Ğanem,
639 yılı içinde Elcezire üzerine gönderilir. İyâd, Ağustos ayında yanındaki
ordusuyla Rakka üzerine yürür. Rakka ahalisi vergi vermeyi kabul ederek
kurtulur. Şam ordusunun öncü kolu Harran önüne gelir. Harran halkı, Şam
ordusuna önce Urfa üzerine gitmelerini; Urfa halkı ne gibi şartlarla barış
yapmayı kabul ederlerse kendileri de o şartları kabul edebileceklerini
söylerler. Bunun üzerine İyâd, Urfa önüne gelerek kentin teslim edilmesini
ister. Urfa halkından birkaç kişi müslümanlara saldırmayı denerler, ancak
baş edemeyeceklerini anlayarak tekrar kente kaçarlar. Kısa bir süre sonra
barış ve aman isteğinde bulunurlar. İyâd, onlara bir mektup yazarak vergi
vermek şartıyla anlaşma yapar. İyâd, daha sonra Harran kenti ile de aynı şekilde
bir anlaşma yapar. Bölgenin diğer kentleri de İslâm ordusu tarafından ele
geçirilir. Araplar, Yukarı Mezopotamya’yı burada oturan
kabilelere göre; Diyâr-ı Mudar, Diyâr-ı Rabia ve Diyar-ı Bekr olmak üzere üç
kısma ayırdılar. Bunlardan Elcezire de denilen Diyâr-ı Mudar’ın merkezi
Harran, diğer kentleri ise Amid (Diyârbakır), Mardin ve Ezgen idi. Diyâr-ı
Rabia’nın merkezi Nusaybin, diğer kentleri ise Sincar, Ra’s el-Ayn
(Ceylanpınar), Beled, Dârâ, Habur, Cizre idi. Halife Hz. Osman, Humus ve Kınnesrin’i de Elcezire
ile birlikte Muaviye’nin idaresine vererek onu Şam ve Elcezire valisi yapar.
Dördüncü Halife Hz. Ali’nin 661 yılında bir Harici tarafından öldürülmesi
üzerine, Muaviye’nin liderliğinde Emevi devleti kurulur ve Elcezire de
Emeviler’in hâkimiyetine geçer. II) Emeviler Dönemi (661-750)
Çeşitli Olaylar 667 yılının
Kasım ayında bir gece yarısı, kentte yine büyük bir su baskını meydana
gelir. Urfa tarihinde beşinci kez görülen bu afette yine surlar yıkılır ve
binlerce insan suda boğularak ölür.
3 Nisan 679’da bölgede büyük bir deprem olur.
Urfa’da birçok insan ölürken, Suruç da bütünüyle temelinden yıkılır. Bu
depremde kentteki Hıristiyanların Eski Kilisesi de tahrip olur.
718 yılında bir kez daha tekrarlanan depremde, Eski
Kilise tamamen yıkılır ve birçok yüksek binalarda çatlaklar oluşur.
Emevi Halifesi II. Mervân, (saltanatı 744-750)
hilâfet merkezini Şam’dan alıp Harran’a getirir. Bu antik kentte 10 milyon
dirhem altın sarfederek bir hükümet sarayı yaptırır. Bugün kalıntıları
ayakta olan Ulu Cami (Cami’ül Firdevs) yeniletir. II. Mervân, bundan başka bölgede kanallar açtırarak
tarım ve ticareti geliştirir. Elcezire bölgesi onun devrinde altın çağını
yaşar. Bu dönemde Urfa bölgesi ve özellikle Harran, devlete en çok vergi
ödeyen yerler olur. Doğuda meydana gelen Abbâsi ihtilali, devletin
sarsılmasına sebep olur. Abbâsiler’in, İran ve Mezopotamya’nın büyük bir
kısmını ele geçirmeleri üzerine harekete geçen II. Mervân, ordusuyla onları
Büyük Zap Irmağı kıyısında karşılar. 750 yılında yapılan bu büyük savaşta
II. Mervân yenilir, Elcezire’nin tümü Abbâsiler’in eline geçer. III) Abbâsiler Dönemi (750-990)
Çeşitli Olaylar Harran’ı ele
geçiren ordu komutanı Abdullah b. Ali, Elcezire bölgesine Musa b. Ka’b’ı
vali tayin eder. Abbâsiler, Emeviler’e büyük zulümler ve katliamlar
yaparlar, hatta mezardaki ölüleri bile bu yapılanlardan nasiplerini alır.
Sonunda, o zamana kadar olaylara seyirci kalmak suretiyle kendi
devletlerinin yıkılmasına yardım etmiş olan Suriye ve Elcezire Arapları
isyân ederler. Bunlara Kays ve Kelb aşiretleri de katılır. Bu isyân 751
Temmuz’unda Kınnesrin yakınında Abdullah b. Ali tarafından şiddetli bir
şekilde bastırılır. Bu sırada, Elcezire, Doğu Anadolu ve Azerbaycan
valisi, Halife Ebu’l Abbas el-Seffah’ın kardeşi Ebu Cafer el-Mansur idi. 812 yılında, Amr ve Nasr b. Şebes adlı kişiler
tarafından başlatılan Elcezire isyânlarında Urfa, Harran ve Suruç yağma ve
tahrib edilir. Bağdat’ta kritik bir durumda bulunan hilâfet, bunlarla
uğraşamadığından, isyânlar 13 yıl sürer. Mart 825 yılında Abdullah adlı
komutanın dört yıl süren faaliyeti sonucunda yakalanan Nasr b. Şebes,
Bağdat’a götürülerek idam edilir. 835 yılında Urfa’da yedinci büyük su baskını meydana
gelir. Batıdaki suru zorlayarak kente giren sular, caddelere ve avlulara
dolar, evlerinde oturan 3 bin kadar insan boğularak can verir. Daha sonra
doğudaki surları parçalayan sular güneye doğru akar.
Kutsal Mendilin Bizanslıların Eline Geçmesi
Bizans’ın Doğu Orduları Komutanı General Ioannes
Kurkuas, 943 yılında Urfa önüne gelerek, o sırada kentte saklanan Hz.
İsa’nın portresi gözüken kutsal mendili ele geçirmek amacıyla kenti kuşatır.
Kısa bir süre sonra 200 müslüman esirin serbest bırakılması ve gelecekte
kente saldırılmaması karşılığında yapılan anlaşma ile mendil Bizanslılar’a
teslim edilir ve bu kutsal emanet Bizans’a (İstanbul) götürülür. Ancak 949
yılında Hamdânîler’in Halep kolu lideri olan Seyfüddevle Ali’nin Urfa
halkıyla birlikte Bizans topraklarına saldırması üzerine bu anlaşma
çiğnenmiş olur. Bizanslılar, 959 yılında Leon komutasındaki bir orduyu,
Elcezire ve Urfa üzerine gönderirler. Bu ordu Urfa’ya saldırarak pekçok
insan öldürür ve Müslümanlardan bazılarını da esir alır. IV) Nûmeyroğulları ve Mervânîler Dönemi
(991-1031) Harran’da Nûmeyri Emirliği 937 yılından itibaren Musul Hamdânîleri’nin elinde
bulunan Harran’da, hâkimiyet savaşları meydana gelmiş ve sonunda Harran’daki
Hamdânî hâkimiyeti sona ermiş ve kent Halep sahibi Sa’düddevle’nin eline
geçmişti. Diyâr-ı Mudar ve Halep sahibi Sa’düddevle’nin 991 yılında ölmesi
üzerine Hamdâniler’e bağlı valiler istiklallerini ilan ederler. Bu sırada
Harran valiliği yapan Vessab b. Sabık el-Nûmeyri de Harran hâkimi olarak
istiklalini ilan eder. Vessab b. Sabık, 1019 yılında ölünce yerine oğlu
Şebib geçer. Bu sırada Urfa Nûmeyroğulları’na bağlı Utayr adlı birisinin
hâkimiyetinde idi. Onun kentteki naibi ise Ahmed b. Muhammed idi. Utayr,
Ahmed’i kıskanarak öldürür; bunun üzerine Urfalılar Diyarbakır Mervâni
hükümdârı Nasrüddevle Ahmed’e mektup yazarak kenti teslim almak üzere
gelmesini isterler. Nasrüddevle de, Zengî adındaki bir Türk komutanı,
Urfa’yı teslim almak üzere gönderir. Utayr ise daha sonra Nasrüddevle’nin
huzuruna çıkarak Urfa’nın yarısının idaresini ele geçirmeye muvaffak olur.
Ancak Zengî, Ahmed b. Muhammed’in oğlunu teşvik edip Utayr’ı öldürtür. Bu
olaydan sonra Şubat 1027’de Nûmeyroğulları ile yapılan savaşta Zengî de
öldürülür. Böylece Urfa tamamen Nasrüddevle Ahmed’in hâkimiyeti altına
girer. Urfa’da Mervâniler Hakimiyeti
Nasrüddevle, kısa bir süre sonra kenti İbn Utayr (Utayr’ın
oğlu) ile Nûmeyroğulları’ndan Şiblüddevle’nin oğlu arasında paylaştırır.
Ancak kent yine de huzur bulamaz, İbn Utayr Şiblüddevle’nin oğlunu öldürür.
Daha sonra İbn Utayr’ın öldürülmesi üzerine Nasrüddevle, Selman adında bir
Türk’ü vali olarak atar. Selman, Utayr’ın dul eşi tarafından o kadar baskı
altında tutulur ki, o bu sıkıntıdan kurtulmak için Samsat’ta oturan Bizanslı
komutan Georgios Maniakes’e kenti teslim etmek için haber gönderir. Urfa’nın
teslimi karşılığında uygun bir tazminat ve “Bizans imparatorundan bir ülke
ve bir eyâlet” isteyen Selman’ın isteklerinin kabul edilmesi üzerine Urfa,
Bizanslı komutana teslim edilir (1031). Böylece Urfa çok basit ve kansız bir
şekilde Bizans’ın eline geçmiş olur. V) Bizans İmparatorluğu’nun III. Hâkimiyet Dönemi
(1031-1087) Urfa Bölgesinde Selçuklu Akınları
Bu dönemde göze çarpan olaylar arasında Büyük
Selçuklu komutanlarının Urfa bölgesine yaptıkları akınlar sayılabilir.
Nitekim 1065-1066 yılında askerleriyle Urfa bölgesine giren Sâlâr-ı Horasan,
Siverek’e saldırarak Urfa civarını yağma eder. Aynı yıl içinde ikinci kez
Urfa civarına saldırarak Kısas’ta karargâh kurar. Yapılan savaşta Bizans
ordusu büyük kayıplarla geri çekilir. Selçuklu komutanı üçüncü kez bölgede
görünerek yine yağma yapar, ganimet ve esirlerle geri döner.
Yine Selçuklu komutanlarından olan Hacib Gümüştekin,
1066-1067 yılında yanında askerlerle Urfa civarına gelerek Siverek’e yakın
Nasibin kalesini kuşatır, ancak alamaz. Daha sonra ele geçirdiği Bizanslı
komutan Aruandanos’u Urfa önüne getirerek 20.000 dinar karşılığında serbest
bırakır. Sultan Alp Arslan Urfa Önünde
Büyük Selçuklu Sultanı Alp Arslan (saltanatı 1063-1072),
Mısır’dan aldığı bir davet üzerine bu ülkeye sahip olmak amacıyla harekete
geçer ve Urfa civarındaki bazı kaleleri ele geçirir. Sultan 10 Mart 1071’de
Urfa’yı kuşatır. 50 gün süren sonuçsuz kuşatmayı kaldırarak Birecik’e gider
ve orada konaklar. Suriye’ye doğru giderken, Bizans ordusunun Anadolu’da
ilerlediğini duyunca süratle geri dönerek Urfa’dan geçer ve 26 Ağustos
1071’de Malazgirt Savaşı’nı kazanarak imparatoru esir alır. Sultan Alp Arslan’ın oğlu Melikşah, (saltanatı
1054-1092) 1087 yılında Halep’e giderken Harran’a uğrar. Emir Bozan adlı bir
komutanını Urfa’ya gönderir. Bozan üç aylık sıkı bir kuşatmadan sonra kenti
ele geçirir (Mart-Nisan 1087). 1093 yılında Harran da kendisine verilir. VI) Büyük Selçuklular ve Suriye-Filistin
Selçukluları Dönemi (1087-1095) Çeşitli
Olaylar Urfa bölgesinin Türk hâkimiyetine
geçmesi üzerine bütün civar asayiş ve huzura kavuşur. Emir Bozan, kentin
yönetimini Sâlâr Hulukh adlı bir komutana verir. Sultan Melikşah 19 Kasım 1092’de öldüğünde, Emir
Bozan bu sırada İznik’i kuşatan orduda savaşıyordu. Sultanın ölümünü duyunca
kuşatmayı bırakarak Urfa’ya çekilir. Bundan sonra Büyük Selçuklu Devleti’nde taht
mücâdelesi başlar. Bu mücâdele esnasında önce Melik Tutuş’u destekleyen Emir
Bozan ve Halep Emiri Aksungur, daha sonra Melikşah’ın oğlu Berkyaruk
tarafına geçer. Suriye-Filistin Selçuklu Sultanı olan Melik Tutuş bu ihâneti
unutmaz, yapılan savaşta onları yener, önce Aksungur’u, sonra da Emir
Bozan’ı ele geçirerek öldürtür. (1094) Suriye-Filistin Selçukluları Urfa Bölgesinde
Melik Tutuş daha sonra Bozan’ın esir aldığı iki
askerini idaresindeki Harran ve Urfa’ya göndererek bu kentlerin teslimini
ister. Emir Bozan’ın vekilleri ve kentteki askeri birlik, efendilerinin
ölmüş olduğuna inanmayarak kenti teslim etmek istemezler. Ancak Melik Tutuş,
bir mızrak ucuna taktırdığı Bozan’ın kesik başını kente gönderir. Bozan’ın
kesik başını gören vekilleri Urfa ve Harran’ı Tutuş’a teslim ederler. Melik Tutuş, idarede kolaylık sağlamak amacıyla
Urfa’yı Ermeni asıllı Thoros adında birisine verir. Kalede sürekli olarak
bir Türk garnizonu bulundurulur. Thoros, 1095 yılında Melik Tutuş’un ölümünü fırsat
bilerek kentin tümüne hakim olur. VII) Ermeni Thoros Dönemi (1095-1098) Türklerin Urfa Kuşatması
Ermeni Thoros’un 1095 yılında kente hakim olması üzerine, bu arada
içkalede bulunan Sipehsalar ünvanlı Türk komutanı civardaki Türk emirlerine
mektuplar yazarak Thoros’un Urfa’ya tamamiyle hakim olduğunu bildirir. Türk
komutanının çağrısı üzerine kısa sürede emirler harekete geçerler. Önce
Artukoğlu Sökmen ve Samsat Emiri Balduk askerleriyle beraber Urfa’ya
yürüyerek kenti kuşatırlar. Kuşatma 65 gün sürer, ancak bir sonuç elde
edilemez.
Haçlılar Urfa’da
Avrupa’dan toplanan ve Haçlı reisleri komutasındaki birleşik Haçlı ordusu
1097 yılı Nisan sonunda Anadolu’ya girer. 17 Ekim 1097’de Antakya üzerine
hareket ederken, ordu komutanlarından Godefroi de Bouillon’un küçük kardeşi
olan Baudouin de Boulogne, Maraş’da 700 kişilik bir kuvvetle ordudan ayrılır
ve Fırat bölgesine yönelir. Baudouin, Fırat’ın batısında birkaç kaleyi ele
geçirir ve bunları Ermeni asıllı reislere verir. Haçlılar, Antakya ve
Trablus’da birer kontluk kurarlar. Asıl ordu Kudüs’e ulaşır ve burada
krallık kurularak, Baudoin’in ağabeyisi Godefroi de Bouillon kral ilan
edilir.
Baudouin, ele geçirmiş olduğu Tell-Beşir’de
bulunduğu bir sırada, Thoros tarafından gönderilen Urfa papazı ile kentin
eşrafından 12 kişilik bir elçi heyeti Baudouin’e gelerek Türkler’e karşı
yardım için kentlerine davet ederler (Ocak 1098). Baudouin 6 Şubat 1098’de
200 kişilik bir kuvvetle Urfa’ya gelir ve halk tarafından büyük bir sevinçle
karşılanır. Bu arada Baudouin’in Thoros ile anlaşarak Samsat üzerine
başarısız bir sefer yaptığı görülür. Baudouin, bu savaşta 6 şövalyesini
kaybeder.
Urfa Hakimi Thoros’un Öldürülmesi
Samsat hezimetinden sonra halktan bazı kimseler Thoros’u
öldürmek üzere anlaşırlar. Bu adamlar daha sonra geceleyin Baudouin’in
yanına giderek planlarını açıklarlar ve daha sonra kenti kendisine vermeyi
vadederler.
İsyancılar, 8 Mart 1098 Pazartesi günü Thoros’un
içinde bulunduğu kent surunu kuşatırlar. Kuşatmacılar Thoros’a bir şey
yapmayacaklarına dair büyük yeminler edince, Thoros kalenin kapısını açar,
isyâncılar hemen kaleye girerler.
