Karahanlılar
Karahanlılar,
Asya'da kurulmuş ilk İslâm Türk devletidir. Bu devleti kuran Karluk
Türk' leri olup, Çiğil ve Yağma Türkleri de bunlarla beraberdir. IX. yy.
ortalarından, XIII. yy başlarına kadar (842-1212) hüküm sürmüşlerdir.
1.
Mimarî
a)
Camiler
Karahanlılar'dan
kalan en eski yapılar (X.yy.), kerpiçten, tuğla mimariye geçişi
göstermektedir. Buhara'nın 40 km. yakınındaki Hazar şehrinde, XI.
yy.'dan kalan küçük Degaron Camii'nde kerpiç ve tuğla beraber
kullanılmıştır. Cami, plânı ve mimarisi bakımından inanılmaz bir gelişme
göstermektedir. İnce ve yuvarlak payeler üzerine dört sivri kemerlerle
oturan kubbe, yanlardan tonozlarla çevrilmiş olup, köşelerde birer küçük
kubbe ile, küçük ölçüde bir merkezi plân şemasını ortaya koymaktadır.
XI. ve XII. yy.'lar,
Karahanlı tuğla mimarisinin parlak bir gelişme devri olmuştur. Eski
Merv'in 30 km. yakınındaki Talhatan Baba Camii, artık tamamen tuğladan
yapılmıştır. Dikdörtgen biçimindeki cami, yanlara doğru, küçük çapraz
tonozlarla genişletilmiş tek kubbeli bir plân gösterir. Cepheler,
nişlerle düzenlenmiştir. Bunlarda, tuğlaların çeşitli şekillerde
dizilmesinden meydana gelen zengin mimari süslemeler daha sonraki
Karahanlı eserlerine öncü olmuştur. XVI. yy.'da Osmanlı Devrinde, Mimar
Sinan'ın tek kubbeli camileri, aynı prensiple yanlara doğru genişleterek
mekân mimarisi araştırmalarına başlaması bakımından, Talhatan Baba Camii
plânı dikkati çeker.
İlk Karahanlı
kubbelerinin hafifçe sivrilmesiyle, tipik Selçuklu kubbesi ortaya
çıkmış, zamanla Timurlu ve Hint-Türk mimarisinde olduğu gibi, bu
kubbeler yüksek bir kasnak ile daha da anıtsal hale getirilmiştir.
Bu dönemin en dikkat
çekici unsurları arasında, duvarlardan ana kubbeye geçiş meselesinin
halledilmesi için kullanılan geçiş unsurları vardır. Bunların en
ilginci, Tim'deki Arap Ata Türbesinde (978) ortaya çıkan "üç dilimli,
yonca biçimi tromp" denilen şekildir.
b)
Medreseler
Türk mimarlığındaki
eyvanlı medreselerin ilk örneklerine de, Karahanlılar'da
rastlanılmaktadır. Semerkand'daki Şah Zinde yolu üzerinde yapılan
kazılarda (1969-1972), bu yapı türünün önemli örneklerinden biri ortaya
çıkarıldı. 1066'da Tamgaç Buğra Han tarafından yaptırılan medrese,
oymalı şituk (yalancı mermer) süslemelerle kaplıydı. Dört yönden
tonozlarla çevrili, küçük kubbeli girişi, küçük eyvanların açıldığı
dikdörtgen plânlı avlusuyla bu yapı eyvanlı medreselerin ilk
örneklerindendir.
c)
Türbeler
Karahanlı mimarlığı,
türbe yapılarıyla da ilgi çeker. Zerefşan vadisi yakınındaki Tim'de
bulunan Arapata türbesi (978) Karahanlılar'dan kalan en eski eserdir.
Kare plânlı yapı, yonca biçimi tonoz bingilere oturan bir kubbe ile
örtülüdür. Ön cephe, yazı kuşağı ile çevrilmiş zengin tuğla süslemeli üç
niş vardır. Talas'daki (Kazakistan) XII. yy.'dan kalma Ayşebibi ve
Balaci Hatun türbeleri, Karahanlılar'da türbe mimarlığının gelişimini
yansıtırlar. Kare plânlı Ayşebibi türbesi, süslü, kalın köşe
sütunlarının sınırladığı dar ve derin taçkapısıyla, ön cephenin
köşelerinde yer alan üstü ve altı geniş, ortası dar minareleriyle
dikkati çeker.
Daha yalın bir örnek
olan Balaci Hatun türbesi ise, içten sekiz dilimli kubbe, dıştan onaltı
yivli piramit biçimi külâhla örtülüdür. Ön cephede, ortada taçkapı,
yanlarda dar uzun nişler vardır. Fergana vadisinin doğusundaki Özkent'de
de Karahanlı türbe mimarlığının üç önemli örneği bulunmaktadır: Ahmet
Arslan Karahan türbesi (1012), Hüseyin bin Hasan türbesi (1152) ve I.
Muhammed türbesi (1187). Ahmet Arslan Karahan'ın türbesinin tonoz
bingilerinde geometrik kompozisyonların yanısıra ilk kez stilize bitki
motifleriyle karşılaşılmaktadır. Dört duvara oturan tonoz bingili bir
kubbe ile örtülü olan Hüseyin bin Hasan'ın türbesi ise, ön cephesi ve
dış görünümüyle Türk türbe mimarlığında çığır açan bir yapıdır. Sivri
kemerli taçkapısı geniş geometrik bordürlerle çevrilmiş, yanlara birer
yuvarlak sütun yerleştirilmiştir. Taçkapı kemerini kaplayan nesih
kitabede, ilk kez rumîler görülür. I. Muhammed'eait olan üçüncü türbede
dikey çizgiler hakimdir. Ancak, cephe mimarisi ve süslemeleri
diğerleriyle benzerdir.
Dönemin önemli
türbelerinden biri de Fergana'nın kuzeyinde, Sefid Bulan'daki Şeyh Fazıl
türbesidir (XII. yy. ortaları). Tümüyle tuğladan yapılmış on dört metre
yüksekliğindeki türbe, kübik bir gövde üzerinde, sekizgen bir kat ve üç
basamak halinde konik bir çatıdan oluşur. Dış cephelerinin yalınlığına
karşılık, içi şituk (yalancı mermer) süslemeler ve kûfî yazı
kuşaklarıyla kaplıdır.
d)
Kervansaraylar
Türk mimarisinde en
eski kervansaraylar, Karahanlılar'dan kalmış olup, Bunlara ribat adı
verilmiştir. Karahanlı kervansarayların mimarisi ve plânları daha sonra,
Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçukluları'nın yaptırdığı
kervansaraylarda geliştirilmiştir.
1078-79 tarihli
Ribat-ı Melik kervansarayı, duvar izlerine göre,kare biçiminde(86x86 m)
bir yapı idi. Tamamiyle kerpiçten ve üzeri tuğla kaplanmış yapıdan,
yalnız güney cephe duvarı ile portal ayakta kalmıştır. Cephenin tam
ortasında yükselen sivri kemerli portal (taçkapı), Türk mimarisinin
klâsik portal daha XI. yy.'ın ikinci arısında, olgunlaşmış halde
göstermesi bakımından hayret uyandırıyor. Portal, 12 x 15 m. ebatlarında
abidevî bir ölçüye varmıştır. Bu portal kompozisyonu, Karahanlılar'dan
başlayarak, Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları, Os manlı ve Timur
devri mimarisinde esas olmuştur
Karahanlılar'dan
kalan diğer kervansaraylar, bunların çeşitli plân ve tiplerinin, sonraki
devirlerde yapılan Türk kervansaraylarına etkilerini açıkça
göstermektedir.
2.
Keramik Sanatı
İslâmiyet sonrası
Türk keramik sanatı, Karahanlılar'la, hatta onların İslâmiyetten önceki
devri olan Karluklular ile başlar. Karluk keramiğinde, Uygurlardan gelen
süsleme motiflerini görüyoruz. Karluk ve Karahanlı devirlerinde kırmızı
ve beyaz hamur kullanılmış, sigrafitto, taraklama, noktalama gibi birçok
teknik uygulanmıştır. Bu teknikler bazen bir arada kullanılıyordu. Bu
keramiklerde dikkati çeken husus, figüratif konuların yerini, yavaş
yavaş bitkisel ve geometrik motiflerin hakimiyetine bırakmasıdır.
Karahanlı
keramiklerinde süslemeler, bir merkezden kaynaklanarak yayılır.
Tabakların kenarlarında süsleme bordürlerinin yanında, kûfî yazı
şeritleri de dikkati çekmektedir. Karahanlı keramiklerindeki bitkisel
motifler ve bunların oluşturduğu düzenlemeler, Hıtaî (Hatayi) tarzı
süslemelerin kaynağına işaret etmektedir.
3.
