Kapılara İşlenmiş Gizemli Sanat
Olanca
gücüyle zorluyordu ama nafileydi. Kapı açılmak şöyle dursun, yek parmak bile
yerinden kımıldamıyordu. Kıvrım kıvrım granit kayalardan oluşmuş iki dağın
arasında kocaman bir demir kapıydı. Kapının kanatlarının her biri üç adam
boyundaydı. Her yanı demir düğmeler, çelik zincirler, başları yumruk
büyüklüğünde çivilerle kaplıydı. Günlerdir aç susuz kapıyı itip duran,
açabilirse aman vermez granit dağların arkasındaki Leyla’sına kavuşacak olan
Mecnun’un perişan hali herkesi üzüyordu. “Bırak artık şu kapıyı itmeyi, Leyla’ya
kavuşamayacaksın” diye dil döküyorlardı. Mecnun onları dinlemiyordu bile. Uzak
dağlardan mersin kokulu, harnup ağacı kokulu boz rüzgarlar esiyordu. Kaderin bir
amansız demir kapıyı açmaya mecbur ettiği Mecnun, durmadan kapıyı itiyordu. Son
gücüyle itmeyi sürdürüyor ve kendi kendine fısıldıyordu: “Kader Mecnun etti,
Leyla bahane”...
Binlerce yıllık kapılar

Doğrudur.
Kaderin hepimiz için farklı farklı biçtiği bu hayat, bitip tükenmek bilmeyen
kapılarla doludur. Bir kapıyı açar, hemen önümüze dikilen bir başkasını aralamak
için uğraşırız. “Açılıp kapanır, kapalı bir yerin dışına çıkmaya veya içine
girmeye imkan veren bir kapama düzeneğiyle donatılmış açıt” diye tarif edilir
kapı. Kapılar insanoğlunun hayatında önemli bir yer tutar. Kimilerine göre dünya
iki kapılı bir handır. Doğarız ve dünyanın bir kapısından içeri gireriz. Son
kapıdan ne zaman çıkacağımız ise hiçbir insan tarafından bilinemez. İşte
kapıların böyle gizemli ve mistik bir yanının da bulunması sebebiyle insanlar
kapıları sadece bir lüzumlu eşya olarak görmemişler, ona sanatsal bir görünüş de
vermişlerdir. Büyük sarayların, köşklerin, parkların, bahçelerin, camilerin,
kiliselerin, sinagogların kapıları sadece bir kapı değil, önemli birer sanat
eseridir. Anadolu’da yapılan kazılarda örneğin Hacılar’da, milattan önce altıncı
bin yılın ortalarına tarihlenen, tahta eşikli, yuvarlatılmış söveli ve çift
kanatlı ahşap kapılar bulunmuş. Babil’de ise, kapıların kanatlarını taşıyan
millerin yerleştirildiği yataklara, kendi inandıkları dinin duaları yazılmış.
İnsanlar kapılara o kadar önem vermişler ki, Anadolu’da bulunan bazı Hitit
tabletlerinde, bir evin kapısının yapılmasından sonra büyük törenlerle bunun
kutlandığı yazılı.
Gözyaşlarıyla yıkanan
kapılar
Türkler,
kapıya hiçbir zaman bir yapının basit bir parçası gözüyle bakmamışlar, onu bir
çeşit sevgi sembolü olarak görmüşler. Allah’a, Hazreti Peygamber’e, din ve
tarikat ulularına, padişaha, devlet büyüklerine, sevgiliye ulaşacağı,
bağlılığını, sevgisini belirteceği bir yer olarak bakmışlar. Kapıda sevgilinin
kokusu, ayak izleri, ayak tozunun bulunduğunu düşünmüşler. Aşık, sevgilinin
kapısında kul olmak, bekçilik yapmak için yalvarmış, canını vermiş. Gözyaşları
ile kirpikleri, bu kapıyı durmadan yıkamış, silmiş, süpürmüş. Aşık dışında
güneş, ay ve yıldızlar da sevgilinin kapısına kul olmuş. Kapıyı yüceltmek için
kapı ve devlet kavramları bir arada düşünülmüş. Kapı ve eşikten sevgilinin
kendisi de kastedilmiş. Sevgilinin kapısı Kabe, Beytullah, Kıble, Secdegah,
Penah diye adlandırılmış.
<
Taç gibi kapılar
Türk mimarlığının önemli
parçalarından biri olan kapıların bir bölümü küçük, sade aralıklar biçiminde.