9 Mart Salı günü halk kılıç ve sopalarla Thoros’un
üzerine saldırırlar ve onu surların üzerinden galeyana gelmiş olan halkın
içine atarlar. Thoros bunlar tarafından parçalanarak can verir. Yeminlerine
ihânet eden bu adamlar, Thoros’un ölüsünün ayaklarına bir ip bağlayarak onu
kentin sokaklarında sürüklerler. Başını da bir mızrağın ucuna geçirip
küfrederler ve daha sonra Halaskâr Kilisesi’nin önüne atarlar.
Bu olaylardan hemen sonra Urfa, Frank asıllı
Baudouin’e verilir. O da 10 Mart 1098’de isyâncıların da desteğiyle Urfa’da
kontluk kurar.
M.S. 1098 - M.S. 1922 Haçlı Kontluğu Dönemi (1098-1144) Çeşitli Olaylar
4 Mayıs 1098’de Musul Valisi Kürboğa’nın üç haftalık Urfa kuşatması
görülür. Bir sonuç elde edemeyen Kürboğa, Antakya üzerine yürür.
Kudüs’ten gelen bir heyet, Baudouin’e
ağabeysinin öldüğünü ve onun yerine geçmek üzere davet edildiğini bildirir.
Baudouin, 2 Ekim 1100’de Kudüs’e gitmek üzere Urfa’dan ayrılır. Eski kont
Urfa’dan ayrılırken halktan zorla büyük miktarda altın ve gümüş alır.
Eski kontun kuzeni olan Baudouin du Bourg,
1100 yılı Ekim sonlarında II. Urfa kontu olarak tahta geçer.
27 Şubat 1103 Perşembe günü, tufanı andıran
sekizinci su baskını meydana gelir. Şiddetli yağmurlarla başlayan sel,
surları parçalayarak kente girer. Birçok ev yıkılır ve hayvanlar telef olur,
ancak insan kaybı olmaz.
Harran Savaşı
Artuklu Hükümdârı Sökmen (saltanatı 1091-1104), Samsat Emiri
Balduk ve Musul Hakimi Çökürmüş’ten oluşan birleşik ordu, Mayıs 1104’de
Harran’ı almaya teşebbüs eden Frank ordusuna karşı çıkar ve yapılan savaşta
Franklar’ı perişan eder. Urfa kontu ve diğer kontlar Sökmen tarafından esir
alınır. Daha sonra Urfa kontunu ele geçiren Çökürmüş, Harran’a giderek kenti
hâkimiyeti altına alır ve vakit geçirmeden Urfa üzerine yürür; ancak 15 gün
süren kuşatmasından bir sonuç alamayarak kontla birlikte Musul’a döner.
Kont Baudouin du Bourg’un Türkler’e esir
düşmesi üzerine Urfa, Antakya kontu Bohemund’un eline geçer. Bohemund, kenti
yeğeni Tankred’e teslim eder. Bu Antakya etkisi 18 Eylül 1108’e kadar devam
eder.
Çeşitli Olaylar
Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan da (saltanatı
1092-1107) Eylül 1106’da Urfa önünde şansını dener; ancak amacına
ulaşamayınca buradan çekilerek Harran’a gider ve orayı ele geçirir.
1104 yılındaki Harran Savaşı’nda Türkler’e
esir düşen Boudouin ve teyzesi oğlu ünlü şövalye Joscelin de Courtenay,
20.000 dinarlık kurtuluş fidyesi ödeyerek serbest bırakılır. İkisi birlikte,
18 Eylül 1108’de Urfa’ya dönerler.
Musul Valisi Emir Mevdud, Mayıs 1110, 1111
ve 1112 yıllarında Urfa’yı üç kez kuşatır, ancak alamaz.
Urfa’nın II. kontu Baudouin du Bourg,
Kudüs’e kral olmak için giderken, kenti teyzesi oğlu Birecik hâkimi Galeran
du Puiset’eye bırakır.
Galeran, Mart 1119’da Mardin Artuklu
Hükümdârı I. İlgazi’nin (saltanatı 1108-1122) bölgesine bir yağma akını
yapar.
İlgazi, Haziran 1119’da büyük bir ordu ile
Urfa önüne gelir. Artuklu ordusu Urfa önünde karargâh kurar; savaşmaktan
korkan Galeran, aldığı esirleri vermek şartıyla onlarla barış yapar.
Joscelin de Courtenay, eski Urfa kontu, yeni
Kudüs Kralı II. Baudouin tarafından Eylül 1119’da Urfa kontluğuna getirilir.
III. Urfa kontu olan Joscelin, hem II. Baudouin’in ve hem de Galeran’ın
teyzesi oğlu idi.
Mardin Artuklu hükümdârı I. İlgazi, Nisan
1120’de bir kez daha Urfa önüne gelir. İlgazi kent önünde tahribat yaptıktan
sonra Suruç’a gider ve civarını yağmalar.
Joscelin de Courtenay, Kont I. Joscelin de
Courtenay’ın 1131 yılında ölmesi üzerine, IV. Urfa kontu olarak tahta geçer.
En uzun kontluk süresi bu konta aittir. Bütün Urfa kontları gibi bu da Urfa
bölgesinde ve civarında birçok talan, yağma, vahşet, katliam ve zulümler
yapar.
Kontluğun Sonu
İslâm dünyasının kalbine bir hançer gibi saplı duran bu
sömürü, yağma ve talan kontluğunun nihayet sonu gelir. Musul Atabeyi
İmâdeddin Zengî, kesin bir darbe vurmak amacıyla 28 Kasım 1144’de Urfa önüne
gelir ve teslim olmak istemeyen kenti kuşatır. 24 Aralık 1144 tarihinde Urfa
son kez olarak Müslüman Türkler’in eline geçer. 48 yıllık sömürü, talan ve
tahribat sona ermiş, halk rahat bir nefes almıştır.
II) Musul Atabeyliği (Zengîler) Dönemi
(1144-1182) Çeşitli Olaylar İmâdeddin Zengî, Ocak 1145’de Suruç’u da
savaşmadan ele geçirir.
Haziran 1145’de Urfa’yı ziyarete gelen
Zengî, kentte kaldığı süre içinde Müslüman ve Hıristiyan din adamlarıyla
dostluk kurarak tarihi ve kutsal mekânları gezer.
Zengî’nin 1146 yılında Caber Kalesi’nde
öldürülmesi üzerine ülkesi, iki büyük oğlu Seyfeddin Gazi ve Nureddin Mahmud
arasında eşit biçimde paylaşılır. Seyfeddin, Musul’u alır, Nureddin de
Halep’e yerleşir.
Urfa’nın eski kontu II. Joscelin,
Ermeniler’le anlaşarak Ekim 1146’da kenti tekrar ele geçirir. Hemen harekete
geçen Nureddin Mahmud, Urfa önüne gelir; savaşamayacağını anlayan II.
Joscelin ani bir çıkış hareketiyle kentten kaçmayı başarır ve arkasından
gelen Hıristiyan ahali, Türkler tarafından imha edilmekten kurtulamaz.
Yapılan çarpışmada onbinlerce kişi ölür ve 16.000 kişi de esir edilir. II.
Joscelin ise zorlukla Samsat’a kaçabilir. Beş yıl sonra 1151’de yapılacak
bir savaşta son şansını deneyecek olan eski kont, bu kez yakalanıp Halep’e
götürülecek ve ölünceye kadar orada hapis kalacaktır.
Urfa’nın Türkler’in eline geçmesi, her
tarafta korku yaratır ve Avrupa’da İkinci Haçlı Seferi’nin hazırlanmasına
sebep olur.
Nureddin Mahmûd Zengî’nin 15 Mayıs 1174’de
ölmesi üzerine; Musul hükümdârı olan yeğeni II. Seyfeddin Gazi, sırayla
Harran, Urfa, Rakka ve Suruç’u ele geçirir.
Elcezire bölgesi ve Musul hükümdârı II.
Seyfeddin Gazi’nin 29 Haziran 1180’de ölmesi üzerine, yerine kardeşi
İzzeddin Mes’ud geçer.
Bu arada Atabey Nureddin Mahmûd Zengî’nin
komutanlarından biri olan Salâhaddin Eyyûbi’nin kademeli olarak Elcezire
bölgesini ele geçirmeye çalıştığı görülür. Salâhaddin, 1174’de Nureddin’in
ölmesi üzerine Mısır’da Eyyûbiler Devleti’ni kurar ve daha sonra 6 Mayıs
1175’de de bağımsızlığını ilan eder.
Salâhaddin Eyyûbi Urfa Bölgesinde
Zengîler’e bağlı Harran Valisi Muzaffereddin
Gökbörü, Beyrut’u kuşatmakta olan Salâhaddin’e haber göndererek kendisiyle
beraber olduğu ve eğer Fırat’ı geçerse kendisine yardım edeceğini bildirir.
Salâhaddin de Beyrut’tan vazgeçerek Fırat’a doğru yönelir. Muzaffereddin,
yolda ona katılarak birlikte Birecik kalesine yürürler. Kale hâkimi onlara
itaatini sunar.
Salâhaddin daha sonra Urfa üzerine yürür.
Eylül 1182’de kenti kuşatarak savaşa tutuşur. Bu sırada kentin valisi
Fahreddin Mes’ud ez-Zaferâni, çarpışmaların şiddetini görünce teslim olmağa
karar verir ve kenti teslim ederek Salâhaddin’in hizmetine girer. Salâhaddin
burayı ele geçirince Harran ile birlikte Muzafferüddin’e teslim eder.
Böylece Urfa bölgesi Eyyûbiler’in eline geçmiş olur.
III) Mısır ve Suriye Eyyûbileri Dönemi
(1182-1260) Çeşitli Olaylar Salâhaddin Eyyûbi’nin, Urfa bölgesini Melik
el-Mansur’a verdiği görülür. Melik el-Adil 1218’de ölünce oğlu Melik
el-Eşref ve Şerefüddin Musa, Urfa, Harran ve Hilat hâkimi olur.
Bu sıralarda Anadolu Selçukluları ile
Eyyûbiler arasında hâkimiyet savaşlarının başladığı görülür. 1232’de Mısır
Eyyûbi Sultanı I. El-Kâmil Nasireddin (saltanatı 1218-1238), Urfa, Harran ve
Siverek yörelerini ele geçirir ve buralara oğlu Melik Adil’i vali olarak
atar. Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubad ordusuyla Malatya’ya
kadar gelir, kendisi burada kalarak Kemaleddin Kamyar’ı Urfa yöresine
gönderir. Selçuklu ordusunun bir bölümü Urfa’yı kuşatırken diğer bölümü de
Siverek, Harran ve Rakka’yı ele geçirir. Urfa halkı, Eyyûbiler’in
önderliğinde büyük bir direniş göstermesine rağmen, kale düşer. Halkın bir
bölümü öldürülür; kalanlar ise esir edilir (1235).
Bu olay üzerine harekete geçen I. El-Kâmil
Nasireddin, 4 ay içinde Anadolu Selçukluları’nca alınan yerlerin tümünü
yeniden ele geçirerek, Selçuklu beylerini işkencelerle öldürtür. Eyyûbiler
bu arada Urfa kalesini de yıkarlar.
İki yıl sonra, Selçuklular’a bağlı
Harezmliler’in, Selçuklular’dan ayrılarak Urfa yörelerine çekildikleri ve
bütün bu bölgeleri yağma ettikleri görülür. Nihayet 1240 yılında Selçuklu
birliklerinin Harran’da Harezmliler’i bozguna uğratmaları üzerine ele
geçirilen Harran, Eyyûbiler’e bırakılır.
Moğollar, 1251’de Suruç, Harran ve Urfa
civarını yağmalarlar.
Hülâgu, 1260 yılı başında Suriye Seferi’ne
giderken Harran ve Urfa’yı ele geçirir; direnen Suruç halkını da kılıçtan
geçirir. Birecik’i de işgal ettikten sonra Fırat’ı aşar.
IV) Memlûkler, Döger Aşireti, Timur
Devleti, Akkoyunlu-Karakoyunlu, Dulkadir Beyliği ve Safevi Devleti Dönemi
(1260-1517) Çeşitli Olaylar Memlûkler’in elinde bulunan Birecik, 1265
yılında yeniden Moğollar tarafından işgal edilir.
1272 yılında Memlûk Sultanı I. Baybars
tarafından Halep’e tayin edilen Alaeddin Taybars’ın kısa bir süre sonra
Harran ve Urfa’yı Moğollar’ın elinden aldığı görülür. İki yıl sonra Birecik
de Memlûkler’in eline geçer.
1273’de Moğollar yeniden Birecik’e
saldırırlar, ancak bunda başarılı olamazlar.
Anadolu Selçuklu Devleti’nin 1318’de tarihe
karışmasından sonra Türkmen aşiretleri bağımsız hareket etmeye başlarlar.
Oğuzlar’ın Döğer Aşiretinden olan Türkmenler’in Caber Kalesi çevresinde
kurdukları Salim Bey ve oğulları aşireti, Urfa, Siverek, Suruç ve Harran’a
doğru ilerler. Urfa bölgesi, 1404 yılına kadar aynı aşiretten Dimaşk
Hoca’nın elinde kalır.
Timur Urfa Bölgesinde
Timur, 1394 yılı Ocak ayında Mardin’den geçerek
Ceylanpınar’a iner. Burası askerleri tarafından yağmalanır. Daha sonra
Urfa’ya gelen Timur, kentte 19 gün alır. Bu sırada kent, Timur’un
hâkimiyetine geçmiş ve ileri gelenler Timur’a bağlılıklarını sunmuşlardır.
Timur ordusuyla kentten ayrılırken Urfa kalesini tahrib ettirir. Timur, 1401
yılında Suriye’den dönerken, Birecik’e gelir ve burada Akkoyunlu hükümdârı
Karayölük Osman Bey tarafından karşılanır.
Timur, Karayölük Osman Bey’e Diyârbakır
yöresini vermiş, o da 1403’de Diyârbakır’da Akkoyunlu Devleti’ni kurmuştu.
Akkoyunlular, kısa zamanda gelişerek sınırlarını genişletirler.
Çeşitli Olaylar
Urfa bölgesi hâkimi Dimaşk Hoca’nın 1404’de ölümü üzerine,
Karayölük Osman Bey’in Urfa’yı ele geçirdiği ve buraya Yağmur Bey’i atadığı
görülür. Daha sonra bu adamı değiştirerek yerine yeğeni Nur Ali Bey’i
gönderir.
Urfa şehir merkezinin 3 km. güneybatısında
Koçviran adlı bir köyde Döger Aşiretine ait bir mezarlık tarafımızdan tespit
edilmiştir. Yaklaşık 50-60 civarında olan mezarların içinde kadın, erkek ve
çocuklara ait mezarlar görülür. Motifli mezar şahideleri Arapça yazılıdır.
Adı geçen köyde ikâmet eden köylüler de Döger aşiretine bağlıdır. Bu tarihi
mezarlığa köylüler tarafından sadece ölen küçük çocuklar gömülmektedir.
Kurtarma kazısı yapılması gereken bu mezarlık maalesef harap ve viran
şekildedir.
Memlûkler, 1429 yılında Emir Tanrıvermiş
komutasında Urfa’ya saldırarak kenti korkunç bir şekilde yağma ve tahrib
ettikten sonra, valisi Karayölük Osman Bey’in oğlu Habil’i de esir edip
Kahire’ye götürürler. Bu felâketten bir süre sonra Urfa Karakoyunlular’ın
eline geçer.
1451 yılı başında Üveys Bey Urfa’ya girer ve
Karakoyunluları Urfa’dan çıkarır. İki yıl sonra Uzun Hasan Bey (saltanatı
1453-1478) yanındaki askerlerle Urfa’ya gelir ve Karakoyunlular’ı bozguna
uğratır.
Akkoyunlu hükümdârı Uzun Hasan Bey, 1465
yılında Urfa’da bulunan kardeşlerini yenerek kenti ele geçirir. Uzun
Hasan’ın 1473 yılında bu kez Memlûkler’in elinde bulunan Birecik’e
saldırdığı; ancak bunda başarılı olamayarak geri çekildiği görülür. Böylece
Fırat, Akkoyunlular ile Memlûkler Devleti arasında bir sınır olarak kalır.
Urfa’nın 1504’de Dulkadir Beyliği’nin eline
geçtiği görülür.
Akkoyunluların Hezimeti ve Safeviler
İran’da Safeviler’in güç kazanmaları üzerine
Akkoyunlular gerileme ve çöküş dönemine girerler. Akkoyunlu hükümdârı
Elvend’i mağlup eden Şah İsmail, Diyârbakır dışında bütün Doğu Anadolu’yu
hâkimiyetine geçirmişti. Elvend’in ölümünden sonra Akkoyunlular’ın tek
hükümdârı duruma gelen Sultan Murad, Safeviler karşısında tutunamayarak
Osmanlılar’a sığınır. Sultan Murad, Yavuz Sultan Selim’den aldığı kuvvetle
Diyârbakır’ı zapta teşebbüs eder, ancak 7.000 kişilik ordusu Şah İsmail’in
daha sonra Urfa valisi olacak Emiri Ece Sultan Kaçar tarafından bozguna
uğratılır ve kaçmaya muvaffak olamayan Sultan Murad, çarpışma esnasında
öldürülerek başı Şah İsmail’e gönderilir. (1514)
1514 yılında Urfa’yı ellerine geçirmiş olan
Safeviler kentin yönetimini Kaçarlar’a bırakırlar.