Edebiyat
Uygur hanlığının
vârisi sayılan Karahanlı devletinde edebiyat dili Uygur-Karluk ve
Oğuz-Kıpçak dillerine dayanıyordu. Edebiyatın biçim, tür ve nitelikleri
ise, büyük ölçüde Arap ve İran edebiyatlarından etkilendi. Bozkır
kültüründen geçiş aşaması olan bu dönemin en önemli eserleri, Kaşgarlı
Mahmut'un "Divan-ı Lügat-it Türk" ü ile Yusuf Has Hacip'in "Kutad gu
Bilig" idir. Karahanlı dönemi Türk ağızlarının zengin bir sözlüğü olan
Divan-ı Lügat-it Türk'de yazar, sözlükleri açıklarken dörtlüklerden
oluşan hece vezniyle destan, ağıt, lirik şiir türünde örneklere,
atasözlerine yer verir. Sergilediği anonim eserler arasında, tek şair
olarak da, Çuçu'nun adını anar.
Kutad gu Bilig aruz
vezniyle ve mesnevî, kaside gibi İslâm edebiyatının ortak özellikleri
kullanılarak yazılmıştır. Devlet yönetimi, İslâm dini ilkelerine uygun
biçimde iyi insan olma yollarını, ahlâk kurallarını konu edinir. Yer yer
toplumsal hayatı, kurumları, folkloru ve inançları dile getirir.
Ahmet Yesevî'nin
tasvvuf düşüncesiyle temellenen "Divan-ı Hikmet" i, bazıları aruz,
bazıları da hece vezninde söylenmiş şiirlerden oluşur.
Karahanlı dönemi
edebiyatından günümüze kadar kalan metinler, sözlü halk edebiyatından,
İslâm dininin benimsenmesinden sonraki edebiyata geçiş döneminin
ürünleridir. Bu eserler, din dışı konuları henüz işlenmeye
başlamamıştır. Bunlar, genel nitelikleriyle didaktik, dini ve tasavvufî
ürünlerdir.
Gazneliler
Gazneli sanatı
(963-1186), İslâmiyet'ten sonraki Asya - Türk sanatının ikinci önemli
dönemini oluşturur. Bu dönemin mimarisinde, taşın yaygın olarak
kullanılışı ve taş süslemeler açısından, Anadolu Türk sanatı ile yoğun
ilişkileri vardır. Gazneliler, konumları gereği, Hint kül türü ile İran
arasında bir köprü vazifesini de görmüşlerdir.
1.
Mimarî
a)
Camiler
Gazneli mimarisi,
ağaç direkli ve ahşap düz çatısı ile, Anadolu'daki ağaç direkli camileri
hatırlatan "Arus-ül Felek" camisi ile başlatılır. Hindistan'dan
getirilen ağaç direkler üzerine çatı ile örtülü, kırmızı altın ve
lâcivert taşının da kullanıldığı çok zengin süslemeleriyle gözleri
kamaştıran bir yapı idi.
Sultan III. Mesud'un
yaptırdığı minare (1115) ile Sultan Behramşah'ın (1117-1149) inşa
ettirdiği minarenin - uzun zaman çeşitli ve yanlış fikirler yol açan
kulelerin minare olduğu anlaşılmıştır - camileri bugün mevcut değildir.
Bu minareler, taştan bir kaide üzerine, yıldız biçiminde köşeli bir plân
veren bir alt gövde üzerinde silindirik üst gövdeden oluşmaktaydı. Her
iki minarede de, panolar halinde süslenmiş tuğla eserler olarak ele
alınmıştır. Görüldüğü gibi Gazneli minareleri, alt gövdesinin şekli ile,
Karahanlı minarelerinden ayrılmaktadır. Ancak, Karahanlı ve Büyük
Selçuklu Minarelerindeki yukarıya doğru daralma burada, gövdeyi farklı
kısımlara bölerek sağlanmıştır.
Gazneli döneminin en
önemli camii, Afganistan'da bulunan "Leşker-i Bazar" sarayındaki camidir
(XI.yy.'ın başı). Sur duvarına dayanan bu eser, mihrap duvarına paralel
olarak, taşıyıcılarla ikiye bölünmüş sahına (nef) sahiptir. Mihrap önü,
iki nef boyunca bir kubbe ile kapatılmıştır. Bu şekilde dışa açılma,
eski Orta Asya mimarisinde karşımıza çıktığı gibi, Arapların "ordugâh
tipi" camilerinde de görülür. Caminin plân şeması, "Şam Emeviye Camii"
nin plân şemasının etkisiyle beraber, Anadolu'da (Artuklu devri
camileri) ve Memlûk devrinde (Baybars Camii) Mısır'da etkili olmuştur.
b)
Türbeler
Türbe mimarisi
bakımından Gazneliler, Karahanlılar'ın yanında çok sönük kalır. Gazne'
nin 2 km. doğusunda, Ravza'da, Sultan Mahmut türbesinin, sandal
ağacından zengin süslemeli kapı kanatları, bugün Delhi müzesindedir.
Yalnız, Aslan Cazip türbesi, gelişmiş bir mimari gösterir. 12,50 m.lik
kare biçiminde ve tromplu kubbe ile örtülü türbe, tuğladan yapılmıştır.
Duvarlar ve kubbe, tuğlaların zikzak ve merdiven biçiminde dizilmesi ile
ayrıca renkli kalem işleriyle süslenmiştir.
Türbenin yanında
aşağıdan yukarıya incelen 22 m. boyunda, silindirik bir minare vardır ve
üst kısmı bugün yıkık haldedir.
c)
Medreseler
Gazneliler zamanında
medreseler de yapıldığı bilinirse de, bunlardan bir eser kalmamıştır.
İtalyanlar tarafından yapılan araştırmalarda Gazne'de, Pir Falizvan
mezarlığında bulunmuş kitabelerde, medrese adı geçmektedir. Fakat,
bunlardan medrese mimarisi bakımından bir fikir edinmeye imkân yoktur.
d)
Saraylar
Tarihçi Beyhakî'den,
Sultan I. Mesud'un büyük bir mimari kabiliyete sahip olup, sarayının
plânını kendisinin çizdiğini ve Abdülmelik adlı bir mimarın yardımı ile
dört yılda tamamladığını (1036) öğreniyoruz.
XI. yy.'ın başından
ve Sultan Mahmut zamanından kalan en eski saray, Hilmend nehri
kıyısındaki Büyük Saray'dır. Önünde bir alay meydanı vardı. Burada, iki
katlı, gösterişli şituk dekorlu nişlerle süslü bir cephe vardı.
Bunlardan bir parça, Kâbil Müzesi deposundadır.
Büyük kısmı,tuğla
temeller üzerine kerpiç, bazı önemli bölümleri tamamiyle tuğladan
yapılmış olan saray, 164 x 92 m. ebatlarındaydı. Cephenin ortasındaki
derin kapıdan, haçvari bir mekâna, buradan da sarayın dört eyvanlı
avlusuna (63 x 45m.) giriliyordu. Böylece , Karahanlı saraylarında
gördüğümüz, dört eyvanlı avlu şeması, Gazneliler'de daha gelişmiş olarak
görülür.
Büyük Selçuklular
Vaktiyle
Göktürkler'in temel unsurunu teşkil etmiş olan Oğuzlar'ın (Oğuzlar,
Müslüman olunca Türkmen adını aldılar) Kınık oymağından Dokak oğlu
Selçuk ve torunları tarafından, Horasan'da kurulmuş olan devlet, Sultan
Tuğrul Bey, Alparslan ve Melikşah devirlerinde, kısa zamanda bir
imparatorluk haline gelmiştir. Sultan Tuğrul Bey, 1040'da Rey şehrini
merkez yapmıştır. 1157'de Sultan Sencer'in ölümünden sonra, 1193'e kadar
İran'da Irak Selçukluları hakim olmuş, Sultan III. Tuğrul'un ölümüne
kadar devam etmiştir.
1.
Mimarî
a)
Camiler
Karahanlı ve Gazneli
camileri tanınmadan önce, Türk cami mimarisi, İran'da Büyük
Selçuklularla başlatılıyor ve bu yüzden mimari gelişmede birçok
problemler aydınlatılamadığı gibi, sürekli değişen hipotezler ortaya
atılıyordu. Bugün mihrap önü kubbesi ile bir mekân birliği gösteren
camilerin, Karahanlı ve Gazneli mimarisinde ele alındığı son yıllardaki
araştırma ve kazılarla anlaşılmıştır.
Selçuklular, İran'da
Türk mimarisinde daha önce başlayan gelişmeleri toplayıp
değerlendirerek, büyük ölçüde anıtsal bir cami mimarisi yaratmışlar,
ondan sonra, bütün İran ve Orta Asya'da dört eyvanlı, avlulu ve mihrap
önü kubbesi ile, onların cami tipleri hakim olmuştur.
İlk Selçuklu camii,
en önemli kısımları Melikşah zamanında (1072-1092) yapılmış olan Isfahan
Mescid-i Cuması'dır. Kitabelere göre, büyük mihrap kubbesi ile bunun tam
karşısında avlu dışında kuzeydeki küçük kubbeli mekân, Melikşah
zamanında, dört eyvanlı avlu ve revaklar da bütün ana hatlarıyla yine
Selçuklular devrinde meydana gelmiştir. Bundan sonra cami, otuza yakın
kitabe ile belirtilen uzun bir devrede çeşitli ilâve ve değişikliklerle
genişletilmiş,XIX. ve XX. yy.'larda da tamirler geçirmiştir.
