"Estetik"
kelimesi Yunanca "aisthesis" veya aisthanesthai"
kelimelerinden gelir. Duyum,duyular, algı, duygu ile algılamak
gibi anlamlar taşır. Bu kelimelerden çıkarılabilecek olan,
estetiğin, duygusallığın sağladığı bilgilerin bilimi
olmasıdır.Estetiğin kurucusu Alexander G.Baumgarten'-dir
(1714-1762).
Ona göre mantık, düşünce ve zihne bağlı yukarıdaki bilgilerin
doğruluğunu inceleyen bir bilimdi. Estetik de duyu ve duygulara
bağlı bilgilerin doğruluğunu inceleyecekti. Yani estetik
mantığın ikiz kardeşi veya duyulara dayalı bilgilerin mantığı
olarak ortaya konmuştu. Felsefenin içinde üç temel normatif
bilim vardırBunlar doğruluk temeli üzerine kurulmuş Mantık,
iyilik temeli üzerine kurulmuş Ahlak ve güzellik temeli üzerine
kurulmuş Estetiktir. Dolayısıyla estetik duyusal alanın bütün
genişliğini değil, özellikle güzel olan kısmını inceler.
Bu nedenle, bir ara estetik kelimesi yerine güzellik bilimi veya
felsefesi kavramları da önerilmiştir (J.G. Herder ve G.W.F.
Hegel tarafından). Ancak daha sonra estetiğin temel değerinin
sadece güzellik olarak sınırlanmasına karşı çıkanlar olmuştur
(I. Kant, Fr. Shiller, K. Rosenkranz, L. Wittgenstein gibi).
Onlara göre yüce, trajik, komik, zarif, ilginç, çocuksu (naif)
soylu, çekici ve hatta çirkinlikbile estetiğin inceleyeceği
değerler içine girebilir.Estetiğin araştırma alanını güzellik ve
sanatla sınırlayan geleneksel anlayışa karşı, sezgi ve sezginin
ifade edilmesini teklif edenler (B. Croce) pek kabul
görmemiştir. Estetik bilimi gene bir sanat felsefesi olarak
kabul edilmektedir.
Estetiğin kaynağı konusunda ise değişik görüşler bulunmaktadır.
Esas estetik olanın estetik obje (sanat eseri) değil, onu yapan
ve ona bakan kişideki psikolojik duygular olduğunu savunan
psikolojik estetikçiler (Th. Lipps) vardır. Buna karşılık
subjektif yaklaşımdan uzak, esas estetik olanın obje, sanat
eseri olduğunu savunan fenomenolojik estetikçiler (L. Witt-genstein)
vardır. Aslında felsefi estetik bütün bunları
birleştirir;psikolojik estetik (süje), fenomenolojik estetik
(obje), sanat felsefesi ve estetik değerler mantığı (estetik
yargı) bir bütün olarak işlenir.
1. Felsefe Açısından Sanat
Sanat birçok bölümleri, akımları, çeşitli şekillerde
uğraşanları, müzeleri, sergi ve gösteri salonları v.s. olan
büyük bir sosyal faaliyet alanıdır. Resim, heykel, mimari,
müzik, edebiyat, tiyatro, sinema, fotoğraf gibi birçok dalları
olan sanat, çeşitli bilimlerce incelendiği gibi felsefe
açısından da incelenmektedir. Bu inceleme sık sık sanatın
toplumsal, psikolojik ve teknik incelemeleriyle çakışmaktadır.
a) Sanat
Sanatın ne olduğu konusu çağlara, toplumlara, üzerinde durulan
sanat alanına göre bazı değişiklikler göstermektedir. Sanat,
insani bir faaliyettir ve insanı etkileyen her şey, sanatı da
etkilemektedir. Sanat, sanatçıya bağlı bir ürün olarak
sanatçının kişiliğinden ve orijinalliğinden de büyük ölçüde
etkilenir. Ama bütün sanat eserleri kişilerde estetik bir zevk
ve heyecan uyandırır; beğenilir, takdir edilirler.