V) Osmanlı İmparatorluğu Dönemi
(1517-1922) Çeşitli Olaylar
Osmanlı kuvvetlerinin 1517 yılında Mardin
kalesi’ni ele geçirmesinden sonra, Urfa bölgesinin de Osmanlı hâkimiyetine
geçtiği görülür. Urfa, bu sırada Diyârbakır Beylerbeyliği’ne bağlanır.
Urfa, XVI. yüzyılda nüfus yoğunluğu
bakımından Güneydoğu Anadolu’nun 4. büyük kenti durumundadır ve 1518 yılında
kentin nüfusu 5.500’ü aşmıştı. Bu sırada kentte mahalle sayısı 4’ü Müslüman,
1’i de Hıristiyan olmak üzere 5 idi. 1526 yılında ise kentin nüfusu 8.000
civarında idi.
Osmanlı Padişahı Kanûni Sultan Süleyman
(saltanatı 1520-1566), Irakêyn Seferi’nden dönerken ordusuyla 17-18 Kasım
1535 tarihinde iki gün Urfa’da ikâmet eder. Daha sonra Urfa ile Birecik
arasında kışlayan padişah, Halep’e giderken Birecik’ten geçer.
1578 yılında Rakka ve Urfa bölgesinde,
Abdurrahman adında eski bir sancak beyinin ayaklanması görülür. Kısa sürede
genişleyen bu ayaklanmaya, Urfa’nın eski beyi Suhrap da katılmıştır.
Bölgedeki Türkmen aşiretlerince de desteklenen bu ayaklanmayı devlet
güçlükle bastırır.
1594’de kurulan Rakka Eyâleti’nin merkezi
Urfa idi.
Karayazıcı Abdülhalim’in Urfa Ayaklanması
1599 yılında Bölükbaşı Karayazıcı
Abdülhalim Bey, Osmanlı Devleti’ne karşı haksız yere ayaklanarak yanındaki
isyâncı takımıyla gelerek Urfa’yı ele geçirir ve beyliğini ilan ederek
fermanlar bastırır. Devlet, bu isyânı bastırmak için Sinanpaşazâde Mehmet
Paşa’yı bir oduyla Urfa üzerine gönderir. Bu arada eski Beylerbeyi Budakoğlu
Hüseyin Paşa da isyân etmiş ve adamlarıyla Karayazıcı’ya katılmıştır.
Osmanlı ordusu Urfa’ya yaklaşınca,
Karayazıcı ve Hüseyin Paşa kaleye kapanır. Halep Beylerbeyi Hacı İbrahim
Paşa, Şam Beylerbeyi Hüsrev Paşa ile birlikte Urfa’yı kuşatan Mehmed Paşa,
Karayazıcı’yı ele geçiremez.
1600 yılı baharında Mehmed Paşa’nın Urfa’yı
ikinci kez kuşattığı görülür. Sonunda, Hüseyin Paşa’yı teslim etmek şartıyla
Karayazıcı Antep Sancakbeyliği’ne atanır. Urfa bu ayaklanmadan büyük zarar
görmüş; kargaşa ve güvensizlikten dolayı bir kısım halk kenti terketmiştir.
Çeşitli Olaylar
Osmanlı Padişahı Sultan Dördüncü Murad, (saltanatı
1623-1640) 1638 yılında Bağdat Seferi’ne giderken, 21 Ağustos’da ordusuyla
Fırat’ı geçerek Birecik üzerinden Urfa’ya gelmiş ve kentte kaldığı süre
içinde tarihi ve kutsal yerleri gezmiştir.
Mısır valisi Kavalalı Mehmed Paşa, 1839
yılında Mısır’da isyân ederek bağımsızlığını ilan eder. Sultan II. Mahmud,
isyânın bastırılması için Hafız Mehmed Paşa’yı görevlendirir. 20 Haziran
1839’da Kavalalı’nın oğlu İbrahim Paşa, Birecik’te yapılan savaşta Osmanlı
ordusunu yener. Bu olay üzerine Urfa, Mısırlılar’ın istilasına uğrayarak
oldukça zarar görür. Urfa bölgesi idari açıdan 4 yıl kadar Mısırlılar’ın
elinde kalır.
Urfa, 1865 yılında bir sancak olarak Halep
vilayetine bağlanır. 1912 yılında da bağımsız bir sancak haline getirilir.
1915 Ermeni İsyanı
Urfa’da yüzyıllarca huzur ve barış içinde Türklerle beraber
yaşayan Ermeniler; Türklere karşı yapılan Ermeni propagandaları,
komitecilerin ve misyonerlerin faaliyetleri, Rusya, İngiltere, Fransa ve
A.B.D.’nin etkisi, kilise ve papazların kışkırtmalarıyla sonunda isyanın
eşiğine getirilir. İsyan çıkarma ihtimalini göz önünde bulunduran
İttihatçılar, Nisan 1915’de Ermeni öğretmenlerini tutuklatır ve 15 gün sonra
da Ermeni eşrafından 18 aileyi Rakka’ya sürgün ederler.
Silah ve askeri yönden desteklenen
Ermeniler, 6 Ağustos 1915’de Germüş Köyü’nde ve aynı günün akşamı da Urfa’da
ilk kurşunları atarlar. İsyanı bastırmak üzere köye 20-30 kişilik bir
jandarma kuvveti gönderilir. Arama esnasında pusudaki Ermeniler, bir
jandarmayı şehit ederler, bir jandarma da yaralanır. Ertesi gün köyün
etrafındaki aramalarda isyancıların bırakıp kaçtığı mağarada 20 kadar
tabanca, bomba ve yiyecek ele geçirilir. Aynı gün Urfa’da yapılan aramalarda
820 tüfek, 406 tabanca, 74 delici ve kesici alet ile 4922 fişek ele
geçirilir. Bidik Meydanı’nda iki Ermeni kardeşin evindeki aramada ise büyük
miktarda silah ve bombaya rastlanır. Bu evdeki arama esnasında polislerden
Mustafa Nuri Efendi ve jandarmadan Bekir Çavuş şehit edilirler.
7 Ağustos 1915 günü Akçakale-Urfa-Siverek
kısmında, hizmet taburunun Ermeni fertleri aldıkları karar gereği subay ve
erlerine suikast düzenlemek isterler, ancak zamanında alınan önlemlerle bu
faaliyet önlenir. Fakat kan dökmeye niyetlenmiş Ermeniler, ellerine
geçirdikleri kazma, kürek ve tabancalarla Türk ve Süryani arkadaşlarının
üzerine saldırırlar. Saldırı sonunda İbrahim Hilmi şehit edilir, 4 jandarma
ve köy muhtarı da yaralanır.
Misyoner kaynaklarına göre, 10 Ağustos
1915’de İttihad ve Terakki’nin iki yüksek rütbeli subayı Ahmet ve Halil
Paşalar, Urfa’da yönetimin başına geçerler.
İsyanla ilgili bu olaylar 16 Eylül’e kadar,
aralıklarla devam eder. 16 Eylül günü geceleyin Kilise Sokağı’ndan Ermeni
Bedros, Serkis Tarakçıoğlu ve Mığırdıç, evlerinde bir toplantı yaparlar ve
isyanın devam ettirilmesine karar verdikten sonra 40-50 el silah atarak
şehirdeki huzuru bozarlar. Ertesi sabah bunları yakalamak için polis ve
jandarmalar tarafından evin etrafı sarılır ve teslim olmaları istenir. Ancak
Ermeni isyancılar bu isteğe silahla cevap verirler. Açılan ateş sonucu 1
jandarma şehit olur, 2 jandarmada yaralanır. Bundan sonra Ermeni
Mahallesinin her tarafından güvenlik kuvvetlerine ateş açılır. Bu arada
sivil Müslüman halka da hücûm edilir ve bazı Urfalıların evleri ele
geçirilir. Bu saldırıda büyük ve küçük 10 kişi şehit edilir.
Türklerin savunmada yetersiz kaldıklarını
gören Ermeni isyancılar, Mığırdıç ve Papaz Sogomon emriyle önceden
kararlaştırdıkları gibi kilise çanını çaldırarak isyanın daha da büyümesini
sağlar. İşareti alan Ermeniler silah ve cephâneleriyle saldırıya geçerler.
Kontrolü kaybeden güvenlik kuvvetleri IV. Kolordu’dan yardım istemek zorunda
kalır. IV. Kolordu Komutanı Ahmet Cemal Paşa’nın Urfa’ya gelmesine rağmen,
Ermeni isyancılar zaman zaman saldırıda bulunurlar ve bununla birlikte bu
kuvvete karşı çeşitli yerlere mevzilenerek saldırılarını sürdürürler.
Geceleri güvenlik kuvvetlerine baskınlar düzenleyip; gündüzleri de bahçede,
kapı önünde kadın, erkek ve çocuklara ateş açarak pek çok masum insanı
öldürürler. İsyancılara hoşgörü ve iyilikle davranılarak teslim olmaları
istenmesine rağmen kimse yerinden çıkmaz ve saldırıya devam ederler. Sonunda
şehirdeki askeri birlik isyan yuvalarına top atışı yapmak zorunda kalır. Bu
karşılıklı hücumlar sırasında da birçok asker şehit olur ve yaralanır.
26 Eylül 1915’de bir kısım Ermeni komiteci
Amerikalı misyoner Leslie’nin yetimhânesine sığınarak ve içindekileri esir
alır.
Bu isyanda askeri birliklerin çok
zorlandığı, zaman zaman yardım istediği ve görevin çok zor bir şekilde
yapıldığı görülür.
Askerlerin 28-29 Eylül 1915 günü isyan
yerlerini ve Tılfutur Tepesi’ni işgali esnasında çok zorlandıkları görülür.
Kiliselere ve diğer sağlam yerlere mevzilenen Ermeniler’in ateşe devam
etmeleri üzerine bu civar da topçu ateşine tutulur. Sıkıştıklarını anlayan
isyancılar barış görüşmelerine yanaşırlar ve kayıtsız şartsız teslim
olacaklarını açıklarlar. Bu arada daha önceden esir aldıkları 600 kadar
kadın ve çocuğu da teslim ederler. Fakat bundan sonra sözlerinde durmayıp
ateş etmeleri üzerine çatışma tekrar başlar. Bu çatışma 2 Ekim 1915’e kadar
devam eder.
Askerler, isyancıların yuvalandıkları
kilise, yetimhâne ve diğer bazı gizli barınakları zapteder. 29 Eylül 1915’de
Ermeni evlerini aramaya giden jandarmalardan 3’ü Ermeniler tarafından atılan
kurşunlarla şehit edilir. Aynı günün gecesi Ermeniler aralıklarla 18-19 kere
ateş açarlar. Elebaşlardan Seko, Gugo ve arkadaşlarının yakalanması için 1
subay, 17 er ve 3 polis görevlendirilir. Ancak bunlara ateş açılması sonucu
1 er şehit olur, 4 er de yaralanır.
5 Ekim 1915’de Kumandan Fahri Paşa, Alman
Subay Graf Wolfskehl von Reichenberg komutasındaki askerler ve toplarla
birlikte Urfa’ya gelir.
16 Ekim 1915’de Ermeni isyancılarının
siperleri tahrip ve imha edilerek isyan sona erdirilir.
Bu isyanda Urfalılardan 42 şehit ve yaralı,
asker, polis ve jandarmadan ise 20 şehit ve 50 yaralı verilmiştir. Ermeni
isyancıların ölü sayısı ise 349’dur.
Urfa Ermenilerinin bir kısmı bu olaydan
sonra Musul’a gönderilir.
Amerikalı misyoner Leslie, bulunduğu konum
nedeniyle, Amerikan binasını işgal eden isyancılar arasında bulunduğu veya
buna zorlandığı için defalarca mahkeme karşısına çıkar ve ifade verir. Bayan
Leslie, olayların etkisinden kurtulamayarak, çektiği vicdan azabından dolayı
intihar eder.
1916 yılında Van, Muş ve Bitlis
vilayetlerinden Rus işgali ve Ermeni zulmünden kaçan birçok insan Urfa’ya
göç etmek zorunda kalır. Kalabalıktan dolayı yeteri kadar ziraat yapılamaz
ve 1917 yılında kentte başlayan kıtlık, birçok salgın hastalık ve ölümlere
sebep olur
ŞANLIURFA'DA
OSRHOENE KRALLIĞI :
Helenizm devrinde Selefkos Devleti'nin son yıllarında Mezopotamya'da
birtakım beyliklerin kurulduğunu görmekteyiz. Bu kavimler zamanla
kuvvetlenerek merkezi Şanlıurfa olmak üzere Osrhoene Krallığı'nı
kurmuşlardır. (M.Ö.132)Latin tarihçilerinden Tasitüs ve Pelin, Osrhoene
krallarını Abgar diye adlandırmışlardır. Hıristiyanlık dininin V. Abgar
(Ukama) zamanında Şanlıurfa'da yayıldığı ve Ukama'nın Hz. İsa'yı
Şanlıurfa'ya davet ettiği rivayet edilmektedir. Osrhoene Krallığı
M.Ö.132 yılında kurulmuş ve M.S.244 yılına kadar bağımsız yaşamıştır.
Bilahare Roma'nın hakimiyetine girmiştir. Roma idaresinde Şanlıurfa
sıradan bir şehir iken, Roma İmparatoru Büyük Konstantin zamanında
ehemmiyeti anlaşılarak eyalet haline getirilmiştir. (M.S.349)Osrhoene
Krallığı devrine ait Şanlıurfa'daki tarihi eserlerin en kıymetlisi
Kale'deki çifte sütundur. Halk tarafından bu sütunlara mancınık
denilmektedir. Bu sütunlar Osrhoene krallarından Eftuha tarafından eşi
Şalmet adına dikilmiştir. Bu sütunlardan başka civarında bir çok esere
rastlanmaktadır.
Yaklaşık dörtyüzyıl ayakta kalan bu krallık, Hristiyanlığı kabul
ettikten sonra gelişmeye başlamıştır. Bu krallığın yükselme dönemi
Hıristiyanlıkla başladığı gibi yıkılışı da Hıristiyanlıkta baş gösteren
mezhep çatışmalarından olmuştur. Sonunda yıkılmaya yüz tutmuş, M.S.244
yılında Roma hakimiyetine girmiştir.Roma İmparatorluğunun Batı ve Doğu
diye ikiye bölünmesi üzerine Şanlıurfa Doğu Roma İmparatorluğunun
sınırları içinde kalmıştır. Şanlıurfa uzun yüzyıllar tarihte Bizans
İmparatorluğu diye anılan bu yeni devletin idaresi altında kalmıştır.
Bizans ve İran'ın yüzyıllar boyu devam eden kanlı boğuşmalarında
Şanlıurfa daima ön safta yer almış ve elden ele geçmiştir. Bu olaylar
şehrin yıpranmasına harap olmasına sebep olmuştur.
ŞANLIURFA'DA
ARAP HAKİMİYETİ DEVRİ:
İslamiyetin doğuşu yıllarında Şanlıurfa Bizans İmparatorluğu idaresinde
bir eyalet merkezidir. Bizans tahtında Heraklius Şanlıurfa eyaletinde
de vali ve kumandan olarak Hoannnes gibi Bizans'ın güçlü bir generali
bulunuyordu.Hicretin 18. yılında (640) İslam Devleti'nin başında
oldukça yetenekli, adalet timsali Hz. Ömer, Suriye'deki İslam
ordularının başında ise Hz. Übeyt İbni El Cerrah gibi değerli bir
kumandan bulunmaktaydı. Bu dönemde Şanlıurfa Bizans'tan alınarak
M.S.640 yılında Arap ve İslam topraklarına katılmıştır. Şanlıurfa,
Müslümanlar tarafından fethedildikten sonra şehrin nüfusu tesbit
edilmiş ve kadastro cetvelleri tanzim edilmiştir. Halk artık aradığı
huzur ve emniyete kavuşmuştur. İyat Şanlıurfa'nın fetih işini
tamamladıktan sonra bu bölgeye vali olarak atanmıştır. İyat'tan sonra
Şanlıurfa Valiliği'ne Sait İbni El Amur tayin edilmiştir. El Amur
Şanlıurfa'da Müslümanlığın ilk yapısı olan ve Hz. Ömer'e adanan
"Ömeriye Camii"ni yaptırmıştır. Bugün bu cami Kazancı Pazarı'nda
bulunmaktadır. Arapların, Diyar-ı Mudar adını verdikleri Şanlıurfa, bu
dönemde Ruha diye anılmaktaydı.Hz. Osman zamanında Şanlıurfa ve tüm El
Cezire eyaleti Şam'a bağlanarak Ebu Süfyan'ın oğlu Muaviye'nin
yönetimine bırakılmıştır. Şanlıurfa artık İslam'ın bir sınır şehridir.