Bir defada, avlulu,
mihrap önü kubbeli olarak gerçekleştirilen cami; "Zavvare Ulu Camii"
(1135)' dir. Bu camiden sonra, bütün İran - Orta Asya'da bu plân şeması
uygulanmaya başlanmış ve Selçuklular'dan sonra da devam etmiştir. Ancak
bu şema, mihrabın her yandan görülmesini engellediğinden, çeşitli
yerlere mihrap yapmak gerekmiştir. Eyvanların çok yüksek görünmemesi
için revaklar iki katlı yapılmıştır. Ardistan'daki Mescid-î Cuma da
(1160) bu grup tandır ve İran'daki Selçuklu camilerinin en göze çarpan
eserlerindendir
İran'da, daha önce
yapılan Selçuklu camileri, tuğladan, hafif sivri, tromplu kubbeleri ile
küçük ölçüde, İsfahan'da Melikşah kubbesinin devam eden varyasyonları
olarak görünürler. Bunlardan ilki olan Gülpayegân Camii (1108-1118),
kare bir mekân üzerine, mukarnaslı tromplarla çok hafif sivrilen bir
kubbeden ibarettir. Cami, XIX. yy.'da Kaçarlar zamanında dört eyvanlı
hale getirilmiştir.
Selçuklu
kubbelerinin daha İsfahan'da tamamen gelişmiş olan zengin iç yapılarına
karşılık, dış görünüşleri her türlü süslemeden uzak, sık tuğla
örgüsünden, kübik masif yüzeyler halindedir. Kübik blok üzerinde,
sekizgen bir geçiş bölgesinden sonra hafifçe sivrilen kubbe silueti,
sağlam bir ifade kuvveti ile Selçuklu kubbesini sembolize eder.
Gaznelilerde daha önce ele alınan kubbe-eyvan birleşmesi, en başarılı
şekli ile Selçuklularda geliştirilmiştir. Selçuklulardan önce, İslâmiyet
devrinde ne doğu ne de batı İran'da kubbe ile eyvanın birleştiği bir tek
örnek görülmemiş ve Selçuklular bunu yeniden bulmuşlardır.
Büyük Selçuklu
camilerindeki minareler, genel olarak Karahanlı minarelerinin
özelliklerini sürdürmektedir. Zaman zaman Gazneli formlarına yakın
örnekler de görülür. Büyük Selçuklular İran'da, ince uzun silindirik
gövdeli minareleri yeğlemişlerdir. Bunların en eski örneklerinden biri,
Damgan Mescid-i Cuması'nın 1058 tarihli minaresi olup, düz silindirik
gövde tuğlaların, değişik biçimde dizilmesiyle baklava ve geometrik
motifler ve kûfî kabartmalı yazıt kuşağıyla süslenmiştir (Selçukluların
ilk çini bezemeli minarelerindendir). Daha sonra yapılanlar, bu biçimi
geliştirip zenginleştirmiştir.
b)Mezar anıtları, türbeler ve kümbetler
Büyük Selçuklular
zamanında, camilerde olduğu gibi türbelerde de gelişme, Karahanlılara ve
Gaznelilere bağlanmaktadır. İsfahan'ın güneyinde Albakûh'da, Kümbed-i
Ali ve Damgan'da Cihil Duhteran (40 kız), 1056'da, Tuğrul Bey zamanında
yapılmış iki kümbettir. Mukarnas kornişle nihayetlenen, dümdüz alçak
sekizgen gövde üzerinde, bir kubbe ile örtülü olan Kümbed-i Ali,
İran'daki tuğla kümbetlerin aksine, taştan bir yapıdır. Kubbenin
üstünde, herhalde, sekizgen piramit bir külâh bulunuyordu.
Tuğladan silindirik
gövde üzerine, konik külâhlı bir kümbet olan Cihil Duhteran, gövdenin
üst kenarında, geniş kûfî kitabe kuşağı, bunun üstünde ve altında
tuğladan, geometrik frizleriyle dikkati çeker.
Demavend'de bulunan
bir kümbet (XI.yy.), düşey çizgilerinin belirginliği, içten kubbe,
dıştan pramit çatılı oluşuyla diğerlerinden ayrılır. Dehistan'da, meşhed
denilen mezarlıktaki küm betler (XII. yy. başları), yalın tuğla
mimarilerine karşılık, değişik plânları ile dikkati çekerler. Silindirik
ya da yukarıya doğru daralan sekizgen gövdeler yarım silindir ya da dik
köşeli kulelerle bölünmüşlerdir. Cephelerde sivri kemerli, yüzeysel
nişler vardır; önlerinde alçak bir eyvan biçiminde giriş mekânı bulunur.
Merv'deki ünlü
Sultan Sencer Türbesi (1157), Selçuklu türbe mimarlığının şaheseridir.
Kare plânı ile Karahanlı türbelerine dönüşü simgeler. Sekiz köşeli
piramit çatıyla örtülü yapı, geometrik düzenli, ince tuğla örgüler
arasına yerleştirilmiş firûze çinilerle bezenmiştir.
Selçuklu türbe
mimarlığının gelişimini yansıtan bir başka yapı, Tus'da İmam Gazali'ye
bağlanan türbedir(1111). Türbe, dışa taşkın giriş eyvanı, kare plânı,
kubbeli ana mekânı ve arkaya doğru uzanan tonoz örtülü üç bölümden
oluşan plânıyla dikkati çeker.
c)
İran'da Selçuklu medreseleri
Şiîliğe karşı
Sünnîliği geliştirmek ve devlet memurlarını yetiştirmek üzere, ilk
devlet medreseleri, XI. yy. başlarında, Gazne'de kurulmuştur. Büyük
Selçuklular zamanında bu öğretim müesseseleri, geniş bir devlet
teşkilâtı haline getirilmiş, devlet memurları bu yatılı okullarda
yetiştirilmiştir. Bunlardan birincisi, Nişabur'da kurularak ilk defa
medrese adını almıştır.
Büyük
Selçuklular'dan Hargird ve Rey'de, Melikşah zamanında yapılmış iki
medrese kalmış, maalesef diğer bütün medreseler kaybolmuştur. Horasan'da
Hargird Medresesi tam bir harabe olup,tonozu yıkılmış kıble eyvanından
başka bir şey görünmez. Ayakta kalan kıble eyvanı 7.04 m. genişlikte
olup, yan duvarları üçer sivri kemerlerle dışarıya açılmaktadır. İyi
cins sarı tuğladan, yüksek kabartma çiçekli kûfî kitabesi, bitin İran'da
en şahane yazı olup, şimdi Tahran Müzesi'nde bulunmaktadır. Harfleri,
zeminden 8-10 cm. yükselen, 90 cm. genişliğindeki kitabenin üst yarısı
rumî ve palmetlerden süsleme halindedir.
Godard'ın, 1937'de,
Rey'de meydana çıkardığı ikinci dört eyvanlı medresenin zengin şituk
süslemeli mihrabı, kıbleye tam uygun değildir. Birbirine eşit
kuzey-güney eyvanları da, doğu ve batı eyvanlarından daha küçük olarak,
genel kaideye aykırıdır. Creswell, bunun bir eve benzediğini ve öğrenci
hücrelerinin de bulunmadığını ileri sürerse de, mihrabı çevreleyen kûfî
kitabeler, ev fikrine uygun değildir.
d)
Kervansaraylar
Karahanlı ve
Gazneliler'in geliştirdikleri kervansaray mimarisini, Büyük Selçuklular
kuvvetle ele alarak, anıtsal eserler meydana getirdiler. Damgan - Sümnan
yolu üzerinde, Ehvan' da, Ribat Anuşirvan olarak tanınan kervansaray,
kare plânda, kale gibi sağlam duvarlı, köşelerde ve yanlarda silindirik
kulelerle takviyelidir. Dört eyvanlı ve payeler üzerine revaklı avlu
etrafında uzun dikdörtgen biçiminde, yan yana simetrik odalar,
köşelerden üçünde, dört eyvanla çevrili küçük kubbeler halinde daireler
vardır. Bu daireler, Samerra'dan ve Abbasiler'den gelmedir.
Tuğrul Bey zamanına
rastlayan Ribat Zafaranî , teknik bakımdan bazı gelişmelerle değişik bir
plân gösterir. Kare biçiminde, köşeleri kuleli, ortasında dört eyvanlı
avlu ile simetrik olarak tek tek sıralanmış odaları olan bir yapıdır ve
girişin sağında cami vardır.
e)
Saraylar
Selçukluların
merkezi Merv, Sultan Sencer'in ölümüne kadar parlak bir imar faaliyeti
görmüş, daha sonra Harizm'de, Ürgenç onun yerini almıştır. Merv'de kalan
eserlerden Sultan Kale oldukça iyi durundadır. Dört kilometre kare bir
alanı çeviren surlar 15 m. yükseklikte ve her 15 m.'de 4 m. çapında
yarım silindirik bir kule ile takviyeli olup, ayrıca bir hendek ile
korunmuştur. İçerisi duvarlarla bir ark ve şehristan olarak
düzenlenmiştir. Saray ve kışlalar ark denilen bölümdedir. Eski meskûn
şehrin ortasında bir havuz, büyük bir cuma camii ve Sultan Sencer'in
türbesi yer alıyordu.