Sanat eserini diğer rasgele eserlerden ayıran unsurlar
nelerdir? Bunların başında güzellik gelir. Daha sonra da
tartışılacağı üzere, güzelliğin tanımı oldukça zordur.
Güzelliğin yanı sıra bir sanat eserinde yüce olma, haz ve hoşa
gitme duygusu uyandırma, doğru ve iyi olma, faydalı olma, bir
amaca hizmet etme, insanın orada kendi ruhundan, heyecanlarından
bir şeyler bulması gibi özellikler de aranmaktadır. Sanatı daha
iyi anlayabilmek için, filozofların sanat faaliyetini nasıl
değerlendirdiklerine kısaca bakmak gerekir. Sanatın kökeninin,
kaynağının ne olduğu konusunda çeşitli görüşler vardır ve
bunlardan bazıları şöyle özetlenebilir:
1) Taklit (mimesis)
Sanatın esasının taklit olduğunu savunan ilk düşünür
Aristoteles'tir (M.Ö. 384-322).Aslında Platon (M.Ö. 427-347)'nun
eserlerinde ve felsefesinde de, her şeyin aslının idealar
dünyasında bulunduğu, bu dünyadakilerin hepsinin onun iyi ve
kötü taklitleri olduğu şeklinde bir görüş vardır.
Aristoteles ise insanda bir taklit (mimesis) yeteneği ve
hazzının bulunduğunu, sanatçının olayların ve varlıkların
özündeki ideali, fikri taklit ettiğini söyler. Sanatçı, âdeta
tabiatın eksik bıraktığı şeyleri tamamlar.Estetiği bağımsız bir
bilim haline getiren Alman filozof Alexandre-Gottlle
Baumgarten'e göre de evrende madde ve ruh öylesine âhenkli bir
şekilde birleşmiş ve kaynaşmıştır ki, sanatın ve sanatçının
amacı tabiatı taklit olmalıdır.Maddeci estetikçilerden H.Koch'a
göre ise, sanat, özel bir gerçekliği yansıtma biçimidir. Ancak
bu yansıtma biçimini toplumsal değerler belirler. 1-2-3-4-5
Belki bazı sanat dallarında, meselâ resimde, heykelde,
tiyatroda taklidin daha fazla yer aldığını, ama mimari, edebi
sanatlar gibi alanlar-da hayal gücünün taklidi aştığını söylemek
daha gerçekçi olur.Zaten eski Yunan düşünürlerinden Philostratos
taklidi ikinci plana atarak hayal gücü ve yaratma ilkesini
savunmuştur. Hayal gücü taklitten daha kuvvetlidir. Eski Yunan
Tanrılarının heykellerini yapanlar onları görerek
yapmamışlardır.
Alman filozofu G.W.Fr. Hegel (1770-1831) de tabiat güzelliğini
reddederek sanat güzelliğini tabiat güzelliğinden üstün tutar.
Fr.W.-J. Shelling (1775-1854) de sanatı tabiatın taklidi
sayanlara karşıdır. Sanatçı, yaratıcı Tanrının ruhunu
bilinçsizce izler; onun yaptıklarını taklit etmez, tabiatı
canlandıran Tanrısal ruh gibi o da yeniden, orijinal olarak
yaratır, kullandığı eşyaya can verir.
Taklit; resim, heykel gibi bazı sanatların vasıtası olabilir
ama birçok sanatlarda vasıta bile olamaz. Kaldı ki, birçok
fotoğrafta, plastik ve balmumundan yapılmış gerçeği aynen taklit
eden eserlerde bir sanatçı ruhu, bir estetik heyecan duyulmuyor.
Tiyatroda izlenip alkışlanan birçok cinayet sahnesi gerçek
hayatta aynı beğeniyi bulur mu? Sanat eseri, gerçeğin yalın bir
taklidinden çok daha farklı bir şeydir.