Hulefai Raşidin döneminden sonra Şanlıurfa, Emevi yönetiminde 90 yıl
büyük bir sükun ve huzur içerisinde gelişmesini sürdürmüştür. Miladi
750 yılında Emevi-Abbasi çatışması sonucunda Emeviler'in kesin
yenilgisinin ardından Abdullah Bin Ali komutasındaki Abbasi orduları
ciddi bir direnişle karşılaşmadan Şam ve Şanlıurfa havalisini Abbasi
yönetimine bağlamıştır.Abbasoğulları Devleti'nin en büyük hükümdarı
Harun El Reşit zamanına kadar El Cezire'nin en önemli iki şehri olan
Şanlıurfa ve Harran, sürekli gelişmiş ve bu dönemde tarihinin en parlak
dönemini yaşamıştır. Bu büyük hükümdarın 809 yılında ölümüyle diğer
eyaletler gibi El Cezire eyaleti de önemini kaybetmiştir ve iki kardeş
arasında (El Emin-El Memun) başgösteren taht kavgası yüzünden, sürekli
ayaklanmalara sahne olmuştur. 1258 yılına kadar devam eden bu kargaşa
sonunda Cengiz Han'ın torunu Hülagu Han, Bağdatı alarak Abbasoğulları
Devleti'ne son vermiştir. Böylece, Şanlıurfa ve Harran şehirlerinin
ulaşmış oldukları yüksek kültür ve parlak dönemler Abbasoğulları ile
beraber yıkılmıştır.
Abbasoğulları Devleti 508 yıl yaşamış, dünya politika ve kültürü
üzerinde yüzyıllar boyu etkili olmuştur. Özellikle Harran ve
Harran'daki üniversite yani Büyük Cami, Moğol istilasından sonra bir
daha eski durumuna gelememiştir.Harun Reşid'in bir diğer oğlu El
Mutasım döneminde Arap kabileleri Şanlıurfa ve havalisinde küçük
beylikler kurmuşlarsa da kendi aralarındaki kabile kavgaları sonunda
zayıf düşmüşler, Bizanslılar Şanlıurfa'yı yeniden işgal etmişlerdir. Bu
işgalle beraber Şanlıurfa yeniden büyük bir katliam ve yıkıma sahne
olmuştur. Şanlıurfa uzun süre huzur ve sükuna kavuşamamış ve kanlı
rekabetlerin baskısı altında yaşamak bahtsızlığına katlanmıştır.
ŞANLIURFA'DA
SELÇUKOĞULLARI VE TÜRK HAKİMİYETİ :
Şanlıurfa tarihinde ilk kez Selçukoğulları'nın istilası ile Türk
egemenliğine girmiştir. Bu devlet, Anadolu'yu ebedi bir Türk yurdu
yapmıştır. Bu genç Türk devletinin ikinci sultanı Alparslan 1071
yılında Bizans'a karşı kazandığı Malazgirt Savaşı'yla Anadolu
kapılarını yeniden Türkler'e açmıştır.
Üçüncü Selçuk Sultanı Melik Şah, babasının yolunda yürüyerek Selçuklu
İmparatorluğu'nun hudutlarını genişleterek, yolu üzerinde bulunan
Şanlıurfa'yı kısa bir kuşatmadan sonra Bizans'tan kurtarmış ve şehri,
komutanlarından Bozan Bey'in idaresine bırakmıştır (1087).Şanlıurfa
uzun yıllar hasret kaldığı huzur ve sükuna Selçuklular ile birlikte
yeniden kavuşmuştur. Baştanbaşa harap olan şehir yeniden imar
edilmiştir.
HAÇLI
SAVAŞLARINDA ŞANLIURFA :
Şanlıurfa, Selçuklular idaresinde huzur ve sükun içerisinde yaşarken
1089 yılında Hacı olarak Kudüs'ten Avrupa'ya dönen Fransız asıllı Papaz
Piyer Lermit, İslam Dünyası'nda görmüş olduğu refah ve saadeti
Avrupa'da uğradığı yerlerin halkına anlatıyor ve Mesih'ten getirdiğini
öne sürerek şu müjdeyi yayıyordu."Bir Müslüman öldüren cennete
girecektir."
Hıristiyan Avrupa'sında açlık, yağma ve servet edinme arzusu taassup ve
cehalet içindeki halk tabakaları Piyer Lermit'in mahirane gayretiyle
harekete geçiyor ve Haçlı Orduları güruhlar, dalgalar halinde İslam
yurdu Anadolu'ya akmaya başlıyordu.
Bu insanlık dışı saldırıların başlangıcında Selçuklu Devleti ikiye
bölünmüş, Selçuk oğullarında taht kavgaları başlamıştır. I. Haçlı
Seferi'nde büyük bir Haçlı topluluğu etrafı yakıp yıkarak Kudüs'e
girerken başka bir topluluk da Fransız komutanlarından Baudouin
komutasında Şanlıurfa'ya giriyordu. (1098)Merkezi Şanlıurfa olmak üzere
kurulan bu kontluk yörede 48 yıl Latin Krallığı olarak hüküm sürmüştür.
Şanlıurfa 1146 yılında Musul Atabeyi Alaattin Zengi'nin oğlu Nurettin
Mahmut ve onun Başkomutanı Selahattin Eyyubi tarafından geri alınarak
Fransız Kontluğu'na son verilmiştir. Şanlıurfa'nın Türkler tarafından
geri alınması, II. Haçlı Seferi'ne sebep olmuştur. Selahattin
Eyyubi'nin hatırasına kardeşi Adil Şah tarafından Selahattin-i Eyyubi
Medresesi yapılmıştır. (bugünkü Yıldız Meydanı'nda bulunan Vakıflar
Müdürlüğü binası)II. Haçlı orduları Selçuklu sultanlarından I. Mesut
tarafından Eskişehir'de imha edilmiş ve böylece Şanlıurfa yeni bir
Haçlı istilasından kurtarılmıştır.
OSMANLILAR
DEVRİNE KADAR ŞANLIURFA :
Selçuklu Devleti'nin yıkılışından sonra Şanlıurfa 1250 yılına kadar
Eyyubi Devleti'nin yönetiminde kalacaktır. Eyyubi Devleti'nin
yıkılışıyla Şanlıurfa Timur'un istilasına uğramıştır. Dicle'yi geçip
Rasul-ayn bölgesindeki Türkmen Boy ve Oymaklarını darmadağın eden
Timur, daha sonra ordularıyla Şanlıurfa'ya girmiştir. Bu arada
Harran'da tahrip edilmiştir (1404).
Akkoyunlu hükümdarlarından Karayülük Osmanbey, Timur ordularının
Anadolu'dan çekilmesinden yararlanarak Şanlıurfa'ya girmiş, şehrin
idaresini oğlu Habil'e bırakmıştır. Fakat 1426'da Mısır Memlukluları
şehri kuşatıp Vali Habil'i esir alarak Mısır'a göndermişlerdir. Bu
olayla birlikte Şanlıurfa, Mısır yönetimine geçmiştir.
Akkoyunlu hükümdarı Karayülük Osmanbey, 1435 yılında öldüğü zaman
ülkesini, oğulları aralarında taksim etmişlerdir. Bunların içinde
Karayülük Osman Bey'in veliahtı olan Ali Bey, Mısır Sultanı'ndan
muvafakat alarak Şanlıurfa yönetimini oğluna vermiştir. Ali Bey, Mardin
Valisi Hamza Bey'e mağlup olunca önce Osmanlı Padişahı II. Murat'a,
sonra da Mısır Sultanı Çakmak'a sığınmıştır. Böylece, Akkoyunlu
yönetiminde olan topraklar Hamza Bey'in eline geçmiştir.Hamza Bey'in
1444'de ölümüyle Ali Bey'in oğlu Cihangir, Hamza Bey'in yerine geçmiş,
ancak Şanlıurfa'nın idaresini kardeşi Kuveys'e bırakmıştır. Şanlıurfa
1450 yılında Karakoyunlu Hükümdarı Cihan Şah döneminde Karakoyunlu
yönetimine girmiş, fakat Kuveys bir yıl sonra şehri ve kaleyi tekrar
geri alarak Karakoyunlular'ı Şanlıurfa'dan kovmuştur. Böylece
Şanlıurfa, Memluklar'a bağlı olmak şartıyla Karakoyunlular ile
Akkoyunlular arasında sürekli el değiştirmiştir.
Şanlıurfa'daki Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan'ın yaptırmış olduğu Hasan
Padişah Camii halen kullanılmaktadır. Şanlıurfa 16.yy'ın başında
İran'da kurulan Safavi egemenliğine geçmiştir.
OSMANLILAR
DEVRİNDE ŞANLIURFA :
16.yy başlarında Safavi hükümdarı Şah İsmail, Akkoyunlu Devleti'ni
ortadan kaldırdığı zaman Akkoyunlu prenslerinden Sultan Yakup'un oğlu
Murat, Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim'e sığınmıştı. Yavuz Sultan
Selim İran seferine çıkarken Prens Murat'ı da yanına almış, ne var ki
Murat 1514'de Safaviler'in elinde bulunan Şanlıurfa Kalesi kuşatmasında
öldürülmüştür. Bu olay, Yavuz Sultan Selim'i son derece müteessir
etmiştir. Yavuz Sultan Selim, İran seferini tamaladıktan sonra
Diyarbakır Beylerbeyi Bıyıklı Mehmet Paşa'yı Şanlıurfa'nın fethine
memur etmiştir. Bıyıklı Mehmet Paşa Safavi kuvvetlerinin Mardin'in 15
km güneybatısındaki Koçhisar'da yenmiş ve böylece bu bölgede Safavi
gücü tamamen yıkılmış, kültür ve ticaret merkezi olan Şanlıurfa ve
çevresi de Osmanlı İmparatorluğu yönetimine katılmıştır. (4 Mayıs 1516)
Şanlıurfa, Osmanlı idaresinin ilk zamanlarında Diyarbakır eyaletine
bağlanmıştır. Kanuni Sultan Süleyman zamanında yapılan idari teşkilatla
Vilayet yapılmıştır. Kanuni Sultan Süleyman , İrakeyn Seferi sırasında,
Şanlıurfa'da 16 Kasım 1535'te iki gün konaklamıştır.
Şanlıurfa 16.yy sonlarında yeniden kanlı olaylara sahne olmuş, bölgede
çıkan ve tarihte Celali İsyanları diye bilinen ayaklanmalar, devlet
tarafından bastırılmıştır.Urfa 1818'de Halep'e tayin edilen Hurşit
Ahmet Paşa zamanında kaza haline getirilerek Halep eyaletine
bağlanmıştır.
Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa Osmanlı
ordularıyla Nizip'te çarpışmış ve bu savaştan galip çıkmıştır. Bu
olayla birlikte Şanlıurfa Mısırlılar'ın istilasına uğramış ve bu
istiladan çok zarar görmüştür. Şanlıurfa ve çevresi 4 yıl kadar
Mısırlılar'ın elinde kalmıştır (1839).Daha sonra Şanlıurfa, Maraş,
Kozan ve Adana sancakları birleştirilerek Halep Vilayetine
bağlanmıştır. Bu büyük vilayetin valiliğine de Ahmed Cevdet Paşa
getirilmiştir. Şanlıurfa, 1867/68'de Halep'in sancağı, kaza iken I.
Dünya Savaşı sıralarında da müstakil sancak olmuştur. I. Dünya
Savaşı'ndan sonra İngilizler Mondros Mütarekesi'ne istinaden 7 Mart
1919'da Şanlıurfa'yı işgal etmişler, kısa bir süre sonra da Fransızlara
terk etmişlerdir. Sevr Antlaşması'na göre (10 Ağustos 1920) Şanlıurfa,
Fransız mandası altına giren Suriye'ye terk edilmiştir. Fakat bu karar
uygulanamamıştır.
Şanlıurfalı, Milis Kuvvetleri oluşturarak Fransız işgaline karşı koymuş
ve 11 Nisan 1920'de şehri kurtarmıştır. Daha sonra İtilaf Kuvvetleri
ile imzalanan Ankara Antlaşması'yla (21 Ekim 1921) Şanlıurfa Türkiye
Cumhuriyeti sınırları içinde kalmıştır. Cumhuriyetin ilanından sonra
da, 1924'te vilayet olmuştur.
KURTULUŞ
SAVAŞINDA ŞANLIURFA :
Urfa ve çevresi, mütarekenin kapsamı dışında kalmasına rağmen Mondros
Mütarekesi'nin 7. maddesi bahane edilerek 7 Mart 1919 (Resmi belgelere
göre 24 Mart) tarihinde İngilizler tarafından işgal edilmiştir.
30 ekim 1919 tarihine kadar süren İngiliz işgalinde, Urfa'da
belirtilmeye değer önemli olaylar gelişmemiş, ne varki İngilizler işgal
süresince, aşiretleri silahlandırarak birbirlerine düşürmeye
çalışmışlardır. İngilizler, petrol bulunan bölgelerde kısmen başarılı
olmuşlardır. Böylece, bölgede "İngiliz Muhibbi" aşiretler ortaya
çıkmıştır.İngiltere ile Fransa arasında yapılan Sykes-Picot
Antlaşması'yla bölge nüfuz alanlarına ayrılmış ve Urfa 15.9.1919
tarihli "Suriye ve Kilikya'da İşgal Kuvvetlerinin Değiştirilmesine
İlişkin İngiliz-Fransız Anlaşması" gereğince Fransa'nın payına
düşmüştür.
Urfa, 30-31 ekim günlerinde Fransızlarca işgal edilmiştir. İşgal
kuvvetlerinin ancak 100 kadarı Fransız, geri kalan büyük kısmı ise çoğu
Müslüman olan sömürge askerlerinden oluşmuştur.Şehirde, Jandarma
Komutanı Ali Rıza Bey'le Belediye Reisi Hacı Mustafa'nın önderliğinde
oluşturulan Müdafaai-Hukuk Cemiyeti, giderek güç kazanmış ve
gelişmiştir. Cemiyetin varlığını haber alan Fransızlar, Ali Rıza Bey'i
Fransız karargahına çağırarak tutuklamış, ancak Ali Rıza Bey bir yolunu
bulup Siverek'e kaçmıştır. Bu olaya, çok sinirlenen Fransızlar, halkı
yıldırmak için sert uygulamalara yönelmiş bununla da yetinmeyerek
memurların atanmasından belediye bütçesinin düzenlenmesine kadar her
alanda yönetimi ele geçirmeye çalışmışlardır.
Binbaşı Ali Rıza Bey'in yerine atanan Yüzbaşı Ali Saip bey, 29 aralık
1919 tarihinde Urfa'ya gelmiş, burada harekete hazır bir Cemiyet bulmuş
ve görüşmelere başlamıştır.
15 Ocak 1920'de bir ayaklanma planlayan Ali Saip Bey, bu girişiminin
Fransızlarca haber alınması üzerine Siverek'e kaçmıştır. Siverek'te
Cudi Paşa ve Mehmet Emin Bey gibi aşiret ileri gelenleriyle görüşüp
kuvvet toplayan Ali Saip Bey; Badıllı Sait Bey ile İzollu Bozan Bey
kuvvetlerinin de katılmasıyle oluşan millî kuvvetlerle 7 Şubat günü
Karaköprü Köyü'ne gelmiştir. Fransızlara şehri 24 saaat içinde
boşaltmaları için gönderilen ültimatom kabul edilmeyince Urfa Müdafaai
Hukuk Cemiyeti'nin yöneticilerince karşılanan kuvvetler, Cemiyet
Milisleri'yle birlikte şehri işgal etmiş ve Fransızları yerleştikleri
binalarda kuşatmışlardır. Suruç ve Akçakale aşiretlerinin de
katılmasıyle düşman kuvvetinin çok üzerinde bir kuvvet oluşmasına
rağmen, savaşanların düzenli birlik disiplininden uzak olmaları ve
savaşçıların iyi yönetilememesi yüzünden bu kuşatma hem uzamış, hem de
çok kayıp verilmiştir.
Kuşatmanın uzaması her iki tarafı da yıpratmış ve karamsarlığa
düşmelerine yol açmıştır. Urfalılar sık sık resmi (askeri)
kuruluşlardan düzenli birlik gönderilmesini istemiş, ancak düzenli
birlik göndermenin Fransa'ya savaş ilanı anlamına geleceğini düşünen
hükümet buna yanaşmamıştır. Erzaklarını tüketen ve artık katırları
kesip yemeye başlamış olan Fransızlar, Cerablus'dan bekledikleri yardım
gelmeyince Urfa'dan 'şerefle' ayrılmanın yollarını aramaya
başlamışlardır. Bulunan çözüm şöyle olmuştur: Ermeniler Türkler'e
başvurup, "Fransızlara, Ermenilerin yiyeceklerinin bittiğini, kuşatma
sürerse açlıktan öleceklerini söylerseniz bizi bu durumdan kurtarmak
için şehri terkederler," diyecekler; bunun üzerine Fransızlar 'insani'
duygularla şehri terkedeceklerdi. Ancak Ermeni cemaati bu formüle
yanaşmamıştır.