Selçuklular'ın XI.
yy.'da Merv'deki sarayları 45 x 39 m. ölçüsünde 50 odalı, çok gösterişli
bir yapı idi. Doğuda bulunan esas girişten dört eyvanlı ve 16 x 16 m.lik
avluya geçiliyordu. Bunun yanında cephesi yarım sütunlarla dekorlu bir
yapı içindeki dikdörtgen salon, belki sulta nın kütüphanesi olabilir.
Zengiler
Türk Sanatı Tarihi
için önem arz eden Atabeklerden Zengiler (1127-1262), Suriye ve Irak
çevresinde hüküm sürdüler.
Zengilerin mimarisi,
Selçuklu mimarisinin formlarını Suriye-Irak bölgesine getirmiştir. Çok
ayaklı cami şemasının etkili olduğu bir mimari anlayışı
benimsemişlerdir. Bu devirden günümüze gelen camiler, diğer Atabekler,
Eyyubî ve Memlûk devirlerinde değişikliğe uğramışlardır. Bu yapılar
arasında en önemlileri Rak'a, Hama ve Halep Ulu Camileridir. Özellikle
yuvarlak formlu Orta Asya kökenli Türk tipi minare, cami mimarisinde
Türk unsurlarının da yer aldığını gösteriyor. Camilerde olduğu gibi,
medreselerde de birçok mimari şema ve unsurlar da Türkler tarafından
geliştirilmiş ve böylece bu bölgelerde yeni bir sentez oluşturulmuştur.
Zengi medreseleri,
Orta Asya ve İran Türk-İslâm sanatında görülen eyvanlı avlulu şemaya
sahip idiler.Medreselerin bir kısmı dört eyvanlı, bazıları ise daha az
sayıda eyvana sahip idiler. Türbelerin de genellikle bir medrese
eyvanında yer aldığını görüyoruz. Bu arada, Basra'daki 1136 tarihli
Gümüştekin Medresesi, üzeri kubbe ile örtülü ve dört eyvanlı bir avluya
sahip olması bakımından ayrıca önemlidir. Çünkü, Anadolu'daki kapalı
avlulu medreseler, bu şemaya dayanmaktadır. Böylece, kapalı avlulu ve
açık avlulu medreseler, ilk defa beraberce bu devirde ortaya ortaya
çıkmış oluyor. Medreselerde mescitler daha çok, güney eyvanı yerinde
bulunuyordu.
Memlûklular
Osmanlılardan önce
Mısır'da sanat alanında en büyük varlık gösteren Türk devletidir.
Memlûklular siyasi tarih literatüründe, genellikle Bahri (Türk)
Memlûklular (1250-1517) ve Burcî (Çerkez) Memlûkluları (1382-1517)olmak
üzere iki kısımda incelenirler. Biz burada, Türk Memlûkluları'ndan
bahsedeceğiz.
Memlûk mimarisinde
yeni etkilerin yanında, daha önceki Türk mimarî geleneklerine bağlı
kalındığını görüyoruz. Mimari eserler genellikle külliye halinde ele
alınmış, esas itibariyle taş malzeme kullanılmıştır. Dört eyvanlı avlulu
plan şeması, yüksek kasnaklı kubbe tipi, düğümlü geçmeli renkli taş
süslemeler gibi, Zengilerden gelen sanat ve mimarlık unsurları devam
etmiştir. Yapıların dış görünüşlerinde, cephelerde, nal kemer ve çifte
pencere gibi unsurlarda, Batı İslâm dünyasından gelen tesirler de
görülmektedir. Memlûk mimarisinin en önemli özelliklerinden birisi de,
yapıların büyük boyutlarda ve külliye olarak ele alınmaları sebebiyle,
şehirciliğe büyük katkılarının olmasıdır.
İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK RESİM SANATI
Eski Türkler'de
resim sanatının doğuşu, bozkır kültürünün başlangıcına kadar geri gider.
Proto-Türk devri ve Hun devrinde, Türkler için kendine özgülük yanı da
olan resimden, daha doğrusu tasvir sanatından söz edebiliriz.
En erken
devirlerden itibaren görülen kaya resimleri (petroglif), kaya ve mağara
yüzeyleri üzerine yapılmışlardır. Bunlardan bazıları boya ile yapılmış,
bazıları da kazıma ve çizme yoluyla gerçekleştirilmiştir.
Kaya resimleri,
Orta ve İç Asya'da miladdan önceki bin yıllardan, M.S.14. ve15.yüz-
yıllara kadar çok çeşitli konuları kapsar. Özellikle, erken tarihli
örneklerde, av kültürü ve sembolizmini yansıtan resimler egemendir. Bu
resimlerin bazılarında sembolik anlamları ihtiva eden "hayvan mücadele
sahneleri"nin proto-tiplerini ve sonraki bazı örneklerini meydana
getiren birbirleriyle mücadele eden hayvan figürlerine rastlıyoruz. Zıt
kavramların mücadelesini (iyi, kötü, aydınlık, karanlık vb.) sembolize
eden bu mücadele sahneleri, insan-hayvan mücadele sahneleriyle beraber,
tarih öncesi devirlerdeki "hayvan-ata" inancı ve "hayvan biçimine girme"
teması ile ilgilidir.
Kaya
resimlerinde ayrıca, süvari tasvirleri, savaşan insan figürleri, arabalı
çadır tasvirleri, bazen kuyruğu düğümlü, "moncuk" denilen püskül
süslemeli at tasvirleri, kurt, dağ keçisi, geyik vb. çeşitli sembolik ve
mitolojik anlamlara sahip hayvanlarla ilgili kompozisyonlar, dinî
inançlar ve günlük hayata ait sahneler vb. çeşitli unsurlar yer
almaktadır.
Kaya
resimlerinin en erken örnekleri, Orta Asya'da Mezolitik veya erken
Neolitik devirlere ait olarak bulunmuştur. Bu kaya resimleri arasında,
özellikle Güney Özbekisan'daki, Za- raut Kamar mağarasında ve Doğu
Pamirler'daki Sakta (Shakhta) mağarasında yer alan resimler önemlidir.
Göktürk kaya
resimleri ise, pek fazla bir değişikliğe uğramaksızın sürmekteydi. Orhon
ve Tula bölgesindeki pek çok örnek bunu doğrular. Ancak, Göktürk devri
kaya resimleri Trans-Baykal, Güney Sibirya ve Yakutistan'a kadar olan
çok çeşitli bölgelere yayılmıştır. Bu re- simlerde daha çok, av ve
süvari resimleri mevcuttur.
Eski Türk
resminin asıl temsilcileri, sanata çok ilgili olan, Uygur Türkleridir.
Klasik Uygur resim üslûbu IX. yy.'da başlar ve XIII. yy.'a kadar
varlığını devam ettirir. Daha sonra gelen ve XV. yy.'a kadar devam eden
dönemde, yabancı tesirler artar ve klasik üslûp kaybolur.
Uygur resim
sanatının genel ifadesi, İç Asya Türk sanatının etkisiyle ortaya
çıkmıştır. Her ne kadar Büyük İskender ile birlikte gelen Helenistik
üslûbun, ışık-gölge ile hacimleri meydana çıkarma tekniği bir müddet söz
konusu olmuşsa da, bu kesinti devresinden sonra yine Orta Asya'nın İç
Asya'dan devraldığı üslûp devam etmiştir. Bu üslûp, özellikle kaya
resimlerine dayanan çizgi tarzının hakim olduğu ifadeyi tercih ediyordu.
Bazen yaldızın
da kullanıldığı resimlerde, klasik Uygur devrinde kırmızı renk, gök
rengi ve yeşil kullanılıyordu. Renkler çoğu kez parlak ve canlıydı.
Uygur resim
sanatında kompozisyonlar, kaya tapınaklarının duvar yüzeylerine olduğu
gibi, ipek kumaşlar üzerine, ahşap materyal ve kâğıt üzerine de yaygın
olarak yapılıyordu. Duvar resimlerinde doğal boyalar kullanılıyordu.
Resimler bazen doğrudan doğruya, düzleştirilmiş duvar üzerine, bazen de
yaş sıva üzerine uygulanıyordu. Boyalar bazen, tempera tekniği
kullanılarak elde ediliyordu.
Anlaşılacağı
üzere, resimlerde çok çeşitli konular yer almaktadır. Bunların başında
dinî sahneler gelir. Dinî sahnelerin büyük bir çoğunluğu da Budha'yı,
Budha'nın öğretisini, yaşantısını ve diğer Budist ilâhları tasvir eder.