2) Yaratma
Tabiattaki varlıkların ve olayların doğrudan kendileri bir
sanat eseri sayılmazlar. Doğal şeylerin bir sanatçı tarafından
işlenmesi ve düzenlenmesiyle bir sanat eseri ortaya çıkar.
Sanat, doğanın aynen yansıtılması değildir; nasıl bilim
varlıkları ve olayları çözmeye ve formüle etmeye çalışıyorsa,
sanat da varlıklarıve olayları anlamaya ve bilimden farklı bir
şekilde anlatmaya yönelmiştir.
.Burada kimi sanatçı resmi, kimi heykeli, kimi müziği, kimi
edebi sanatları kullanır. Ama her sanatçı gerçeği anlatırken
kendi tekniğini, kendi ruhunun yaratıcılığını ortaya koyar.
İhtimal ki, bir şey ortaya koymaya çalışırken kendi ruhunun
derinliklerindeki güzellik ideali ona yol gösterir. Sanatçıda
yaratıcılığı yönlendiren, onun hayal gücüdür. Reel varlıklar ve
olaylar onun hayal gücü ile birleşerek unutulmayan sanat
eserlerine dönüşebilir. Bu arada gerçek varlık ve olayların bazı
yönleri kırpılıp atılır, bazı yönleri sanatçının orijinal
yaratması, hem ele aldığı konular, hem kullandığı malzeme, hem
işleme tarzı ile onun kendine has üslubunu ortaya koyar
Çoğu filozof, gerçek sanatçıları bir deha olarak kabul eder.
Sanat eserleri de, bu dehanın çevredeki olayları ve varlıkları
kendi ruhlarındaki hayal gücü ile işleyerek değerlendirmeleri
sonunda ortaya çıkar. Sanat, insanın iç dünyasının eseridir ve
büyük ölçüde bireyseldir. Ama bütün diğer insanların iç
dünyasına da hitap ettiği için kısa sürede toplumsallaşmaktadır.
Hegel'e göre sanat, maddeye sokulan ve maddeyi kendine
benzeten sanatçının ruhudur. Bu yaratıcı ruh, heykelde ve
mimaride maddeye çok bağımlı iken, resimde maddeye tamamen
hâkim; edebiyatta ve müzikte ise maddeden âdeta kurtulmuş bir
haldedir. Sanat; fikirleri, hayalleri çeşitli şekillerde çeşitli
boyutlarda gerçekleştirme hareketidir. Ama bilimsel ve
teknolojik buluşlar bir sanat eseri sayılmazlar. Çünkü çoğu kez
sanatın yol gösterici ışığı olan güzellik ve beğenilme
değerlerinden yoksundurlar.
Karl R.-E. van Hartmann (1842-1906) sanatı bir somut idealizm
olarak nitelemiş; bunun temelinde de güzel idealinin
bulunduğunun savunmuştur. George Santayana (1863-1952) ve John
Dewey'e (1859-1952) göre de sanatsal yaratma, kişinin çevresiyle
etkileşiminden çıkar. Sanatçıda bir kişilik, hayalgücü, bilgi,
çevrede çeşitli şekiller, olaylar, sesler, malzemeler…
Dolayısıyla çevre sanatçıyı besler, sanatçı çevreyi değiştirir.
Resim ve heykelde antik Yunan, Roma ve hattâ Rönesans
sanatçıları klasik taklit sınırları içinde görünüyorlar.