Bu gerekçeyle şehrin boşaltılması gerçekleşirse, Fransızlar gittikten
sonra Urfalılar, "Fransızlar sizin için geldi ve sizin hatırınız için
gittiler" diyerek Ermeniler'den öç almaya kalkabilirlerdi. Bunun
üzerine Fransızlar Amerikan Yetimevi Yöneticisi Mis. Holmes'la bağlantı
kurmuşlar, Müdafaai Hukuk Cemiyeti ile yapılan görüşme sonucunda da
birtakım şartlarla Urfa'dan gitmeyi kabul etmişlerdir. Buna göre
Ermeniler'in can güvenlikleri sağlanacak, Amerikalılar'ın malları ve
hakları korunacaktı. Urfa'da ölen Fransızların mezarlarına saygı
duyulacak, ağırlıkların taşınması için yük arabaları ve deve
verilecekti. Esirler geri verilecek, Urfa eşrafından 10 kişi
gidecekleri yere kadar onlara eşlik edecekti.
Eşraftan on kişi yerine Jandarma Teğmeni Ömer İzzet Efendi
komutasındaki on jandarma eşliğinde, geceyarısı, Suruç yolundan
Cerablus'a doğru hareket eden Fransızlar'ın şehri terkediş şekli,
Müdafai Hukuk Cemiyeti Üyeleri'nin bir bölümü Ali Saip ve bazı Cemiyet
üyelerinin şartları kabul etmelerini içlerine sindirememişlerdi. Gece,
Fransızlar'ın geçecekleri yol üzerinde, Şebeke Boğazı'nda mevzilenen
milis ve aşiret kuvvetleri Fransızlar'la gün doğuşuna kadar
çatışmışlardır. Silah seslerinin duyulması üzerine bütün şehir halkı,
Şebeke'ye koşmuştur. Üç saat süren çatışma sırasında Urfalılar çok
kayıp vermiş; Fransızlar'ın kaybı ise 296 ölü ve 67 yaralı olmuştur.
140 kadar Fransız da esir edilerek Urfa'ya getirilmiştir. Urfa'nın
kaderini belirleyen ve şehre yıllar sonra "Şanlı" ünvanını kazandıran
bu Savaş 11 Nisan 1920 günü meydana gelmiştir.
TBMM
TARAFINDAN URFA'YA "ŞANLI" ÜNVANININ VERİLMESİ :
Urfa milletvekili Osman Doğan ve 17 arkadaşının, Kurtuluş Savaşında
gösterdiği kahramanlıktan dolayı Urfa ili adının "Şanlıurfa" olarak
değiştirilmesine ilişkin kanun teklifi TBMM tarafından 12.6.1984
tarihinde kabul edilerek kanunlaşmıştır.
Urfa ilinin adının Şanlıurfa olarak değiştirilmesi hakkındaki 3020
sayılı kanun 22 Haziran 1984 tarih 18439 sayılı Resmi Gazete'de
yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
ŞANLIURFA
Mezopotamya’nın en eski yerleşim merkezlerinden biri
olan Şanlıurfa, su kaynaklarına yakın olması ve ticaret yolları
üzerinde bulunmasından dolayı tarih boyunca stratejik bir öneme sahip
olmuştur. Kentin 11 bin yıllık bir tarihi geçmişi vardır. Merkeze bağlı
Örencik köyü sınırları içinde yer alan Göbekli Tepede yapılan kazılarda
ele geçen buluntular bu tarihi geçmişi kanıtlamaktadır. M.Ö. 9 binli
yıllara uzanan bu süreçte; Ebla, Akkad, Sümer, Babil, Hitit,
Hurri-Mitanni, Arami, Asur, Pers, Makedonya, Roma, Bizans gibi
uygarlıkların egemenlikleri altında yaşayan Urfa 1094 yılında Selçuklu
topraklarına katılmış, 1098’de Haçlı kontluğu idaresine girmiştir.
Eyyubi, Memluk, Türkmen aşiretleri, Timur Devleti, Akkoyunlular,
Dulkadir Beyliği, Safevilerden sonra da Osmanlı sınırları içine
katılmıştır.
Şanlıurfa’nın bilinen en eski ismi Aramiler tarafından
verilen Urhay idi. M.Ö. 3. yüzyılda, Makedonya krallığı İskender
döneminde Anadolu’ya girince Güney-Doğu Anadolu Bölgesi ve Urfa
Makedonların eline geçti. Makedonlar “Suları Bol” anlamına gelen Edessa
ismini vermişlerdir. Edessa o dönemde Makedonya’nın başşehrinin ismi
idi. Urfa adının kaynağına ilişkin çok sayıdaki savdan hemen hiçbiri
kesinlik kazanmamıştır. Bunlardan biri, Urfa adının süryanice “Urhai”
sözcüğünden türediği, Urhai’nin ise Arapça “Suyu Bol” anlamına gelen
Er-Ruha’dan kaynaklandığı yolundadır. Urhai’nin Orhe, Orhai gibi farklı
kullanışları sonunda Urfa adı ortaya çıkmıştır. Süryani Vakayinamesi’ne
göre bu ad Hewya’nın oğlu Urhai’den gelmektedir.
Ayrıca Hitit Vesikalarında geçen Ruhua veya Ruj’uanın
bugunkü Urfa olduğu iddialar
arasındadır.
1919 yılından önce İngilizlerin daha sonrada Fransızların işgaline
uğrayan Urfa 11 Nisan 1920’de işgalden kurtarılmış, 1984 yılında
T.B.M.M. tarafından çıkartılan bir yasa ile Ulusal Kurtuluş Savaşında
gösterdiği kahramanlık nedeniyle “Şanlı” ünvanını
almıştır.
Şanlıurfa kenti dini, arkeolojik,
folklorik değerleri ile köklü bir kültür tarihine sahiptir. Büyüleyici
bir çok uygarlık bu kenti, bir bölümü hala keşfedilmeye çalışılan
11.000. yıllık geçmişin varisi kılmıştır. Bu topraklar tapınakları,
kiliseleri, camileri, medreseleri, sarayları ve kervansarayları ile
geçmişi her an yaşar gibidir.
MİMARİ
YAPI:
Şanlıurfa’nın şehir dokusunu süsleyen çarşılar,
evler, konaklar, çeşmeler, hamamlar, su kemerleri, köprüler, camiler,
türbeler kale ve surlar kentin tarihi ve toplumsal silüetini yansıtır
durumdadır.
Osmanlı Döneminin ticaret mekanlarını günümüzde
yaşatan Gümrük Hanı, Kazzaz Pazarı (Bedesten), Sipahi Pazarı, Kürkçü
Pazarı, Keçeci Pazarı, Attar Pazarı, Oturakçı Pazarı,Kasap Pazarı gibi
tarihi çarşılar kentin ticaret yaşamına canlılık kazandırmaktadır.
Haremlik ve selamlık bölümleri ile, dışarıya bağlantıyı
sağlayan zarif çardak(köşk)larıyla,sıcağın evdeki yaşamı etkilememesi
için oluşturulmuş eyvanlarıyla “Şanlıurfa Evleri”, Anadolu konut
mimarisinde önemli bir yer tutmaktadır. Hacı Bekir Pabuççu Evi,
Kürkçüzade Halil Hafız Efendi Evi, Mahmut Nedim Efendi Konağı, Küçük
Hacı Mustafa Hacıkamiloğlu Konağı günümüze ulaşan
örneklerdir.
Veli Bey, Sultan, Vezir, Cıncıklı, Eski Arasa, Serçe ve
Şaban Hamamları ile Hekim Dede,Firuz Bey,Şeyh Saffet Çeşmeleri;
Karakoyun Su Kemeri,Hacı Kamil,Ali Saib Bey ve Hızmalı Köprü “su
mimarisinin” yaşayan eserleridir.
Cami ve türbelerde
Şanlıurfa’nın “Peygamberler Şehri” olarak anılmasını
destekler niteliktedir. Ulu Cami, Halil-Ür Rahman, Eski Ömeriye,
Nimetullah, Kadıoğlu,Hasan Padişah, Rızvaniye camiileri ile Şeyh Mesud,
Çift Kubbe, Seyyid Maksud Türbeleri “dini mimari” örneklerinden
birkaçıdır. Şanlıurfa’yı çevreleyen kale ve surlar da kenti süsleyen
askeri yapılar arasındadır.
ŞANLIURFA
İLİNDE ÖNDE GELEN TARİHİ VE ARKEOLOJİK ESERLER:
Şanlıurfa ilinde korunmasına karar verilmiş başta
329 tarihi ev, 39 cami, 12 han, 15 köprü olmak üzere birçok tarihi eser
bulunmaktadır. İldeki tescilli eserlerin toplam sayısı 1100
civarındadır.
İlimizde bulunan belli başlı eserler arasında;
Şanlıurfa Kalesi, Şanlıurfa Ulu Cami, Mevlid-i Halil (Dergah),
Balıklıgöl, Hz Eyyüp Mağarası, Gümrük Hanı, Kapalı Çarşılar, Karakoyun
Deresi Su Bendi, Hızmalı Köprü, Millet Köprüsü, Tarihi
Kışla(Millet)Hanı, Reji Kilisesi, Selahattin Eyyubi Camii, Mahmutoğlu
Kulesi, Nemrut Tahtı (Der Yakup), Harran ve Harran
Kalesi, Harran Ulu Cami, Harran Höyük, Şeyh Yahya Hayat el-Harrani
Türbesi, Geleneksel Harran Evleri, İmam Bakır ve Cabir el-Ensar
Türbeleri, Han El-Ba’rür Kervansarayı, Bazda Mağaraları, Şuayb Şehri,
Soğmatar Harabeleri, Çimdinli Kale, Birecik Kalesi, Çarmelik
Kervansarayı; Sultantepe Höyüğü, Titris Höyüğü, Nevaliçori Höyüğü,
Şaşkan Höyüğü, Lidar Höyüğü, Söğüt Höyüğü, Hasek Höyüğü, Kurban Höyüğü,
Göbeklitepe-Gürcütepe Höyüğü, Tilmusa- Tilbaş Höyüğü gibi eserler
sıralanabilir.
SOĞMATAR
Şanlıurfa, Mardin yolunun 35. km'sinde Mercihan
Nahyesinin ilersinde sağa ayrılan 30 km şose yol Tek Tek Dağları
arasından bizi Soğmatar kentine götürür. Soğmatar Şanlıurfa'dan 65 km
uzaklıktadır. Sumatarla (Yardımcı) Soğmatar kelimelerinin birbiriyle
karıştırılmaması gerekir. Sumatar Şanlıurfa Akçakale yolu üzerinde 29
km Şanlıurfa'dan uzaklıkta ilin güneyine düşer, Soğmatar ise Şanlıurfa
Mardin istikametindedir.
Soğmatar M.S.1 ve II. Yüzyılda Süryaniler tarafından
iskan edilen bir höyük ve bunun üzerinde M.S.11 Yüzyıla ait kale, burç
ve kalıntılarıyla köy içersinde dini yapı kalıntıları bulunmaktadır.
Soğmatarda kökü Harran Sin Kültürüne dayanan sabizim ve Baştanrı
Marilaha'nın kültür merkezi olduğu bilinen örende baştanrıya ve
mukaddes gezegenlere (Güneş, Ay, Satürn, Jüpiter, Mars, Venüs, Merkür)
ibadet edilen ve kurban kesilen açık hava mabedi olup, önemli
kalıntıları teşkil etmektedir. Bu mabedin duvarlarında Süryanice
yazılar ve gezegenleri tasvir eden insan rölyefleri işlenmiştir. Ayrıca
kalenin batısında bulunan tepe üzerindeki kayalar üzerinde Tanrıları
tasvir eden rölyefler ve Süryanice yazılar bulunmaktadır.
Soğmatar’da Roma devrine ait çok sayıda kaya mezarları bulunmaktadır.
Bunlardan en önemlisi anıt mezar özelliği taşıyan üç tanesi köyün kuzey
batısındadır. Soğmatar şehrinde görülmeye değer tarihi şehir
kalıntılarına rastlanmakta olup, görülünce gerçekleri ortaya koyan
özelliklere rastlanır.
ŞUAYP ŞEHRi
Soğmatardan güneye doğru devam eden şose yoldan 17 km
(Şanlıurfa'dan 82 km) bugün Harran bucağına bağlı Özkent adıyla anılan
tarihi Şuayp şehri harabelerine varılmaktadır. Ören yerindeki mevcut
kalıntılar Romalılar devrine aittir. (M.Ö.96-M.S.395) Şuayp şehrinde
yapılmış mağaralar, bina kalıntıları ve taş kemerler görülmeye değer
tarihi ve turistik büyük konaklar saraylar tarihin kalıntı simgeleri
olup, halen özelliklerini kaybetmemiştir.
Hz. Musa Şuayp Peygamberin yanında 7 yıl çobanlık
yapmış ve sihirli asasını Şuayp Peygamberden burada almıştır. Şuayp
Şehri Romalılardan Arap akın ve saldırılarına maruz kalarak, Arap-Roma
çekişmesi Kavatlara fırsat vererek şehri istila etmişlerdir. M.S.548
yılında Sasanilerin bir gece baskını ile Şuayp Şehri Kavatlar
tarafından istila edilmiş, M.S. 638 yılında Arap Devri başlarken Şuayp
Şehri Hakem Bin Hişam tarafından zapt edilen şehir 1030 yılında
Bizanslıların, 1043 yılında Flarabusun eline geçen, 1096 yılında
Selçuklu kumandanı Emir Bozan Bey tarafından alınır, daha sonra Musul
Atabeyi Nurettin Zengi tarafından zapt edilir. Şuayp şehri Moğol
tahribine uğrayarak yağma edilmiş, Selçukluların ve İranlıların elinde
devamlı el değiştirerek sonunda Türkmen aşiretlerinin elinden Akkoyunlu
Devleti tarafından imha edilerek köy haline getirilmiştir.
HAN-EL
BAĞRUR KERVANSARAYI
Harran ilçesinden 23 km uzaklıkta, Selçuklu mimarı
tarzında yapılmış olup, eski Halep, Bağdat, Urfa Kervanyolu üzerindedir.
65x66 metrelik bir alan üzerinde inşa edilmiş olan
kervansarayın kuzey cephesindeki portal kitabesinde 826 (1128-1129)
tarihinde
Elhaç Hüsamettin Ali Bey İmat Bin İsa tarafından
yapıldığı yazılıdır. 8 metrelik bir tünelden girilip, tünelin sağ
tarafında bir mescit sol tarafında Hanın muhafız odaları, gözetleme
kulesi, avlunun sağ tarafında misafirhaneler, ön ve arka taraflarında
ise aşhane, erzak deposu, bedestenler yer almaktadır. Kervansarayın
giriş kapısı üzerinde Selçuklu ve Arap sülüsü ile yazılmış kitabe
mevcuttur.
RUMKALE
Rumkale, Birecik Ovasının kuzeyinde, Fırat nehrinin
kıyı kesiminin doğusunda, Şanlıurfa yoluna bakan bir tepe üzerindedir.
Birecik'i kuzeyden ve kuzeydoğusundan sınırlar. 20. Yüzyıl başlarında
kuzeyden Hısn-ı Mansur, doğudan Urfa ve Suruç kazaları, güneyden
Birecik, batıdan Pazarcık ve Ayıntab (Antep) kazaları ile çevrili
olduğu belirtilir. Kazanın merkezi Halfeti kasabasıdır. Kazanın batı
yanı taşlık, doğusu ise düz ve mamurdur. Ormanlarla dolu Karadağ ve
Marzeman dağı yer alır. Bu ormanlardan elde edilen kereste odunu ve
kömür Ayıntab, Birecik ve Urfa'ya ihraç olunur. Kazanın ortasından ve
kuzeyden güneye doğru, Marzeman ve kara suyun karıştığı Fırat nehri
akar. Özellikle bahar aylarında nehir kenarında darı, kavun ve karpuz
yetiştirilir.
Yerleşimi nedeniyle Rumkale, Assur Kralı III.
Salmanassar tarafından 855'te alınan Şitamrat şehri olarak kabul
edilmektedir. Buna karşılık Nöldeke, yerleşimi Fırat kıyısında bugünkü
Belkıs köyünün yukarısındaki Urum (Hörum) olarak kabul etmiş, sonraki
araştırmacılar Urima'nın Rumkale olduğunu öne sürmüşlerdir.
Urima piskoposluğundan Ermeni Kogh Vasil, Franklardan
almış olduğu Harsn Msur (Hısn Mansur), Sareş (Turuş) ve Uremn
(muhtemelen Urima) havalisini Antakya'lı Tancredeye geri verdi. Süryani
vakahinamecilerine göre, Kogh Vasil ve sonra dul zevcesi adına
yönetimin başına geçen Kürtig'in elinde Kayşum Raban, Behesne ve Kal'a
Rhomayta şehirleri bulunmaktaydı. Rumkale'nin Süryanice isimli olan
Kala'a Rhomayta, büyük bir olasılıkla Kogh Vasil'in Uremn'ine karşılık
gelmektedir.
554/23 Şubat 1105-22 Şubat 1106 yılında Pahlavuni
sülalesinden Vakkas'ın oğlu Grigoris'in (Magistros) oğlu olan ve Vahram
da denilen Aza Katolikos Grigoris öldü. Sonrasında 562/21 Şubat 1113'te
Katolikos Barseg makamını Grigoris'e verdi. Pahlavuni olarak
adlandırılan III. Grigoris, II.Grigoris'in Rumkale'yi Josceln'in dul
karısından ve oğlundan satın almış, katolikosluk makamını buraya
yerleştirmiştir. III. Grigoris 1113'ten 1166'ya kadar bu makamın
başında bulunmuştur. Katolikosluk makamı Rumkale'nin Memluklu Sultanı
Melik El-Eşref tarafından alındığı 1292'ye kadar burada kalmıştır.