Bu arada, Türklerce kabul edilen Maniheizm ve diğer dinlere ait konuları
içeren resimlere de rastlanır. Aynı zamanda, sembolik çiçek tasvirleri
ve hayvan tasvirleri de önemli bir yer tutar. Bu konuların dışında,
günlük yaşantı ile ilgili sahneler, çeşitli destan ve efsaneler, din
adamları, süvariler, prens ve prensesler de resimlerde yer alır. Bu
resimlerin bir bölümünde portre anlayışının yer alması, Türk Sanat
Tarihi bakımından oldukça önemlidir.
İnsan yüzüne
kişisel bir özellik vermek, yani portre sanatı ilk defa 750 yılından
sonra Türk duvar resimlerinde başlamıştır. O zamana kadar insan
vücudunun diğer kısımları gibi, yüz de şemalara göre çiziliyor ve resmin
altına kişinin adı yazılarak ayırdediliyordu. Fresklerde, resimlerini
yaptırmak isteyen kimseler tasvir ediliyor, böylece çeşitli insan
grupları, Hind ve Çin rahipleri, Toharlar, İranlılar görülüyordu.
Uygurlar, kendilerinden farklı insanlar üzerinde dikkatlerini
toplayarak, bunları tiplere ayırdılar ve kendilerini de daha belirli
olarak görmeye başladılar. Bu durum onlara, portre sanatı yaratmak ve
geliştirmek imkânını kazandırdı. Portre benzerliği, aynı kıyafet ve
duruştaki yan yana sıralanmış rahip resimlerinde açıkça bellidir.
Bunların yüzleri çeşitli insanları gösteriyor. Diğer resimlerde de
kendini belli eden bu portre sanatı, kişisel düşünce ve şuur bakımından,
çok önemli bir ilerlemeyi gösteriyor. Portre sanatının doğmasında, eski
geleneklerin de rolü olmuştur.
Uygurlar
zamanından kalan minyatürler, Maniheist kitaplarındaki sayfalardır.
Bunlar kısmen dinî, kısmen dünyevî sahneleri canlandırırlar. Bunlardan
başka büyük resimler, sayfalar ve sancaklar kalmıştır ki, bunlar Mani
mabetlerinde saklanır ve ayinlerde kullanılırdı. Bu Uygur minyatürleri,
daha sonra İslâm minyatürlerinin kaynağı olmuştur.
Uygurlar, VII.
yy.'da Budizm'i ve Bögü Kağan 762'de Mani dinini kabul etmişti.
Uygurlar'ın sanatı daha çok Budizm olmakla beraber, bu iki dinin
çerçevesinde gelişmiştir. Manihaî minyatürler Turfan ve Kansu'da, Orta
İran (Pehlevî) veya Türk dilinde ya da iki dil karışık olarak yazılan
dinî kitaplardadır. Bunların üslûp özellikleri, uzun zaman devam
etmiştir. VIII.-IX. yy. lacivert zeminli minyatürlerde çizgi ve ışık
gölge, aynı zamanda kullanılmıştır. Bu Manihaî yazmalar, Hoça'da hüküm
süren Uygur kağanlarına ithaf ediliyordu. Bögü Kağan'ın himayesiyle Mani
dini yaşayabilmiş, Hoço, Kansu ve Çin'de mabetler yaptırılmış, bu sayede
Uygurlar'dan Manihaî minyatür ve resimler kalmıştır.
Uygur sanat
merkezleri, 768'de manastırların yapıldığı, kağanın sarayı bulunan
kışlık merkez ve kutsal şehir Hoço, bunun kuzey yakınında Bezeklik, doğu
yakınında Tuyak, Bezeklik'in doğusunda Sengim, Hoça'nın kuzeyinde
Turfan, Murtuk, Sassık Bulak, Yar Hoto, Sorçuk, Ming Öy, Kum Tura ve
diğer şehirlerdir.
Anadolu Selçukluları
Anadolu'da iki
yüzyıla yakın bir süreci kapsayan ve Orta Asya kökenli Türk göçebe
sanatının izlerini taşıyan Anadolu Türk sanatı, mimarlıktan bezemeye ve
el sanatlarına kadar damgasını vurmuştur. Doğudan getirilen unsurlarla
Anadolu'nun yerel gereçleri ve geleneksel teknikleri birleşerek, yeni
bir bireşime ulaşılmaya çalışılmış; ancak, kesin bireşim Osmanlı
sanatıyla gerçekleşmiştir.
XIII. yy.'dan
başlayarak Anadolu mimarlığında söz sahibi olan Anadolu Selçukluları;
cami, medrese, türbe, tekke-zaviye, kervansaray, han, hamam, köşk, saray
ve köprü gibi değişik işlevlerde bir çok yapı üretmişlerdir. Bu
yapıların çoğu devletin merkezi olan Konya ve çevresinde bulunmaktadır.
1.
Mimarî
a)
Camiler
XIII. yy.'ın
Selçuklu camilerinin çoğunda, kimi küçük ayrılıklarla, örtü düzeni, çok
ayağa oturan şema uygulanmıştır. Dönemin ilk önemli yapısı XII. yy.'ın
ortalarından kalma Konya Alâaddin Camii, iki ana bölüme sahip bir eser
olarak karşımıza çıkar. Doğu yöndeki çok ayaklı düz damın aksine, batı
yöndeki yine düz çatılı olan kısma geçmeden önce, mihrap önü kubbesinin
arkasında bulunan bir eyvan (veya eyvana benzer bölüm), ile İran-Türk
mimarisi ilişkileri öne çıkar. Abanoz minber, çini mozaik süslemeli
kubbe ve mihrap, caminin mimari açıdan en ilgi çeken bölümleridir.
1233 tarihli Niğde
Alâaddin Camii, bütünüyle kesme taşın kullanıldığı mihrap duvarına
paralel üç nef'den oluşur. Yapının merkezi kısmı, üzeri açık bir avlu
niteliği taşır. Taçkapı ve mihrap, yıldızlar, geometrik geçmeler,
rozetler, zincir ve örgü motifleriyle zengin bir biçimde bezenmiştir.
Sekizgen kaide üzerinde yükselen kalın, silindirik gövdeli ve damalı
minaresi, daha sonra ilk Osmanlı yapılarında da kullanılmıştır.
Kayseri'deki Huand
Hatun Külliyesi (1235-1238), Anadolu Selçukluları'nın cami, medrese,
kümbet ve hamamdan oluşan ilk yapı topluluğu olması açısından önemlidir.
Bu külliyenin camisi, plân ve tasarım açısından Malatya Ulu Camii'ne
benzer.
Anadolu Selçuklu
camilerinde, örtü düzeni, ağaç direklere oturan camiler de önemli bir
grup oluşturur. Anadolu dışı bir geleneği sürdüren bu yapılarda da ana
şema fazla bir değişiklik göstermez. Bu tip yapıların en önemlileri,
Konya Sahip Ata Camii (1258), Afyon Ulu Camii (1272), Sivrihisar Ulu
Camii (XIII. yy. ortası), Ankara Arslanhane Camii (XIII. yy.), Bey-
şehir Eşrefoğlu Camii (1299'da tamamlanmıştır) 'dir. Bu yapılar, zengin
kalem işleri, çini mo- zaik süslemeleriyle dikkat çekerler.
b)
Medreseler
Anadolu Selçuklu
mimarlığının en özgün anıtları olarak nitelendirilen medreseler, iki ana
şemaya göre gelişmişlerdir; kapalı avlulu ya da kubbeli medreseler ve
açık avlulu medreseler. Orta avlunun büyük bir kubbeyle örtüldüğü
birinci grup medreseler, hankâh, tekke, zaviye vb. dinsel yapılara örnek
olmuştur. Bu grubun en eski tarihlilerinden biri olan Sincanlı Boyalı-
köy Medresesi (1210), iki katlı, oldukça simetrik düzendeki dengeli
mimarisiyle dikkati çeker.
1251 tarihli Konya
Karatay Medresesi (mimarisinin yanısıra, zengin çini mozaik
bezemeleriyle de bir baş eserdir), günümüze ancak bir bölümü ulaşabilen
ve çifte minareli anıtsal taçkapısıyla dikkati çeken İnce Minareli
Medrese (1260-1265), dengeli plânıyla bu iki yapıyı izleyen Çay Medrese
(1278), iki renkli taştan taçkapısı, köşe kuleleri ve türbeleriyle
farklı bir görünümü olan Kırşehir Caca Bey Medresesi (1272), bu gruba
giren belli başlı medreselerdir.
Açık avlulu
medreseler revakları, kat ve eyvan sayısına göre kimi farklılıklar
gösterirler. Bu gruba giren en eski tarihli medrese Kayseri Çifte
Medrese'dir(1250). Medrese ve şifahane olarak düzenlenen dört eyvanlı
yapı, Anadolu Türk sanatının en eski hastahanesi olması bakımından da
ayrı bir önem taşır. Dönemin diğer açık avlulu medreseleri arasında
Huand Hatun Külliyesi'nin Medresesi, Akşehir Taş Medrese (1250), Kayseri
Seracettin (1237), Avgunu (XIII . yy. ilk yarısı) ve Sahibiye (1268)
medreseleri belirtilebilir.