Romantizm ve Realizm sanat akımlarına mensup olanların
eserlerinde de tabiattaki varlıklar ve olaylar gerçeğine yakın
bir şekilde taklit edilmeye çalışılıyordu. Ama biçimden ziyade
renk peşinde koşan izlenimciler, insanın bilinçaltını dışa
vurmaya çalışan ekspressiyonistler, gerçeklerden kaçıp "gerçek
üstü"ne ulaşmaya çalışan sürrealistler,edebiyat alanında da
temsilcilerini bulan sembolistler, Picasso'da zirveye çıkan
geometrik kübizm v.s. sanatta taklitten ziyade yaratıcılığı ön
plana çıkardı
Özellikle fotograf ve film teknolojisindeki gelişmelerle,
bilgisayarın ses ve görüntü işleme tekniklerinin gelişmesi bir
montaj sanatını ortaya çıkardı. Dada'cıların resimde bir tahta
çizip onu boyama yerine oraya gerçek bir tahta çakma gibi sanatı
tekrar reelleştiren girişimleri eskide kaldı. Şu anda
teknolojideki gelişmeler bir taraftan bilgisayarlar ve özel film
teknikleriyle hareketli görüntüler üzerinde birçok değişiklikler
sağlayan op-art ve çeşitli nesnelerin birleştirilmesiyle yeni
kompozisyonlar elde eden pop-art, çağdaş sanatçıyı yaratıcılıkta
yeni boyutlar geliştirmeye zorluyor.
3) Oyun
Bazı filozoflara göre, sanatın kaynağı eğlence ve oyundur.
İnsanlar zorunlu ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra amaçsız
olarak, hoşa giden bir takım oyun faaliyetlerinde bulunurlar. Bu
tür,hem bedeni dinlendirir hem hoşa gider. Bu tür faaliyetlerin
bir sonraki adı, kendini süsleme ve yakın çevresini hoşa
gidecek, beğenilecek bir şekle getirmedir.
Charles Bordele'e göre sanat böyle ortaya çıkmıştır. Bilim nasıl
akılla deneyden çıkmışsa, sanatlar da hayalgücü ve oyundan
çıkmıştır. E. Groesse de sanatın, amacı kendinden olan bir
faaliyet olduğunu, insanın bütün kuvvetini çeken ve kullanan bir
oyuna benzediğini söyler.O halde oyun sanatın kaynağı olmaktan
ziyade, insanın haz duyarak yaptığı özgürce bir davranış olarak
sanat faaliyetine benzemektedir
Shiller de, 'sanatın kaynağı oyundur' demekten ziyade gerçek
estetik dünyanın oyun dünyası olduğunu, insanın sadece oyunda
gerçek insan olduğunu, özgür davranmanın, hayal gücünü
gerçekleştirmeye çalışmanın orada mümkün olduğunu ve bu
faaliyetin sanata yakın olduğunu anlatır. Ancak başlangıçta
kendiliğinden ve tamamen özgürce olan oyun faaliyetinin zamanla
durulduğu, bir takım kurallara bağlandığı, iyice sembolize
edildiği görülür.
Oyun kısa sürede gerek ritmik hareketleriyle gerek müzik ve
giysileriyle taklidin etkisine girer. Oyun içgüdüsü taklit
tarafından kontrol edilmeye başlanır. Ama oyun faaliyeti daha
sonra gerek dansta, müzikte gerekse plastik sanatlarda ve
resimde görüldüğü gibi, diğer sanatsal çalışmaların kaynağını
oluşturmuştur. B. Croce, "Sanat, oyun değilse de o türden bir
faaliyettir"demektir. Çünkü sanatın özü ve amacı oyundan oldukça
farklıdır. Sanat yalnız taklit etmez; değiştirir ve yaratır. Bu
değiştiricilik ve yaratıcılığın arkasında o çok takdir edilen
sanatçı özgürlüğü vardır.
Kant, Shiller, Grant Allen, Spencer gibi düşünürler tarafından
desteklenen oyun teorisi bazıları tarafından eleştirilmiştir de.