Grigoris'in halefi şair Nerses Mayıs 1170 ve Mart
1172'de mezheplerin birleştirilmesi nedeniyle kendisi ve imparator
Manuel Kommenos'un elçisi Theorianos, Kayşum baş patriği Mikael'in
elçisi rahip Theodoros Bar Vahbun arasında Rumkale'de ve Kayşumda
toplantılar yapıldı. 1173'te Nerses'in ölümünden sonra, yeğenlerinden
en küçüğü Rumkale'de katolikos ilan edildi ise de, büyük yeğeni
Nureddin'den bir ferman alıp kendisini 3 Eylül 1173'te katolikos ilan
etti. IV. Grigoris Manug (Dirasu) patrik atandı Kilikya prensi Leon, V.
Grigoris'i yerinden alıp Kopitar (Gudibara) kalesine hapsetti, o da
buradan kaçmak isterken öldü. Ermeniler, yerine Sahanın Gregoras'ı IV.
Grigoris Abvad adı ile patrikliğe getirdiler.
13. Yüzyılda Rumkale'de bir çok Yakubi bulunmaktaydı.
Yakubi patriği II. Ignace, diğer eserlerinin yanı sıra Rumkale'de
muhteşem bir kilise yaptırmıştır. Sonraları kaleyi patriklik makamı
olarak seçmiştir. II. Ignace 1252'de Rumkale'de ölmüş, yerine Yakubi
patriği III. Ignace Barşavma Manastırı'nı Rumkale'li Şemona karşı
savunmak kalmasına rağmen daha sonra barışmışlardır. III. Ignace
öldükten sonra Rumkale'li Yakub 1283'te yeğeni Philoxenos'u patrik
atadı. Patriğin Barşavma'da 1292'de ölmesiyle, Yakubi Patrikliği çöktü.
Rumkale'de bu olaylar yaşanırken, aynı zamanda yerleşim
Memluklu saldırılarına maruz kalmıştır. Memluklu hükümdarı Kalavun
zamanında Baysarı'nın kumandasındaki Mısır ordusu, Suriye güçleriyle
birleşerek 19 Mayıs 1279'da Rumkale üzerine yürümüş ve Parmazan nehri
üzerinde ordugah kurmuştur. Katlikos'a elçi olarak biri Arap, diğeri
Ermeni iki kişiyi gönderdiler ve Katolikos'tan kaleyi teslim etmesini,
rahipleri ile birlikte Kudüs'e veya Kilikya'ya çekilmesini istediler.
Katolikos bu teklifi kabul etmeyince, Memluklular yerleşimin Ermeni
kesimini yağma ettiler. Ardından yerleşime giren Memluklar kaleyi ateşe
verdiler. Bunun sonucunda tüm nüfus İç Kale'ye çekilince, Memluklular
Rumkale'yi terk etti. Memluklular daha sonra El-Eşref Halil zamanında
(1292) Rumkale'ye karşı yeni bir sefer yaptılar. Bunun sonucunda 29
Haziran 1292'de oldukça tahrip gören kale düştü. Sonrasında Rumkale,
sultanın emri üzerine Suriye naibi Sancar Şuca tarafından tamir
ettirildi ve Kal'at El-Müslimin adını aldı. Rumkale Memluklular
zamanında yeniden uç kalesi olarak kullanılmışsa da eski parlak
dönemini bir daha yaşayamamıştır. Mercidabık savaşından (1516) sonra
Rumkale Osmanlı egemenliğine girdi ve Halep eyaletine bağlandı. 1737'de
ise eyalet olmuş, kale, dere beyleri ve yerel yöneticiler tarafından
idare edilmiştir.
17. Yüzyılın ortalarında Rumkale'yi ziyaret eden Evliya
Çelebi, bir tepe üzerinde de gayet sağlam ve müstahkem bir kale
olduğunu, 922/1516 tarihinde Mısır hakimi Melik Gavri'den Sultan Selim
tarafından alınarak imar edilmeye çalışıldığını ancak 17. Yüzyılda o
kadar mamur olmadığını dışarıda camisi, hanı, hamamı ve küçük çarşısı
bulunduğunu (Merzeban) suyunun kale dibinde Fırat'a karıştığını
belirtir.
1838 yılında Rumkale'yi ziyaret etmiş olan Mareşal Von
Moltke eski Roma Surlarının kalıntılarını dolaştığını derin ve sarp
vadi içinde akmakta olan Fırat nehrinin gümüş bir şerit gibi ayaklar
altında uzandığını, bir zamanlar İskender, Kurus (Pres Kralı) Ksenefon
(İ.Ö. 427'de doğmuş Yunan fizolofu), Sezar Julianın (Roma
İmparatorları) ay ışığında bu nehri atların sırtlarında geçtiğini
yazar. Eskiden Fırat nehri üzerinde bir köprü bulunduğunu, Romalıların
burada hemen hemen hiç yolu bulunmayan bir bölgede koloni kurmalarının
sebebinin bu olabileceğini belirtir. Rumkale'de kayanın nerede bittiği
ve insan eserinin nerede başladığını kestirmenin güç olduğunu kaya
duvarının üzerinde beyazımsı taştan 60 ayak yüksekliğinde mazgallar,
burçlar ve kulelerle donatılmış surlar bulunduğunu, altı kule kapısının
olduğunu söyler. Oldukça yakın zamanlarda Ermeni papazların
merkezlerinden biri olmuş kalede muhteşem bir manastır kurduklarını,
Roma kartalları kısmen kazınmış büyük sütunların yerlerde yattığını,
görkemli surların hala ayakta durduğunu, 80 ayak derinliğinde bir
hendekle kayanın düzlükten ayrıldığını, evlerinin kısmen veya tümüyle
kayadan oyulduğunu anlatır.
Kazanın nüfusunu 20. Yüzyılın başlarında Türkler,
köylerin ise Ermeniler ve Yezidiler oluşturmaktaydı. Kazanın başlıca
ürünleri arpa, buğday, darı, nohut, fıstık, üzüm, incir, nar, ceviz,
zeytin, zeytinyağı, yayık ve nefis sade yağdı. Efamiye adıyla tanınmış
bu kazanın eskiden mamur ve önemli bir yer olduğu anlaşılır. Kazanın
her yerinde önemli harabeler görülür. Rumkale, eski zamanlarda Kale-i
Zerrin (Altın Kale) adıyla ünlüydü. 20. Yüzyılın başlarında Rumkale
kazasında 11.831'i kadın ve 12.351'i erkek olmak üzere 24.182 Müslüman,
295'i kadın ve 274'ü erkek olmak üzere 569 Ermeninin yaşadığı anlaşılır.
Halfeti (Şanlıurfa) ile Gaziantep arasında sınır
oluşturan Fırat ırmağı kıyısında yükselen Rumkale'den güneye doğru
ırmak sahili izlenirse Suriye sınırları içindeki Carabulusa kadar bir
çok kalenin yer aldığı görülür. Aynı noktadan kuzeye doğru yol
alındığında, Samsun'a kadar başlıcalarını Amasya, Tokat ve Sivas
kalelerinin oluşturduğu tahkimat yapılarıyla karşılaşmaktadır. Rumkale
bu kaleler zincirinin en önemli halkasıdır. Fıratın batı yamaçlarında
ve sert kalkerli kayalar üzerine inşa edilmiştir. Doğu, kuzey ve
batısındaki duvarlar yüksek kayalarla çevrilidir. Kale günümüzde harap
bir durumdadır. Kapladığı alan yaklaşık 3.500 metre karedir. Büyük ve
kesme taşlarla inşa edilen kalenin güney doğuya açılan tek kapısı
vardır. Kalede; kale beyinin konağının kalıntıları, 12. Yüzyılın 2.
Yarısına ait Aziz Nerses Kilisesi, çok sayıda kalıntı, su sarnıçları ve
bir kuyu yer almaktadır.
Rumkale'deki eserler:
Kale
Aziz Nerses Kilisesi
Barşavma Manastırı
Tarihi ve kültürel kalıtı içeriğinde barındıran,
Birecik Barajının yapımından sonra büründüğü özgün kimliğiyle HALFETİ
İlçesi önemli bir turizm potansiyeline kavuşmuştur. Şöyle ki Halfeti’de
yaşamın tüm renklerini görmek mümkün. Kentin simgesi haline gelen
‘siyah gül’ yerli yabancı tüm konukların ilgisini çekmekte, önemli bir
ticaret potansiyeli içermektedir. İl Özel İdaresi tarafından satın
alınan motorla su yoluyla Rumkale’ye ulaşım olanaklı hale gelmiş olup,
İlçe önemli bir turizm potansiyeli içermektedir.
Şanlıurfa Kalesi:
İç Kale: Kale'nin Roma İmparatorluğu zamanında M.Ö. IV.
YY.'da Şanlıurfa'da hüküm süren Abgarlar (Osrhoene) döneminde inşa
edildiği tahmin edilmektedir. Kentin kuzeyine düşen Damlacık Dağı'nın
kuzey eteğindeki yüksek bir düzlük üzerinde yer alan yuvarlak planlı
bir yapıdır. Düzgün kesilmiş kalker taşından yapılmış olan kalenin
doğu-batı ve güney tarafları kayadan oyma derin hendeklerle çevrili
olup, kuzey tarafı sarp kayalıktır. Kale içine batıya açılan kapıdan
girilmektedir. Dağın içinden kayaya oyulmuş basamaklı kaleye çıkan yol
son yıllarda bulunmuş ve temizlenerek hizmete açılmıştır.
Kale içinde bugün sadece iki sütun ayakta kalmıştır.
Kale üzerindeki korint başlıklı bu iki sütundan doğuda olanının kente
bakan kuzey cephesindeki Süryanice olan kitabede, "Ben Eftuhayım,
güneşin oğluyum. Bu sütunlar ve üzerindeki heykeli Kral Mano'nun kızı
Shalmet için yaptırdım." yazılıdır. Kitabede belirtilen heykel bugün
yerinde bulunmamaktadır.
Kale'de Roma devrinden başlamak üzere Bizans ve İslami
devirlere ait temel halinde çok sayıda yapı kalıntısı bulunmaktadır.
Burada yapılacak Arkeolojik kazı çalışmaları kalenin tarihi geçmişini
aydınlatma bakımından yarar sağlayacaktır.
Kalede bir kıl çadırda günübirlik tesis
oluşturulmuştur.
Dış Kale (Surlar): Kale'nin dış surları dörtgen
şeklinde olup çevresi 4 km. kadardır. Surların M.S. 812 yılında Hıristiyanların
Arap akınlarına karşı kenti korumak amacıyla yaptırıldığı bilinmektedir
Şanlıurfa surlarından Harran Kapısı, Bey Kapısı'na ait
Mahmutoğlu Kulesi, yer yer bazı duvar ve burç kalıntıları günümüze
kadar ulaşabilmiştir. Ancak, büyük ölçüde yıkıntı halindedir.
ŞANLIURFA
ULU CAMİİ:
Şanlıurfa'da bulunan en eski dini yapıdır. Eski bir
sinagog iken M.S. 457 yıllarında inşa edilen ve kırmızı renkteki mermer
sütunlarının ağırlıklı olması sebebiyle Kızıl Kilise diye adlandırılan
yapı 12. yy'da camiye dönüştürülmüştür. Cami avlusundaki sütun
parçalan, sütun başlıkları, avlu duvarları ve bugün minare olarak
kullanılan Çan Kulesi Kızıl Kilise'den kalmadır.
On dört sivri kemerle avluya açılan ve payeler üzerine
oturan çapraz tonozlarla örtülü son cemaat yerinin, Anadolu'da ilk kez
Şanlıurfa Ulu Camii'nde ortaya çıkmış olması sanat tarihi açısından
önem taşımaktadır.
MEVLİD-İ
HALİL (Hz. İbrahim Peygamber'in Doğduğu Mağara, Dergah):
Şanlıurfa Kalesi'nin kuzey kesiminde iki mağara
bulunmaktadır. Bunlardan biri Hz. İbrahim'in doğduğu mağaradır.
Şanlıurfa'nın en çok turist çeken ve Dergah da denilen bu mağaranın
yakınında mescit, hücre ve havuzlarla birlikte küçük bir cami ve önünde
havuzlu avlusu yer almaktadır. Burada Hz. Muhammed'in sakalının bir
teli saklanmaktadır.
Ayrıca Hz. ibrahim'in doğduğu mağara içerisinde bulunan
su, ziyaretçiler tarafından ve bilhassa yerli halk tarafından şifalı
olduğu düşüncesi ile içilmekte hatta, şişelere doldurularak
götürülmektedir. Dergah, dini turizm potansiyeli açısından önemlidir.
Mağara, yapılan düzenlemeyle, Mevlid-i Halil Camii
avlusu içine alınmıştır.
Balıklı
Göl:
Balıklı Göl adı altında Şanlıurfa Kent Merkezi'nde yer
alan Halil-ür Rahman ve Ayn-ı Zeliha gölleri yaz aylarında içindeki
balıklar, etrafındaki asırlık çınar ve söğüt ağaçları ile
dinlenilebilecek yerlerdir.
Efsaneye göre Hz. İbrahim Peygamber'in, devrin
hükümdarı Nemrut ve halkının taptığı putlarla mücadele ederek tek Tanrı
fikrini savunmaya başlaması üzerine Nemrut tararından bugünkü Şanlıurfa
Kalesi üzerinden ateşe atılır. Bu sırada Allah tarafından " Ey ateş
İbrahim'e karşı serin ve selamet ol" emri üzerine ateş su, odunlar da
balığa dönüşür. Hz. İbrahim'in düştüğü yere Halil-ür Rahman Gölü adı
verilmektedir. Gölün kenarında yer alan Halil-ür Rahman Camii, Hz.
İbrahim'in düştüğü makam, medrese, hazire ve türbelerden meydana gelmiş
bir külliye halindedir. Nemrut'un evlatlığı Zeliha da Hz. İbrahim'e
aşık olduğu ve ona inandığı için kendisini ateşe atar. Zeliha'nın
düştüğü yere de Ayn-ı Zeliha Gölü denmektedir. Her iki göl de kutsal
sayılmakta ve buradaki balıklar avlanmamaktadır.
Halil-ür Rahman Camii ve Rızvaniye Camii Halil-ür
Rahman Gölü'nün iki tarafında yer almaktadır. Halil-ür Rahman Camii
Bizans Dönemi'ne ait Meryem Ana Kilisesi yerine inşa edilmiştir.
Rızvaniye Camii ise I8.yy'a ait bir Osmanlı yapısıdır.
Hz. Eyyüb
Mağarası:
Şanlıurfa'nın 2 km. güneyinde Eyyübiye Mahallesi'nde
yer almaktadır. Hz. İbrahim'in soyundan gelen ve bu mağarada yaşadığı
bilinen Hz. Eyyüb sabrı ile tanınmış bir peygamberdir. Şanlıurfa'ya Şam
dolaylarından gelmiş ve bu mağarada 7 yıl hasta yatmıştır. Mağaraya
dört basamakla inilmektedir. Mağaranın önünde bulunan kuyu suyunun
iyileştirici etkisi bilinmektedir. M.S. 460 yılında Piskopos Nona
tarafından buraya cüzzamlı hastalan iyileştirmek amacıyla bir hastane
inşa ettirilmiştir.
Viranşehir'e 12 km. uzaklıktaki Eyyüb Nebi Köyü'nde ise
Hz. Eyyüb'ün yanısıra eşi ve Hz. Elyasa'nın da mezarları bulunmaktadır.
Gerek yaşadığı mağara, gerekse türbesinin bulunduğu köy
yerli ve yabancı turistler tarafından ziyaret edilmektedir. Bölge
içinde yer alan mağara ve türbe inanç turizmi açısından büyük önem
taşımaktadır. Her iki mekanda da çevre düzenleme projeleri yaptırılmış
ve uygulamalar başlamıştır. Eyyüb Nebi Köyü'ndeki düzenleme ŞURKAV,
Turizm Bakanlığı ve Eyyüb Nebi Belediyesi katkılarıyla
gerçekleştirilmektedir. Hz. Eyyüb mekanındaki düzenlemeye ise ŞURKAV
tarafından başlanmıştır.
Karakoyun
Deresi Su Bendi:
Romalılar Devri'nde Dessan diye adlandırılan ve ilin
ortasından geçen Karakoyun Deresi, M.S. 201, 413 ve 525 yıllarında
taşarak kenti tahrip etmiş, son selden en çok Balıklı Göl civarındaki
Krallık Sarayı zarar görmüştür. Bunun üzerine 525 yılında Bizans
İmparatoru Justinyanus kendi adı ile anılan ve bugün dahi ayakta
kalabilmiş su bendini yaptırmıştır.
Hızmalı
Köprü:
Karakoyun Deresi üzerindeki köprülerin en büyüğüdür.