XIII. yy.'ın ikinci
yarısında, Moğol istilâsından sonra, daha değişik bir tasarımla
karşılaşılmaktadır. Bu yapılar, taçkapı üzerindeki çifte minareleri,
zengin bezemeleriyle dikkat çeker. Avlunun ana eksenleri üzerine
eyvanlar yerleştirilmiş, girişin karşısındaki ana eyvan tüm iç mekâna
hakim olacak biçimde tasarlanmıştır. Bu grubun en önemli iki örneği,
Tokat ve Sivas'daki Gök Medrese görkemli ön cepheleri, uyumlu
mimarileri, zengin çini ve taş mozaik süslemeleriyle Anadolu Selçuklu
sanatının klâsikleri arasında yer alırlar.
c)
Türbeler ve kümbetler
Bir külliyeye bağlı
olarak tasarlanan ya da bağımsız olan türbe ve kümbetler, çoğunluk- la
çok köşeli plânlı, taştan yapılardır. Bunlar genellikle İran'daki Büyük
Selçuklu kümbetleri gibi içten kubbe, dıştan piramit ya da konik
çatılardır. İran'dakilerden farklı olarak tabana doğru genişleyen bir
kaide üzerinde yükselirler; kaideden , yuvarlak ya da çok köşeli gövdeye
geçişte üçgen prizmalar kullanılır. Yalnızca silmelerle yetinilen ya da
tümüyle bezemesiz örneklerin yanısıra, ince taş işlemeli olanlar da
vardır. Bu dönemden günümüze ulaşan en eski tarihli örnek, Konya
Alâaddin Camii'nin avlusundaki Kılıçarslan Kümbeti 'dir (XII. yy.).
Tercan'daki Mama
Hatun Kümbeti ise (XIII. yy. başı) değişik mimarisi ile Anadolu'da
benzeri bulunmayan bir örnektir. Daire biçimi bir duvarla çevrili
türbenin silindirik gövdesi ve konik külahı, yuvarlak dilimlidir. Büyük
Selçuklular'a özgü tuğla bezemeler, burada taşa uygulanmıştır
XIII. yy.'da altta
oturtmalık, üstte merdivenlerle çıkılan bir eyvandan meydana gelen me-
zar yapıları da vardır; Seyitgazi Ümmühan Hatun Türbesi , Afyonkarahisar
Boyalıköy Türbesi, Kastamonu Aşık Sultan Türbesi, Konya Gömeç Hatun
Türbesi vd.
d)
Hanlar ve kervansaraylar
Karahanlı, Gazneli
ve Büyük Selçuklu kervansaraylarının ana şemasını sürdüren Anadolu
kervansarayları, yazlık denilen açık avlulu, kışlık diye anılan kapalı
avlulu ya da bu iki türü birleştiren büyük boyutlu yapılardır. Selçuklu
sultanlarınca gerçekleştirilen ve sayıları dokuzu bulan sultanhanları
Anadolu taş mimarisinin görkemli örnekleridir. Aksaray-Kayseri yolunda
Alay Han (XII. yy.'ın ikinci yarısı), Konya-Aksaray arasındaki Sultan
Han (1229), Antalya-İsparta yolundaki Evdir Han (1214-1218),
Kayseri-Sivas arasındaki Sultan Han (1232-1236), Alanya yolundaki Alara
Han (1232), Kayseri-Malatya arasındaki Karatay Han (1240-1241),
Antalya-Alanya arasındaki Şarapsa Han (1236-1245) Konya-Akşehir
arasındaki Horozlu Han (1246-1249), Akşehir-Çay yolundaki İshaklı Han
(1249), Akşehir- Afyonkarahisar arasındaki Çay Han (1278-1279)
Anadolu'daki yüzü aşkın kervansaraylardan birkaçıdır.
Bu kervansaraylar,
kulelerle güçlendirilmiş sağlam duvarları, gösterişli taçkapıları,
revaklı avluları, avlu ortasında yer alan köşk mescidleri, değişik
işlevdeki mekânlarıyla, Anadolu Selçuklu mimarlığının gelişimini en iyi
yansıtan yapılardır
e)
Saraylar ve köşkler
Anadolu
Selçukluları'nın saray ve köşkleri, Anadolu dışı örnekler kadar görkemli
olmasalar da, özellikle bezemeleriyle dikkat çekerler. Bu yapılarda da
ana şema, dört eyvanlı avlu tasarımına dayanmaktadır. Genellikle tuğla
ya da moloz taştan inşa edildiklerinden günümüze ulaşamayan bu yapılar,
kazılarda ortaya çıkarılan buluntulara göre çiniler, alçı kabartmalar,
duvar resimleri ve moziklerle süslüydü. Dönemin usta sanatçılarının
ürünü olan bu bezemelerdeki, insan, hayvan ve kuş figürlerinin gerçekçi
bir anlayışla ele alındığı görülür.
2.
Süslemeler
Anadolu
Selçukluları'nda özellikle taş, çini, yalancı mermer üzerine işlenmiş
birbirini kesen sekizgenlerden, altıgenlerden, yıldızlardan doğan
çeşitli geometrik motifler, dörtlü düğümler, gamalı haçlar, mukarnaslar,
rozetler, madalyonlar, palmet, lotus, kıvrık dallar, rûmiler, hataîler,
Kûfî ve nesih yazılar yaygın biçimde kullanılmıştır. Bunların yanısıra
insan, melek ve hayvan figürleriyle sıkça karşılaşılmaktadır. Uygur
Turfan resimlerini hatırlatan insan figürleri, yuvarlak yüzlü, çekik
gözlü, küçük ağızlı, ince burunlu tiplerdir. Bir elinde mendil ya da
kadeh tutan, bağdaş kurmuş biçimde oturan (Türk oturuşu) hükümdar
motifine çinilerde, yalancı mermer kabartmalarda ve maden sanatında
rastlanmaktadır.
Osmanlılar Dönemi Türk Sanatı
Oğuz boylarının Kayı
boyuna mensup olan Türkler, 12299'da Söğüt'te Osmanlı devletini
kurdular. Zamanla, çağının en kudretli imparatorluğu haline gelen bu
siyasi teşekkül zamanında, Türk Sanatı da evrensel bir sanat olarak
Dünya Sanat Tarihi'ndeki seçkin yerini aldı.
1.
Mimarî
Osmanlı Mimarları,
geçmiş devirlerdeki Türk mimari ekollerinden farklı olarak mimaride,
sadeliği ve mimarinin kendisinden doğan güzelliği tercih ettiler.
Yapıların üstünü örtme konusunda özellikle kubbeyi uyguladılar. Düğer
örtü sistemleri ikinci plânda kaldı. Osmanlı mimarisinde son derece
çeşitlilik arz eden mimari tipler, o zamana kadar ulaşan mimari form ve
plân anlayışını geliştirerek, geleneksel mimarideki birçok sorunu başarı
ile çözdüler.
Osmanlılar, Türk
dünyasının her tarafından getirttikleri mimarlara yaptırdıkları
binalarda bütünüyle Türk karakterini yaşatmışlardır. Selçuk ve beylikler
devirlerinde yapılan binalarla ve özellikle Karaman Beyliği eserleriyle,
Osmanlılar devrindekiler karşılaştırılacak olursa, bu gerçek daha açık
bir biçimde ortaya çıkar.
Osmanlılar dönemi
Türk mimarisinin zaman ve üslûp açısından geçirdiği safhalar, başlıca
altı devre veya üslûba ayrılır:
a)
Bursa Üslûbu veya Erken Devir (1335-1501)
Camiler: İznik ve
Bursa gibi şehirlerde yapılan binalardan, İstanbul'da Beyazıt Camii'nin
inşasına kadar olan zamanı içine alır. Bu üslûptaki binalar, Türkistan
ve Selçuk binalarını andıran ve Selçuklular'da devam eden şekillerdir.
Kubbeler doğrudan doğruya köşe bingileri üzerine oturtulmuş ve sütun
yerine ayaklar kullanılmıştır. Bu ilk devirde yapılmış binalarda, Küçük
Asya'daki Türk anıtlarında uygulanan programın ve planın dikkate değer
bir değişikliğe uğradığını görüyoruz. Çok kemer gözlü cami planı
basitleştirilmiştir. Büyük alanları, yan yana getirilmiş küçük
kubbelerle örtme imkanı veren haç şeklindeki plan genelleşmeye
başlamıştır. Her türlü gereksiz motiflerden sıyrılan süsleme sanatının,
daha zengin fakat, hem sade ve hem de açık hale geldiğini görüyoruz.
Medreseler: İlk
dönem Osmanlı mimarlığının önemli bir grubunu oluşturan medreselerin
çoğu, günümüze ulaşmamıştır. Bu yapılarda, Anadolu Selçuklu ve Beylikler
dönemlerinin kapalı medreseler planını sürdüren örnek çok azdır. Buna
karşılık ortası revaklı açık avlulu, Güney'de dershane-mescit işlevinde
kubbeli ana eyvan, yanlarda kubbeli odaların yer aldığı şema yaygın
biçimde uygulanmıştır. Genellikle külliyeler içinde yer alan veya
bağımsız örneklerin yanında, büyük camilerin avlu revakları ardına
eklenmiş odalardan meydana gelen medreseler de vardır.