Bir bölümü ise anıtsal yapıların cephelerini süsleyen taçkapılar. Özellikle
Selçuklu ve Osmanlı cami, medrese, kervansaray gibi yapılarında taçkapılar
büyüklükleri ve zengin süslemeleri ile ihtişamlı bir görünüm kazanmış. Görkemli
görünüşlerinin yanısıra, sağlamlıklarıyla da bilinen bu kapılar aslında birer
sanat eseri. Havadan etkilenmeyecek biçimde hazırlanan ahşap kanatlar,
“kündekari” tekniğiyle meydana getirilmiş ince marangozluk örnekleri. Genel
olarak kapıların üstü kemerli olmakla birlikte, kanatların üstü düz atkılı ve
üstü yuvarlak kanatlardan kaçınılmış. Günümüze kadar gelen ve müzelerde korunan
bu taçkapı örnekleri içinde Ankara Etnografya Müzesi’ndeki Kayseri Ulucami,
Ankara Hacıhasan Camisi ve Konya Alaattin Camisi’nin kapıları var.
Kastamonu’daki
İbnineccar, Niğde’deki Sungurbey ve yine Kastamonu’daki Kasaba köyü camisinin
kapıları da zengin ahşap işlemecilikleriyle dikkati çeken başka örnekler.
Osmanlı döneminin zengin süslemeli ilk kapıları arasında Ankara Karacabey,
Amasya Bayezitpaşa, Bursa Yeşil, Ulu ve Edirne Üçşerefeli camilerinin kapıları
var. Ondört ve Onbeş’inci yüzyılın ilk yarısına tarihlenen bu kapılarda tek renk
ağaç kullanılmış. Daha sonraki yapılardaysa yeni teknikler ve yeni gereçlerle
karşılaşılıyor. Mesela Ankara Hacıbayram Camisi’nin ahşap kakmalı kapısı kemik
ve yeşim taşlarıyla süslü. Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Camisi’nin kapısıysa,
dönemin kapıları içinde değişik tekniği ve bezemeleriyle bambaşka bir örnek.
Kapı kanatlarının ayna bölümleri kündekari tekniğinde, bini, başlık ve kuşak
bölümleriyse farklı renkteki ağaçlarla kakma tekniğinde bezenmiş. Daha sonraları
kapılarda ahşabın yanı sıra, kakma tekniğinde sedef, bağa, fildişi ve kemik de
kullanılmış. İstanbul Yenivalde ve Sultanahmet Camisi ile Topkapı Sarayı’nın
kapıları bu dönemin en güzel örnekleri
Çifte tokmaklı kapılar
Ahşap
oymalı ve süslemeli kapıların bazılarında bulunan çift tokmaklardan büyük
olanını eve gelen beyler, küçük olanını hanımlar kullanırmış. Böylece örneğin
evde, avluda, başı açık hanımlar topluca sohbet ediyorlarsa, çalınan büyük
tokmak sesi dışardan gelenin bir erkek olduğunu içerdekilere belli edermiş.
İçerde oturan beylere bir uyarı da küçük tokmak sesiyle gelir ve bir hanımın eve
geldiğini bildirip, kapı açılana dek beylerin toparlanmalarını sağlıyormuş.
Tokmaklar arasında iki kanada bağlı ip veya bezler ise ev sahibinin dışarda
olduğunu belirtiyor, yani bir çeşit "evde yokum" mesajı veriyormuş. Bazen tek
tokmağa bir ip bağlanıyor ve bu ip aşağı sarkıtılıyormuş. Bunun anlamı da
"kapıyı çalabilirsiniz evdeyim" demekmiş. Ayrıca çocukların kapıyı çalabilmeleri
için boylarına uygun yerlere tokmaklar konulması da ihmal edilmemiş.
Osmanlılardaki bu adetler, günümüz Türkiyesi’nde de yer yer yaşıyor. Mesela
Kemaliye ilçesindeki kimi evlerin dövme demirden yapılmış kapı tokmakları da iki
tane. Bunlardan kalın ve tok bir ses verenini erkekler, ince ve tiz bir ses
çıkaranı da kadınlar kullanıyor.
Gizemli kapılar
Kısacası,
herhangi bir yapının basit bir parçası olarak gördüğümüz kapılar, aslında bir
sır kapısı. Belki bir kaçışın ya da bir sığınmanın öyküsünü kapatıyor, gizliyor.
Ünlü şair Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın dediği gibi, “Kapılar açılır ardına
kadar/Kuşlar uçar anılar içinden”. Kapı, kapalı bir kutunun doğayla, toprakla
bağlantısı. Ama aynı zamanda başka ve bilmediğimiz alemlere de açılan bir geçit
kapı. Tıpkı şarkıdaki gibi, günü geldiğinde hepimiz “geniş kanatları boşlukta
simsiyah açılan ve arkasında güneş doğmayan” bir büyük kapıdan geçeriz. Hepsi de
bize göre biçilmiş o bütün eski kapılar arkamızda kalır. İşte ancak o zaman,
anıtsal kapılarda gördüğümüz ve hepsi de birer sanat eseri olan arabesk ve rumi
kıvrımların, gül ve lale motiflerinin, sonsuzluğa bayrak açmış geometrik
desenlerin, beşik kemerlerin, kenetlerin, tablaların, aynaların ve o yıldız
yıldız desenlerin aslında insanoğluna hangi gerçeği söylediğini anlarız.