Efsaneye göre Karakoyun Türk Beyliği Hükümdarı'nın kızı Sakine Sultan
tarafından yaptırılmış, yıkıldığında tekrar yaptırılabilmesi için
köprünün temeline altın hızmasını koymuştur. VI. YY.'da inşa edilmiş
olan köprüye bu yüzden Hızmalı Köprü adı verilmiştir. Sakine Sultan'ın
mezarı dere üzerindeki su kemerinin kuzeyindedir.
Nemrud
Tahtı (Der Yakub Kilisesi):
Hıristiyanlık Dini'nin doğuşundan sonra yaptırılan ilk
kiliselerden olduğu bilinen Der-Yakup Kilisesi Şanlıurfa Kalesi'nin
batısında, Damlacık sırtlarında yer almaktadır. M.S. 38 yılında
Hıristiyan olan Süryaniler tarafından bir putperest tapınağı üzerine
kurulduğu tahmin edilmektedir. Buraya Nemrut Tahtı ya da Nemrut'un
Mezan diyenler olduğu gibi, halk arasında Apgar'ın Dağı da
denilmektedir. Süryaniler ise buraya Deyro D'Nafşotho (Ruhların
Manastırı) adını vermişlerdir. Bu manastır, Türklerin eline geçtikten
sonra bir süre karakol ve gözetleme kulesi olarak kullanılmıştır.
Araç yolu yeni açılmış olup, henüz düzenlemesi ve
kaplaması yapılmamıştır. Kaya mezarları, sarnıçlar ve bir anıt mezar
bulunmaktadır. M.Ö.I.yy.'a ait bu anıt mezarın kitabesinde, Abgar Manu
oğlu Aryo'nun karısı Ameşşemes adına yaptırıldığı yazılıdır.
Çamlık
Parkı:
Şanlıurfa Kent Merkezi içerisinde yer alan Çamlık Parkı
(Şehitlik)'nda 1979 yılında Müze Müdürü Osman Öçmen tarafından yapılan
arkeolojik kazılar sonucunda alanın Roma Dönemi Nekropolü olduğu tespit
edilmiştir. Yapılan kazı çalışmaları sonucunda 7 adet kaya mezarı
bulunmuş, bunlardan birinde bulunan döşeme mozaiğinden ise Osrhoene
krallarından Mano oğlu Abgar Ukomo ailesine ait olduğu anlaşılmıştır.
Sanat değeri oldukça yüksek olan çok renkli ve kitabeli
bu mozayikte, ortada sırtında pelerini ile VIII. Abgar ve etrafında bir
kadın üç erkek olmak üzere ailesinden dört kişi tasvir edilmiştir.
Müzeler :
Şanlıurfa İli'nde, Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi ve Devlet
Güzel Sanatlar Galerisi olmak üzere tarihi ve kültürel buluntuların
sergilendiği iki adet müze bulunmaktadır.
1988'de hizmete giren Şanlıurfa Müzesi arkeolojik ve
etnografik eserler seksiyonlarından oluşmaktadır. Halen müzede 14.193
arkeolojik eser, 1.878 etnografik eser, 35.613 sikke ve diğer eserler
olmak üzere toplam 53.271 eser sergilenmektedir.
HARRAN
Şanlıurfa - Akçakale yolunun 35. Km.'sinin yaklaşık 10
km. doğusunda bulunan Harran Antik Kenti, kendi adıyla anılan büyük bir
ovanın merkezinde yer almaktadır. Çeşitli kaynaklara göre Harran adı,
"Yolların kesiştiği yer" anlamına gelmektedir. Gerçekten de bu antik
kent, Güney Mezopotamya'dan gelen iki önemli ticaret yolunun kesiştiği
noktadadır.
Harran tarihi zenginliği ile zamanının kültür ve din
merkezlerinden biri olarak önemini daima korumuştur. Kent'in
kuruluşunun M.Ö. 5000 yıllarına dayandığı tahmin edilmektedir. Ancak,
Harran hakkında ilk yazılı bilgi M.Ö. 2000 yıllarına dayanmaktadır.
Kentin adı yaklaşık 4000 yıldan beri değişmeden günümüze kadar
gelmiştir. Harran kenti M.Ö. 5000 yıllarından, M.S. 13. yüzyıla kadar
kesintisiz iskan edilmiştir. Harran, Sümerlerden, Asurlulardan
Romalılara, Bizanslılardan Osmanlılara dek bir çok uygarlığın
hakimiyeti altına girmiştir. Bu nedenle pek çok uygarlığın izlerini
taşımaktadır.
Günümüzde Harran antik çağ kalıntılarının yanısıra
kendine özgü sivil mimarlık örnekleri de büyük ilgi toplamaktadır.
Tuğladan yapılmış, konik kubbeli Harran Evleri ilgi çekicidir.
Harran'da 1983 yılından beri arkeolojik kazı çalışmaları aralıklı
olarak sürdürülmektedir.
Harran Kalesi:
Harran Kalesi, İç Kale ve Aşağı Sur ( Dış Kale ) olmak
üzere iki bölümden oluşmaktadır.
İç Kale: Harran şehrinin güneydoğusunda şehir suruna
bitişik olarak inşa edilen iç kale, dikdörtgen planlı olup, köşelerinde
onikigen kuleleri mevcuttur.İç kale Hititlerden başlamak üzere dört
yapı katına sahiptir.
Araştırmacılar tararından kale içerisinde 50 koridor,
150 odanın bulunduğu ileri sürülmekte, ancak yer yer çökmeler
olduğundan oda ve koridorlar günümüzde gözlenememektedir. 1951 yılında
Türk -İngiliz ortak kazılan neticesinde ortaya çıkarılan doğu
cephesindeki iki yanı aslan kabartmalı kapı üzerindeki Arapça
kitabeden, kalenin H. 451 (M. 1059) yılında Fatimiler tarafından
yenilenmiş olduğu anlaşılmaktadır. İçkale'de kısmi restorasyonlar
yapılmıştır.
Dış Kale: Kenti çevreleyen, daire planlı olan bu
surların uzunluğu 4 km., yüksekliği 5 m.'dir. Burçların yüksekliği ise
15-17 m. arasındadır. Kale Halep, Rakka, Aslanlı , Musul, Bağdat ve
Anadolu adında altı kapı ile dışa açılmaktadır. Ancak, günümüzde yalnız
Halep Kapısı ayaktadır. Surlar yer yer yıkılmış olmasına karşın
çepeçevre izlenebilmektedir
Harran Ulu Camii:
Harran Höyüğü'nün kuzey-doğu eteğinde yer alan Ulu
Cami, Anadolu'nun ilk anıtsal camii, ilk revaklı avlulu ve şadırvanlı
camii olma özelliğine sahiptir. Ünlü medresesi, hamamı, hastanesi olan
bu külliyeden caminin kalıntıları günümüze kadar gelebilmiştir. Caminin
Selçuklu Dönemi'ndeki onarımlarından kalma mimari parçalan, taş süsleme
sanatının son derece güzel örneklerindendir. Dört sahınlı Harran Ulu Camii,
Bölge'deki Diyarbakır, Mardin, Silvan, Kızıltepe Ulu Camilerini büyük ölçüde
etkilemiştir
Harran Höyük:
Harran kentinin ortasında yer alan höyük, 22 m.
yüksekliğinde olup, geniş bir yayılma alanına sahiptir. Yapılan
kazılarda üst tabakada 13. yüzyıl İslami devir bir şehir kalıntısı
ortaya çıkmıştır. Bu şehir, içlerinde su kuyularının bulunduğu avlulara
açılan odalardan oluşan kare ve dikdörtgen planlı bitişik düzendeki
evleri, bu evlerin oluşturduğu dar sokakları ve ortasında büyük bir
kuyunun yer aldığı meydanlarıyla o dönemin mimarisini yansıtmaktadır.
Kazı çalışmaları sırasında çeşitli devirlere ait
eserlerin bulunduğu höyükte, ayrıca yeni Babil Dönemi'ne ait, Kral
Nabonitten ve Sin Mabedi'nden bahseden çivi yazılı pişmiş toprak tablet
ve adak kitabeleri bulunmuştur.
Babil Dönemi'ne ait Sin Mabedi ile İlk Çağ'dan beri
varlığı bilinen Harran Üniversitesi'nin yerlerinin göreli olarak
belirlenmesine karşın bugüne kadar kazı çalışmalarıyla ortaya
çıkarılamamıştır .
Şeyh Yahya Hayat el-Harrani Türbesi
12. yüzyılda yaşamış bir islam alimi olan Şeyh Hayat'in
türbesi güneyinde bitişik cami ile bir külliye oluşturmaktadır. Türbe
ve cami asırlar boyu değişikliğe uğramıştır. Halen restorasyon ve çevre
düzenleme çalışmaları devam etmektedir.
Geleneksel Harran Evleri:
Kentin özelliklerinden biri bindirme tekniğiyle
yapılmış külah biçimindeki konik kubbeli evlerdir. Diğer yörelerdeki
kerpiç kubbeli evlerin aksine Harran evlerinin kubbeleri tuğladan
yapılmıştır. Bunun iki nedeni vardır. Birincisi, çevrede ağaç
bulunmaması, ikincisi ise harabelerdeki bol miktarda bulunan tuğla
malzemedir. İlginç bir doku oluşturan ve yerleşmenin güney kesiminde
yoğunlaşan bu evler, ören yerinden toplanan tuğlalarla eski kentin
kalıntıları üzerine son 150-200 yıllık dönemde inşa edilmişlerdir.
1979 yılında arkeolojik ve kentsel sit alanı olarak
tescil edilen ve kubbe evleri korumaya alınan Harran'da, ören yerinden
malzeme toplanması, her çeşit inşaat yapılması, kanal açılması
yasaklanmıştır. O tarihte 960 adet kubbe sayılan yerleşmede bu sayı
dondurulmuştur.
Biri kalenin içinde, biri yerleşmede olmak üzere iki
Harran evi restore edilerek kullanışa açılmış olup, günübirlik tesis
olarak kullanılmaktadır. Tescilli evlerin çoğu boş olup, yalnız
birkaçında hala ikamet edenler bulunmaktadır.
İmam Bakır ve Cabir el- Ensar Türbeleri:
Harran'ın 3 km. kuzey doğusunda İmam Bakır köyünde 12
imamdan beşincisi olan Ebu Cafer İmam Muhammed Bakır'a atfedilen bir
türbe ve cami yer almaktadır. Türbenin çevre düzenlemesi yapılmıştır.
Harran'ın 20 km. kuzeyinde Yardımcı köyünde ise Cabir
El Ansar'a atfedilen türbe ve cami bulunmaktadır.
Bazda Mağaraları:
Harran - Han El Ba'rür Kervansarayı yolunun 15. ve 16.
km.'lerinde yolun sağı ve solunda tarihi taş ocakları bulunmaktadır.
Her iki mağarada da çok sayıda tünel ve galeriler meydana gelmiştir.
Bunların dağın çeşitli yönlerine çıkışları bulunmaktadır. Taş ocağının
belli bölümlerinde kayalara oyulmuş Arapça kitabeler mevcuttur. En
büyük mağara yer yer iki katlı olup, uzun galeriler ve tünellerden
meydana gelmektedir. Mağaraların alt bölümlerine stabilize yolla
ulaşılmaktadır, ancak tepelerde kalan mağaralara ancak yaya olarak
ulaşılabilmektedir.
Çimdinli Kale :
Viranşehir - Şanlıurfa yolunun 19. km.'sinde, soldan 8
km. içerideki Kalehisar Köyü'nde sert kalkerli alçak bir tepenin
üzerinde inşa edilmiştir. Çeşitli dönemlerde tamir görmüş ve ilaveler
yapılmış olan kale, Roma Dönemi'ne aittir. Kalenin içinde kayaların
oyulmasıyla oluşturulmuş odalar bulunmaktadır. Bugün mevcut bulunan
yapılar İslam Dönemi'ne aittir, ancak kale büyük ölçüde tahrip olmuştur.
Birecik Kalesi:
Kale Fırat'ın kuzey yamaçlarında, sert kalkerli bir
kaya üzerinde inşa edilmiş, tarihi yollar üzerinde kurulmuştur. Etiler
zamanından beri mevcudiyetini koruyan kale, Asurlular Dönemi'nde
müstahkem bir hale getirilmiş, çeşitli dönemlerde de yenilenmiş ve
onarım görmüştür. En büyük yenilemeyi Memluklar zamanında yaşamış,
Yavuz Sultan Selim zamanında da tamir edilmiştir.
Kale'nin büyük kısmı tahrip olmuştur. Halen bir
kısmında restorasyon çalışmaları devam etmektedir.
Çarmelik Kervansarayı:
Şanlıurfa'nın Bozova ilçesinin 50 km. güneybatısında
Büyükhan Köyü'nde yer almaktadır. Şanlıurfa-Gaziantep yolundan 11 Nisan
Kasabası'ndan ayrılan 8 km'lik bir asfalt yolla ulaşılmaktadır. Köklü
bir Türk ailesinin elinde uzun süre kalmış olmasından dolayı ailenin
adını almıştır. Kervansarayın Selçuklu yapısı olduğu tahmin
edilmektedir. İç kısımları küçük, dış kısımları ise büyük kesme
taşlarla inşa edilmiştir. Kırk odası bulunan kervansaray, görülmeye
değer zengin bir mimariye sahiptir. Kuzey yönünde kubbeli bir mescid
bulunan kervansaray bugün harap durumdadır. Mescid hala
kullanılmaktadır.
Sultantepe Höyüğü :
Şanlıurfa'nın güneydoğusunda yer alan höyükte 1951-1953
yıllarında yapılan kazı çalışmalarında Asur Döneminde önemli bir kent
olduğu anlaşılmıştır. Yapılan kazıların üst tabakalarında Helenistik ve
Roma kalıntılarına rastlanmış, alt tabakalarda ise Asurca çivi yazılı
tabletlerden höyüğün Asur İmparatorluğu zamanında büyük bir kütüphaneye
sahip olduğu anlaşılmıştır.
Sultantepe Höyüğü, barındırdığı düşünülen çok sayıdaki
tablet ile Anadolu Arkeolojisi içerisinde önemli bir yer tutmaktadır.
Aşağı Yardımcı Höyüğü'nde de aynı yıllarda Sultantepe
Höyüğü ile birlikte yapılan kazı çalışmaları sonucunda Asur ve Babil
Devrine ait çivi yazılı tabletler ve steller bulunmuştur. Bu
buluntular, Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi ve Şanlıurfa Müzesi'nde
sergilenmektedir.
Titris Höyüğü:
Bozova ilçesine bağlı höyükte 1981-1983 yıllan arasında
yapılan kazılar sonucunda taştan yapılmış idoller, çeşitli mutfak
araçları, pişmiş topraktan yapılma hayvan figürleri, bronz bilezik ve
iğneler, çakmaktaşı, kesici aletler bulunmuştur. Buluntular arasında en
önemlileri; kireç taşından yapılmış silindir mühür ile keçi figürlü
vazodur.
Nevaliçori Höyüğü :
Hilvan ilçesine bağlı Argaç (Kantara) Köyü yakınında
yer almaktadır. 1983-1985 yıllan arasında yapılan kazı çalışmalarında
Neolitik Çağ'dan kalma çakmaktaşından yapılmış bıçak ve kesici aletler
ile mızrak uçları, pişmiş topraktan yapılma idoller ve taş boncuklar
bulunmuştur.
Şaşkan Höyük:
Bozova İlçesi'ne bağlı Şaşkan Köyü yakınında küçük ve
büyük Şaşkan olmak üzere iki höyük bulunmaktadır. Bu iki höyük arasında
yer alan tarlada yapılan kazılar sonucunda Neolitik Dönem'e ait
yerleşmeler tespit edilmiştir. Toprağın 1-2 m. altında Geç Neolitik
Devre ait mimari kalıntılar bulunmuştur. Şanlıurfa'daki Neolitik
yerleşmeye ilk kez burada rastlanılmıştır.
Aynı devre ait cilalı taş baltalar, çakmaktaşı dilgi
çekirdekleri, deliciler, mızrak ve ok uçları, pişmiş topraktan yapılma
kaseler ve mermerden yapılmış bir adet kadın figürü bulunmuştur.
Lidar Höyük:
Şanlıurfa'nın Bozova ilçesine bağlı Lidar (Dikili)
Köyü'nde yer alan höyük, bölgenin en büyük höyüklerinden birisidir.
Höyükte M.Ö. 5500-3000 yıllarında Kalkolitik Çağdan başlamak üzere
çeşitli devirlere ait değerli buluntulara rastlanmıştır. Eteklerinde
ise İlk Tunç Çağı'na ait mezarlar, mühürler; Asur Devri'ne ait oturan
keçi heykeli, son demir çağına ait bronz küvet, Eski Babil Çağı'na ait
silindir mühür önemli buluntular arasında yer almaktadır. Bu değerli
eserlerin yanında bir çok devre ait çeşitli mutfak eşyaları, sikkeler,
takılar, kesici aletler, topraktan yapılmış hayvan ve insan figürleri,
kemik iğneler gibi buluntular Şanlıurfa Müzesi'nde sergilenmektedir.
Söğüt Höyüğü:
Bozova ilçe merkezinin 2 km. güneybatısında yer
almaktadır. Yapılan kazılarda Paleolitik ve Mezolitik dönemlere ait,
yaklaşık l .5 m. derinlikte çakmaktaşından yapılmış minik aletler
bulunmuştur. Bozova ilçesinin göller mevkiinde yer alan Biris
Mezarlığı'nda yapılan kazı ve araştırmalarda Paleolitik ve Mezolitik
Dönem kalıntıları saptanmıştır.