Türbeler: XIV.
yy.'da, kare veya çok köşeli plan yaygın olarak kullanılmış, konik
külahın yerini kubbe almıştır. Kare planlı, dört sütun ya da ayağa
oturan kubbeyle örtülü, yanları açık mezarlar da vardır. Selçuklularda
mezar yapıları, dışa kapalı olmalarına karşılık, Osmanlılarda gövde ve
kubbe kasnağındaki pencerelerle dışa açılmıştır. Yapıların bir bölümüne,
revaklı bir giriş eklenmiştir. Taş bezeme, gövdeye ve iç duvarlara
yayılmıştır.
Kervansaraylar ve
Hanlar: Anadolu Selçukluları'nın geliştirdiği kervansaray ve hanların
yapımı, Osmanlı döneminde de sürdü. Bu yapılarda revakla çevrili kare ya
da kareye yakın avlulu, birkaç sahınlı Selçuklu şeması uygulandı. Ancak,
şehir hanlarında kapalı mekanlar, düzgün dörtgen planlarını yitirmiş,
alana uydurulmuştur. Bu dönemde iki katlı hanlar da uygulanmıştır.
Dönemin han mimarlığında kale görünümünden uzaklaşılmış, yalınlık egemen
olmuştur. Osmanlıların Bursa'yı almalarından sonra han mimarisinde
görülen gelişme, Edirne ve İstanbul hanlarıyla XIX. yy.'ın sonuna kadar
sürmüştür.
b)
Klasik Üslûp veya Yüksek Devir (1501-1703)
Camiler: Üç Şerefeli
veya Beyazıt Camisi'nin inşasından, Sultan III. Ahmet zamanına kadar ki
devirdir. Yapılardaki plan daha geniş ve olgundur. Kubbeler kasnak
üzerine oturtulmuş, mukarnaslı ve baklava dilimli sütunlar
kullanılmıştır. Kubbeleri tutan kemerler, büyük sütunlara dayandırılmış
ve oranlar güzelleştirilmiştir. Bu üslûbun en önemli özelliklerinden
biri de, yarım kubbelerle yarım kubbelerle cami sahınına büyük bir
genişlik verilmesidir. Minareler daha uyumlu bir şekil almış ve cümle
kapıları Selçuklulardaki gibi, iki tarafı oyuk hücreli büyük
taçkapılarla süslenmiştir.
Bu dönemin en büyük
özelliklerinden bir diğeri, Mimar Sinan gibi büyük bir sanatçının,
yaptığı binalarla Türk mimarisini, Dünya Sanatı Tarihi içindeki seçkin
yerini aldırması olmuştur. Sinan, bütün mimarî unsurları rasyonel bir
şekilde kullanırdı. Ona göre bir kemer, bir kubbe veya bir sütun, yalnız
bir yapı elemanı olarak kalmamalı, aynı zamanda, teknik görevini
gizleyecek bir süsleme unsuru da olmalıydı. Bu endişe, eserlerinin bütün
kısımlarında görülür.
Büyük duvar ve
pilpaye (filayağı) kitleleri, büyük bir kubbe çevresindeki yarım
kubbeleri, teknik bir kombinezondan çok, bir süsleme düzeni izlenimi
vermektedir. Sonsuz bir çeşitliliğe sahip kare, altıgen veya sekizgen
planlarıyla, yaptığı binaların içine, şaşılacak bir genişlik ve
ihtişamlı bir zenginlik vermesini bilirdi.
Planları, sade
olduğu halde, dahice bir görünüşün ürünüdür; teknik zorunlulukla
kusursuz bir şekilde kaynaşır. Tesadüfe yer vermeyen bütün yapı
unsurları, harikulade bir şekilde birbirlerine bağlanır ve birbiriyle
anlaşır. Merkezî kubbeye, gök kubbe gibi sınırsız bir enginlik verip,
kubbe altında meydana gelen büyük alanı çevreleyen bir bütünlük
oluştururdu. Onun eserlerinde, hiç bir duvar kitlesi, hiç bir pilpaye,
ağırlığı ile gözü yormaz, her şey hafif görünür. Boş ve dolu kısımlar
arasındaki oranların ahengini, harikulade bir şekilde tasarlar, en küçük
bir oransızlığa tahammül edemezdi.
Mimar Sinan'ın ve
dolayısıyla bu dönemin en önemli eserleri Şehzade Camii, Süleymaniye
Camii ve dünyanın sayılı eserleri arasında yer alan Edirne Selimiye
Camii'dir.
Medreseler:
Özellikle büyük selatin külliyelerinin medreseleri, bu alanda yetkin
örneklerdir. Bu dönemde de genellikle, Anadolu Selçuklu ve Beylikler
dönemlerinde uygulanan klasik şemalara bağlı kalınmıştır; ancak, ana
eyvan büyük kubbeli oda biçimindedir. Aynı avluyu paylaşan cami-medrese
planı da yaygındır. Dönemin medrese mimarisi de Mimar Sinan'ın damgasını
taşır.
Türbeler: Türbe
mimarisinde, bu dönemde de, kare veya çok köşeli, kubbeli planlar
yaygındır. Kimi örneklerde yapıya revaklı bir giriş eklenmiştir. Ayrıca,
yanları açık türbelere de rastlanmaktadır.
Kervansaraylar ve
Hanlar: Klasik Osmanlı mimarlığının ana özellikleri olan işlevsellik ve
yalınlık, kervansaraylar ve hanlarda da göze çarpar; genellikle Selçuklu
dönemi şemalarını sürdüren bu yapılarda, değişik sayıda sahınlardan
oluşan dikdörtgen planlı kapalı mekan ve avlular, alana göre değişik
biçimler almıştır. Ayrıca ticaret merkezlerinde, büyük şehirlerde,
birkaç katlı, dış cephelerde dükkanların yer aldığı hanlar inşa
edilmiştir. İki katlı, tek avlulu şehir hanlarına, İstanbul Büyük
çorapçı Hanı Kurşunlu Han, Leblebici Han örnek olarak verilebilir.
c)
Lâle Üslûbu veya Lâle Devri (1703-1730)
Devrin çiçek merakı,
mimariye de etki etmiş, mimari şekiller ve hatlarda, çiçek ve bitki
kıvrımları gibi eğri şekillere doğru gidilmiş ve klasik üslûbun
ağırbaşlı şekillerinden uzaklaşılmıştır. Klasik dönemin son eseri olan
Yeni Cami'den sonra, Osmanlı klasik mimarisi son bulur ve artık
tekrarlanmaz. Cami yapımı da durur. Lâle Devri'nin kasırları, köşkleri,
özellikle Kâğıthane Kasırları, Patrona Halil isyanıyla yakılıp
yıkılmıştır. Bu bakımdan sivil mimariden örnek olarak bugüne pek bir şey
kalmamıştır.
Bu dönemin en
karakteristik yapıları, küçük kubbeli ve geniş saçaklı çatılarla örtülü,
zengin cephe süslemeli, bazen dört köşeli, bazen de altı köşeli aynı
zamanda sebil olan çeşmelerdir. Bunların en ünlüleri Sultan III.Ahmet
Çeşmesi (1729), Azapkapı Çeşmesi(1733), Üsküdar Çeşmesi(1732) ve Tohane
Çeşmesi (1732)'dir.
d)
Barok Üslûbu (1730-1808)
Onsekizinci yüzyılın
ilk yirmi beş yılında, Avrupa ile ilişkiler Fransa'dan getirilen eşya ve
Anadolu'yu görmeye gelen sanatçılar, Türklerin zevklerinde büyük
değişikliğe sebep oldu. O zamana kadar, Avrupa'daki Rönesans
hareketinden uzak kalmış olan Türk sanatı bundan etkilenmeğe başladı.
Binalarda ve sanat eşyalarında, birtakım Rönesans şekilleri ve motifleri
görülmeğe başladı. Klasik şekillerden uzaklaşıldı; hem mukarnaslar ve
Mimar Sinan okulunun alışılmış şekilleri, ham de Lâle motifleri terk
edilerek sanata Barok bir üslûp hakim oldu. Fakat bu üslûp Batı
barok'undan farklıydı. Türk sanatçıları bu üslûbu kendilerine göre
yorumlamışlardı.
Bu üslûp, XIX.
yy.'ın sonuna kadar devam etti. Osmanlı mimarisi karakterini değiştirdi.
Avrupa'daki sanat hareketlerini izleyen Simon, Komianos Kör Yani gibi
İtalyan, Yunan ve Ermeni mimarlar, klasik okulun eski ustalarının yerini
almışlardı
e)
Ampir Üslûp (1808-1874)
Fransa ve
Almanya'daki Ampir üslûbundan oldukça farklı olan bu üslubun, Türklere
has bir karakteri vardır ve Avrupa Ampir üslûbunda kullanılan stilize
edilmiş hayvan figürleri Türk Ampir üslûbunda hiç bir zaman
kullanılmamıştır.
Sultan II. Mahmut
Türbesi, Cevrî Kalfa Okulu, Topkapı Sarayı'ndaki bir kaç pavyon hep bu
üslûpla yapılmıştır. Fakat, Ortaköy Camii ile 1853 yılında Ermeni mimar
Karabet Bal- yan tarafından yapılan Dolmabahçe Sarayı, Barok ve Ampir
karışımım bir üslûpla inşa edilmiştir.
f)
Yeni Klasik Üslûp (1874-1930)
1861 yılında padişah
olan Sultan Abdülaziz zamanında, mimarlık sanatı tam bir çöküntü
görünümünde idi. O zamanlar itibarda olan Rum ve Ermeni mimarları,
acayip ve Türk sanatına tamamen yabancı bir takım binalar
yapmaktaydılar. Her yerde hiç bir üslûbu olmayan, zevksiz ve kaba
yapılar yükselmekteydi. Gotik ve Barok karışımı bir üslûpla, Korent
tarzı sütunlarla camiler, acayip süs motifleri olan çeşmeler, Avrupa
mimari eserlerinden koya edilmiş süs motifleri görülmekteydi. Kısacası,
Yunan sanatından Hint sanatına kadar gelmiş geçmiş bütün üslûplar, bu
eserlerde birbirine karışmıştı.1871 yılında İstanbul'da Aksaray'da
yapılan Valide Camii, bu tarzda bir eserdir.
Bu karışık üslûpta
eserlerden ve fanteziden gözleri rahatsız olan birkaç mimar, o güne
kadar modası geçmiş sayılan o hayran olunacak eserlere döndüler. O
devrin kültüründe kendini göstermeye başlayan milliyetçi hareket, mimari
ile de birleşti. Mimarların düşüncesine göre, Türk sanatında bir
rönesans yaratmak için, eski ustalar tarafından yapılmış olan eserleri
örnek almak yeterdi. Yeni klasik üslûp, işte böyle doğmuş oldu.
Almanya'da mimari
öğrenimini yapmış olan Mimar Kemalettin ile, Paris'de okumuş olan Mimar
Vedat klasik devrin eserlerinden ilham alan binalar yaptılar.
Betonarme inşaat,
düz yüzeyler kullanılmasını emrettiği halde, mimarlar hiç bir mimari
zorunluluğa dayanmayan kemerlerle, kubbelerle,bina yapmaktaydılar.
Bu eserler modern
millî bir üslûbun ifadesi olmaktan uzaktı. Aksine bu unsurlar, bir yapı
zorunluluğu yüzünden değil de, daha çok eski abideleri taklit endişesi
yüzünden kullanılmakla, rasyonel olmayan, karışık bir mimari meydana
getirilmiş oldu.
2.
Çini sanatı
Selçuklu çini
sanatında önemli bir gelişme gösteren mozaik çini tekniği, Osmanlı dev-
rinde etkisini kaybeder. Osmanlı sanatında, özellikle renkli sırların,
motifi oluşturmak için kullanıldığı çok renkli sır tekniği, erken
Osmanlı devrinde mükemmel örneklerini verir. Renkli sır tekniği, XVI.
yy.'a kadar önemini korumuştur. Bu teknikte özellikle tatlı bir sarı ve
yeşil ayırt edici renklerdir.
XVI. yy.'ın
ortalarından itibaren Osmanlı çini sanatına, sır altı tekniği hakim
olur. Şeffaf sırın altına uygulanan natüralist çiçekler ve hatayî grubu
süslemelerin hakim olduğu görülür.Bu dönemin en önemli özelliklerinden
biri de, Anadolu'da minaî tekniğinde ilk denemeleri yapılan kırmızı
rengin "kabarık mercan kırmızısı" olarak sır altına uygulanmasıdır.
Firûze, koyu yeşil, mavi , lacivert, beyaz ve siyah gibi renklerin
kullanıldığı bu muhteşem üslûp, XVI. yy.'ın sonlarından itibaren
bozulmaya başlar. Kırmızı renk, zamanla kahverengiye dönüşür ve ortadan
kalkar.
İznik'de yapılan
çinilerin, çok iyi bir hamuru ve çok sağlam bir cilası vardı. Hemen
bütün İstanbul camileri, renklerinin ve motiflerinin güzelliğiyle bu
çinilerle süslenmişti. İznik atölyeleri XVII. yy.'a kadar çalıştı. Bu
devirden sonra eski usüller tamamiyle unutuldu. Yapılan döşemeler
fırında eğriliyor ve pişirme sırasında renkler şeffaflığını
kaybediyordu.
Osmanlı Türkleri'nce
kullanılan renkler ve sırlar incelenince, bunarın sevdikleri kırmızı
renklerin, Asurlularda olduğu gibi bir demir oksit karışımı olmayıp,
iyice dövülmüş silisin kırmızı bir toprakla karıştırılıp, pekmez ile
ıslatılmasından elde edildiği anlaşılmıştır.
İlk Bursa çinileri
ince bir kaolen tabakayla kaplıydı; çünkü, kullanılan toprak iyi çini
yapmak için gerekli vasıflara sahipti. Sonradan bölmeli diyebileceğimiz
çiniler yapıldı. Bu metoda göre, çini plaklar üstüne bir cila ile çizgi
ya da işaretler çizilip, önceden pişiriliyordu. Pişirmeden sonra da,
bilmeler renkle doldurulup tekrar pişirme işlemine tabi tutuluyordu.
Osmanlı devrinin en
önemli çini atölyeleri İznik ve Kütahya'da bulunuyordu. Başlangıçtan XVI.
yy.'ın ortalarına kadar İznik önemli bir merkez iken sonraları yerini
Kütahya'ya bırakmıştır. Kütahya çinileri, açık ve koyu mavi, yeşil ve
beyaz renkli, mukarnas şeklindeki çinilerdir.
3.
Minyatür
Nakş adı verilen bu
resimler bazen duvarları ve tavanları süslemekte de kullanılırdı. El
yazmalarına ait resimler genellikle, ayrı bir kâğıt yapılıp kitabın boş
sayfasına yapıştırılırdı. Doğrudan doğruya kitabın kâğıdı üstüne
yapılmış olanları da vardır.
Son derece hassas ve
melankolik olan Türk ressamları, güzeli batılı ressamlardan son derece
farklı bir şekilde anlarlardı. Tabiatı en küçük ayrıntılarına kadar
taklit etmekle beraber, şekilleri idealleştirirlerdi. Minyatürlerde
gülen figürlere hemen hemen hiç rastlanmaz. Bir tablodaki kişiler, daha
çok, bir hayal aleminde gibi görünür.
Osmanlı ressamları,
Selçuklu ve İranlı ressamların kullandıkları tekniği devam
ettirmişlerdi. Resim yapacakları kâğıdı, üstüne zamkı arabî içinde
eritilip karıştırılmış beyaz üstübeç tabakası sürerek hazırlarlardı.
Bazen, bu tabakanın üstünden ince altın bir yaldız tabakası geçirilir,
boya da bu tabakanın üstüne sürülürdü Yaldız, renklere parlaklık ve
saydamlık verirdi.
4.
Tezhip
Kitapları süsleme,
Osmanlılarda pek gelişmiş bir sanattı. Hattatlar tarafından yazılan el
yazmaları, tezhipçilere (müzehhipler) verilir; bunlar her sayfayı
yaldızlı çizgilerle çerçeveler, sayfa kenarlarını altın süs motifleriyle
süslerlerdi. Bu çalışmanın, işçiliğin adı altınlamak anlamına gelen
tezhip idi. Tezhipçiler, aynı zamanda birer minyatür ressamıydılar.
Tezhipler çoğu
zaman, devrin üslûbuna göre yapılırdı. Bu tezhiplerde kullanılan süs
motiflerine bakarak, Klasik devrin, Lâle Devri veya Barok Devri'nin
eserleri kolayca ayırt edilir. Sanatın en yüksek noktasına vardığı
Klasik Devirdeki tezhipler, devrin zevkine tamamıyla uygun bir şekilde
yapılmıştır. Stilize edilmiş hayvan şekilleri, kıvrık dallar ve
geometrik motifler, süslemenin özünü teşkil ediyordu.
Lâle Devri'nde
tezhibin görünüşü de değişti. Soyut şekillerin yerini, çiçek motifleri
aldı ve bu motifler daha az ağırbaşlı hale geldi. Bu değişiklik Sultan
III. Ahmet devrinde (XVIII. yy. başı) daha belirli olarak görülür.
Bu dönemin ardından
Barok Devri geldi ve süslemeye Batı motifleri hakim olmaya başladı.
Böylelikle, tezhiplerde Rönesans motiflerinin ortaya çıktığını
görüyoruz. Yapraklar dolama haline gelip, kabalaşıyor. Kenar suları,
seri olarak tekrarlanan birbirine benzer motiflerden meydana geliyor.