Hasek Höyüğü
Şanlıurfa'nın Siverek İlçesi'ne bağlı Tillakin Köyü'nde
yer almaktadır. Hasek Höyük ve çevresinde 1978-1985 yılları arasında
yapılan kazılar sonucunda, M.Ö. 5500-3200 Kalkolitik Dönem ve İlk Tunç
Çağları'na (M.Ö. 3000-2500) ait temel kalıntıları; yukarıda adı geçen
diğer höyüklerde olduğu gibi topraktan yapılmış çeşitli mutfak
eşyaları, takı parçaları, mühürler ve kesici aletler bulunmuştur.
Bunlarla birlikte İlk Tunç Çağı'na ait bir insan iskeleti de Şanlıurfa
Müzesi'nde sergilenmektedir.
Çavi Tarlası :
Siverek İlçesi, Çaylarbaşı Nisibin Köyü yakınındaki
Çavi Tarlası'nda 1982-1985 yılları arasında yapılan yüzey
araştırmalarında İlk ve Orta Kalkolitik Çağlar'a tarihlenen buluntulara
rastlanmıştır. Kazılarda ortaya çıkarılan yarı yuvarlak tipteki ev
temelleri Kalkolitik Çağ mimarisinin özelliklerini yansıtması açısından
önemlidir.
Kurban Höyük
Bozova İlçesi'ne bağlı Cümcüme Köyü sınırları
içerisindedir. 1980-1984 yıllan arasında yapılan kazılarda Tunç
Çağı'nın çeşitli devirlerine ait mimari kalıntılar ve buluntular
Şanlıurfa Müzesi'nde teşhir edilmektedir.
Göbeklitepe - Gürcütepe Höyüğü
Şanlıurfa'nın batısında Göbeklitepe Mevkii'nde Prof.
Dr. Harald Hauptmann tarafından yürütülen kazılarda M.Ö. 9000 yıllarına
dayanan buluntulara rastlanmıştır. 9 ha'lık bir alanda yapılan
kazılarda yekpare taştan yapılmış tapınak kalıntıları ve taş yontma
bereket tanrıçası heykeli ve kerpiç kalıntıları ortaya çıkarılmıştır.
Kazı çalışmaları devam etmektedir. Göbeklitepe buluntuları bugüne kadar
insanlık tarihine ait en eski buluntularıdır.
Tilmusa- Tilbeş Höyükleri:
Prof. Dr. Jesus Gil Fuensanta tarafından her iki
höyükte yürütülen kazı çalışmaları halen devam etmektedir. Şanlıurfa
ilinde höyüklerde birçok arkeolojik çalışma ve kazı devam etmektedir.
Bilimsel ve tarih açısından çok önemli olmasına karşın, kazılardan elde
edilen tüm eserlerin müzelere gönderilmesi ve kazı alanlarının koruma
amacıyla tekrar kapatılması sonucu bu alanların bir görsel değeri
olmamakta ve turizm açısından kullanılmaları mümkün olamamaktadır.
Doğal Değerler
A) SU KAYNAKLARI:
Atatürk Barajı: Türkiye'nin en büyük barajıdır. Fırat
Nehri üzerinde yer almaktadır. Şanlıurfa'ya 52 km. mesafede bulunan
Atatürk Barajı mevcut tesisleri ile Bölge'nin en önemli rekreasyon
kaynaklarındandır. D.S.İ.'nin ağaçlandırıp, mesire alanı olarak
düzenlediği Bakı Terası hafta sonlarında yoğunlukla kullanılmaktadır.
Bu alanda seyyar büfeler dışında tesis bulunmamaktadır. Baraj Gölünde
yılda bir kere Su Sporları Şenliği düzenlenmektedir. Ayrıca Atatürk
Baraj Gölü çevresinde rekreasyon amaçlı olarak BOZOVA ilçemize İl
Özel İdaresi olanaklarıyla Su Sporları Merkezi yapılmış, yine turizme
dönük olarak 1 lokanta ve park hizmete girmiştir. İlimizin sahip olduğu
turizm potansiyeli düşünüldüğünde yapılan yatırımların doğa ve su
sporlarına yönelik yerli ve yabancı turistleri İlimize çekeceği
şüphesizdir. İlimize gelecek konuklar sportif erekle birlikte varsıl
kültürel eserleri de görme imkanına sahip olacaklardır.
Bölgenin en büyük su sathı olması nedeniyle uygun
planlama ve yatırımlarla baraj gölü Güneydoğu Anadolu Bölgesi için bir
iç deniz niteliği taşıyacaktır.
Küçük Göl:
Şanlıurfa'nın Bozova İlçesi'nin güneydoğusunda yer
almaktadır. Tepeler arasında kalan bir çanak içinde oluşmuştur.
Uzunluğu 250 m., genişliği 50 m., derinliği ise 1.5 m. dolayındadır.
Gölün çevresi kavak ve söğüt ağaçlarıyla çevrili olup, mesire yeri
durumundadır. Gölde yaşayan tatlı su balıklan avlanmaktadır.
Karaali Kaplıcası:
Şanlıurfa Valiliği'nin yaptırdığı jeolojik raporlara
göre, kaplıca 150.000 M3/saat sıcak su kapasitelidir. (Her Yönüyle
Şanlıurfa'97, Şanlıurfa Valiliği). Suyun sıcaklığı 41-49°C arasında
değişmektedir. Yüksek sıcaklıktan dolayı su, kaplıca tesislerinde ısısı
düşürülerek kullanılmaktadır. Kaplıca tesislerinin yanında bulunan
seralar bu suyla ısıtılmaktadır. Yapılan araştırmalar 9.000 ha. sera
alanının ısıtılabileceğini ortaya koymuştur. Sıcak su eşanjör
sistemiyle ısıtmada kullanılıp kaplıcaya verilmektedir.
Kaplıca suyu özellikle romatizmal hastalıklar, deri
hastalıkları ve iltihabi hastalıklar ve böbrek taşlarında etkili
olmaktadır.
Özel İdare tarafından yaptırılan tesislerde 32 oda ve
100 yatak bulunmaktadır. Ayrıca yapımı tamamlanan 54 odalık apart
otel hizmete sunulmuştur.
B) ORMAN KAYNAKLARI
Atatürk Ormanı (Gölpınar Mesire Yeri): Şanlıurfa'ya 10
km. uzaklıkta bulunan orman, çam ağaçlan ile çevrili güzel bir mesire
yeridir. Orman Bakanlığı tarafından düzenlenen ormanda 500 masa ve
oturma yeri, su, ve WC bulunmaktadır. Hafta sonlan yoğun olarak
kullanılmaktadır. (Yaklaşık 1000 otomobil)
Kent içinde bulunan Halepli Bahçe toplam 12 ha'lık bir
alanı kapsayacak şekilde fuar, lunapark ve diğer açık hava kullanışları
için Şanlıurfa İli Kültür Eğitim Sanat ve Araştırma Vakfı (ŞURKAV)
tarafından projelendirilmiştir.
C) DAĞ TURİZMİ
Tüm Bölge içinde kar tutan ender yerlerden olan
Karacadağ'da Valilik tarafindan kayak pistleri düzenlenmiştir. 600 -
700 m. uzunluğunda pistler için 250 m.'lik bir lift yapılmıştır.
Siverek İlçemize 60 km. mesafede olan kayak merkezinde 60 M2’lik bir
kafeterya ile 30 M2’lik bungalow tipi hizmet evi bulunmaktadır.
Kasım ayından itibaren dört aylık kayma sezonu olmaktadır. Yakınlığı
nedeniyle Siverek ve Diyarbakır talebine cevap vermektedir. Hafta sonu
yoğunluğu yaklaşık 150 kişi olmaktadır. Hukuki sorunların çözümüyle
birlikte projelendirilen ek tesislerin yapımına başlanacaktır.
D-YABAN HAYATI VE AVCILIK
İl hayvan türlerinin çok olduğu bir bölgedir. Yaşayan
hayvan türlerinin başlıcaları; kelaynak, keklik, tavşan, üveyik,
ceylan, tilki ve bir çok kuş türleridir. Sayılan giderek azalmakta olan
ceylanlar, Tektek dağlarında yaşamaktadırlar. Soyu günden güne
tükenmekte olan kelaynak kuşları göç etmeyerek kışı da Birecik'te
geçirmektedirler. Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarında yayılmış bulunan
kelaynakların giderek nesilleri tükenmiştir. Dünya'da yalnız Fas'da ve
ülkemizde küçük bir koloni olarak bulunan kelaynaklar koruma altına
alınmışlardır. Birecik kentinin 3 km. kuzeyinde yer alan "Kelaynak
Üretme İstasyonu"nda halen yalnızca 46 kuş kalmıştır. Son iki yıl
içinde kuşlar hiç çoğalmamıştır. Tarım ilaçları ve çevre şartlarının
giderek ağırlaması sonucu, yavrularda deformasyonlar oluşmaktadır.
Şanlıurfa iline 140 km. uzaklıkta "Ceylanpınar Devlet
Üretme Çiftliği" bulunmaktadır. Bu çiftlikte, doğal ortamda yaşayan
ceylanlar korunmakta ve üretilmektedir.
Tektek Dağları ve Karacadağ'da ördek, kaz, keklik,
tilki bulunmaktadır. Fırat nehri kıyılarında ise ördek, kuş ve tavşan
avlanabilmektedir.
Şanlıurfa'da çeşitli balık türleri de yaşamaktadır.
Fırat nehrinde bol miktarda tatlı su balıkları bulunmaktadır.
Müzeler :
Şanlıurfa İli'nde, Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi ve Devlet
Güzel Sanatlar Galerisi olmak üzere tarihi ve kültürel buluntuların
sergilendiği iki adet müze bulunmaktadır. 1988'de hizmete giren
Şanlıurfa Müzesi arkeolojik ve etnografik eserler seksiyonlarından
oluşmaktadır. Halen müzede 14.193 arkeolojik eser, 1.878 etnografik
eser, 35.613 sikke ve diğer eserler olmak üzere toplam 53.271 eser
sergilenmektedir.
MÜZEŞEHİR ŞANLIURFA:
Binlerce yıllık tarihe ev sahipliği yapan Şanlıurfa her
dönem olduğu gibi günümüzde de kültürel ve sanatsal etkinliklerin en
yoğun yaşandığı kentlerimizin başında yer alır. Şöyle ki İlimizde 1
sanat galerisi olup, 1999 yılı içerisinde 45 sergi açılmış, 67150
sanatseverle buluşmuştur. Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki en yüksek
sergi ve izleyici sayısına ilimiz sahiptir. Yine 2000 yılı içerisinde
18 kültürel ve sanatsal amaçlı kurs açılmıştır. İlimiz müzesinde
gösterime sunduğu 70.546 eserle yine bölgenin en zengin taşınır kültür
varlığına sahiptir. İlimizdeki kültürel zenginlik yerli ve yabancı
turistlerinde büyük ilgisini çekmektedir. Bu bağlamda günübirlik
gelenler hariç 223.078 yerli, 42285 yabancı olmak üzere toplam 265.363
turist 2001 yılı içerisinde ilimizi ziyaret etmiştir. Bu sayı
günübirlik gelenlerle birlikte 400.000. civarındadır. İlimizde 6’sı
turistik belgeli, 7’si Belediye Belgeli olmak üzere 13 konaklama tesisi
bulunmaktadır. Turistik Belgeli işletmelerin yatak kapasitesi 564 olup,
Belediye Belgeli işletmelerin yatak kapasitesi 416’dır. Toplam yatak
sayısı 480’dir. Turistlerin İlimizde ortalama kalış süreleri 1.3 gün
olup, Türkiye ortalaması 3.4
gündür.
Şanlıurfa, tarihte dünya kültür ve medeniyetinin
merkezi sayılan arkeoloji literatüründe “Bereketli Hilal “ olarak
adlandırılan bölge üzerinde yer almaktadır. Yine Urfa İl sınırları
içersindeki Çavi tarlası, Nevale Çori, Şaşkan ve Göbeklitepe gibi
arkeolojik alanlarda yapılan bilimsel kazılarda, Neolitik Çağın A
keramik evresine tarihlenen ve Anadolu’nun en eski mimarlık örnekleri
sayılan yapıların temelleri bulunmuştur.
Mimarlık tarihi bu kadar eskilere giden Şanlıurfa,
dinler tarihi açısından da dünya kültüründe önemli bir yere sahiptir.
Güneş ve gezegenlerin kutsal tanındığı Sabiizm’in merkez şehirleri
Harran ve Soğmatar Şanlıurfa İl sınırları içerisindedir.
Şanlıurfa'nın diğer bir adı da "Peygamberler Şehri"dir.
Musevi, Hıristiyan ve Müslümanlar tarafından tanınan Hz. İbrahim'in
Urfa'da doğup yaşadığına, O'nun Nemrut'la olan mücadelesinin ve ateşe
atılma olayının Urfa'da cereyan ettiğine inanılmaktadır.
Ayrıca Şuayb Peygamber'in makamının yer aldığı tarihi
Şuayb Şehri* nin kalıntıları, Eyyub Peygamber, hanımı Rahime Hatun ve
Elyesa' Peygamber'in türbelerinin yer aldığı Eyyub Nebi Köyü
(Viranşehir İlçesi yakınında), Eyyub Peygamber'in hastalık çektiği
mağara (İl merkezinde Eyyubiye semtinde) çok sayıda yerli ve yabancı
turist çeken peygamber makamlarıdır.
M.Ö. 132 ve M.S. 250 tarihleri arasında Urfa'da hüküm
süren ve bir şehir krallığı olan Süryani Osrhoena Krallığı dönemi
Hıristiyanlık tarihi açısından büyük önem taşımaktadır. Osrhoene
krallarından V. Abgar (Abgar Ukkama) M.S. 13-50 yılları arasındaki
ikinci saltanatı sırasında Hz. İsa'ya mektup yazarak O'na inandığını.
O'nun dinini halkı ile birlikte kabul ettiğini belirtmiş ve hastalığını
tedavi etmesi için Hz. İsa'yı Urfa'ya (Edessa) davet ettiği rivayetler
arasındadır. Şanlıurfa'nın Hz. İsa tarafından kutsanmış olması,
Hristiyanlığı dünyada ilk kabul eden kralın Urfa kralı olması bu ilin
Hıristiyanlar tarafından kutsal tanınmasına neden olmuştur. Halen
Hristiyanlar Şanlıurfa'ya "Kutsanan Şehir" anlamına gelen "The Blessed
City" demektedirler.
Tarih boyunca zengin kültürleri ve çeşitli dinleri
içersinde barındıran Şanlıurfa'da bilhassa dini mimari büyük bir
gelişme göstermiş, Hıristiyanlığın en anıtsal, görkemli ve süslemeli
kiliseleri o zamanlar "Edessa" adıyla anılan Şanlıurfa'da inşa
edilmiştir. Emevi Halifesi El Velid'in Şam Emeviye Camii'ni saptırırken
Edessada'ki kiliselerin ihtişamından geri kalmaması için gayret
gösterdiği bilinmektedir.
Şanlıurfa, bu gün de mimari dokusunun zenginliği ile
Anadolu'nun önde gelen illeri arasında yer almakta ve bu özelliğinden
dolayı "Müze Şehir" adıyla da tanınmaktadır. İl merkezinde Kültür
Bakanlığı'nca tescil edilmiş 180 tarihi ev, 32 cami ve mescit, 5
kilise, 7 medrese, 9 han, 8 hamam, 8 kapalı çarşı, 6 köprü, 13
çeşme, 2 sebil, l su kemeri, l su bendi, 2 anıt, şehir surları ve l iç
kale bulunmaktadır.
Şanlıurfa tarihi mimari dokusunun önemli bir bölümünü
birer küçük saray güzelliğindeki evler ve evlerin oluşturduğu tarihi
sokaklar meydana getirmektedir. Haremlik-selamlık bölümlü, yazlık ve
kışlık eyvanlı. hayatlı (avlulu) bir plana sahip olan Şanlıurfa evleri
bu özellikleri ve ayrıca zengin taş işçiliği ile gezenlerin büyük
ölçüde ilgisini çekmektedir
Şanlıurfa, otantik değerini günümüze kadar koruyabilmiş
8 adet kapalı çarşısı ile Anadolu'nun önde gelen illerinden birisidir.
Bu çarşılarda icra edilen keçecilik, çulculuk, cülhacılık, saraçlık,
kürkçülük, kuyumculuk gibi geleneksel el sanatları günden güne
azalmakta olmasına rağmen halen canlılığını muhafaza etmektedir.
Yukarıda zikredilen inanç değerleri ve zengin mimari
eser potansiyeline, il sınırları içersinde yer alan ve büyük bir şans
eseri olarak aynı güzergahta sıralanan Harran Şehri, Bazda Mağaraları,
Han el-Ba'rür Kervansarayı, Şuayb Şehri, Soğmatar Şehri ve Eyyub Nebi
Köyü gibi merkezler de eklenince Urfa'nm ne denli bir turizm
potansiyeline sahip olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.