Bunlara göre oyun fizyolojik ve sosyolojik bir yansımadır ve
hiçbir iz bırakmadan kaybolabilir. Oysa sanatla, sanatçının
hayal gücü, tekniği, aklı sanat eserinin yapıldığı madde üzerine
işlenir ve yüzyıllarca devam eder. Toplumlar ve gelenekler
değişince oyunlar değiştiği halde, sanat eseri yaşar. Hattâ
belli toplum yapısında sanatçının yaratıcılığı devam eder. Oyun
teorisi, güzel sanatların daha ziyade tiyatro ve gösteri
sanatları (spor dahil) ilgili alanlarındaki faaliyetler için
değerlendirilirse uygun olur.Bazıları oyun ve haz duygusunu
sanatın kaynağı sayarken, bazıları da bunları bir amaç olarak
ortaya koymuştur.
b) Sanat eseri
Aslında bir sanat eserini meydana getiren, daha doğrusu sanat
olgusunu çıkaran üç unsur vardır:
Sanatçı, sanat eseri ve sanat eserini anlayıp takdir eden
kişiler (alımlayıcı). Sanat eserini meydana getiren kişilere
sanatçı, sanat eserine estetik obje, sanat eseriyle estetik ilgi
kuran kişilere de estetik süje denilir.
Sanatçıyı diğer insanlardan ayıran, onun kişiliğidir. Onun
hayal kurma gücü, duyarlığı, duygululuğu, çağrışım zenginliği,
gerilim sürekliliği ve sabrı gibi özellikleridir.Sanatçı doğada
gördüklerini gerek şekil, gerek renk, ses ve gerekse anlatım
olarak aynen taklit eden kişi değildir. Onun görüşü başkadır,
seçişi ve anlatışı başkadır. Sanatçı yansıtan
değil, yaratan kişidir. Bazı kişiler sanatın bireyselliğine,
psikolojik özellik ve güçlerine önem vermişler; sanatçıları
olağanüstü kişiler olarak nitelemişler; hattâ bazıları
sanatçıları insanüstü kişiler ve dâhiler olarak görmüşlerdir.
Ama bazıları da onların üzerinde çevrenin etkisini, toplumun ve
eğitimin etkisini vurgulayarak, onları, çevrenin değişik bir
aynası olarak görmüşlerdir.Sanat eserleri, sanatçıların ortaya
koydukları estetik objelerdir. Bir heykel, bir tablo, bir beste,
bir bina, bir şiir, roman v.s. sanat eseridirler.
Sanatçıyı diğer insanlardan ayıran, onun kişiliğidir. Onun hayal
kurma gücü, duyarlığı, duygululuğu, çağrışım zenginliği, gerilim
sürekliliği ve sabrı gibi özellikleridir.Sanatçı doğada
gördüklerini gerek şekil, gerek renk, ses ve gerekse anlatım
olarak aynen taklit eden kişi değildir. Onun görüşü başkadır,
seçişi ve anlatışı başkadır. Sanatçı yansıtan
değil, yaratan kişidir. Bazı kişiler sanatın bireyselliğine,
psikolojik özellik ve güçlerine önem vermişler; sanatçıları
olağanüstü kişiler olarak nitelemişler; hattâ bazıları
sanatçıları insanüstü kişiler ve dâhiler olarak görmüşlerdir.
Ama bazıları da onların üzerinde çevrenin etkisini, toplumun ve
eğitimin etkisini vurgulayarak, onları, çevrenin değişik bir
aynası olarak görmüşlerdir.Sanat eserleri, sanatçıların ortaya
koydukları estetik objelerdir. Bir heykel, bir tablo, bir beste,
bir bina, bir şiir, roman v.s. sanat eseridirler.
Sanat eserlerinde, onları estetik obje haline getiren bazı
özellikler vardır. Biz buna estetik değer diyoruz. Yani eğer bir
eserin estetik bir değeri varsa, o eser sanat eseri
olabilir.Sanat eseri deyince, sanatın bütün alanlarında verilmiş
ve estetik değeri olan eserleri saymak gerekir. Belli başlı
sanat alanları ise şunlardır :
- Resim, grafik ve
plastik sanatlar
- Müzik
- Mimarlık
- Edebi sanatlar, roman, hikaye, şiir, tiyatro eserleri
- Sinema - Tiyatro sanatları ve dans
Verdiği eserler bakımından sanat ile zenaatı da
birbirlerinden ayırmak gerekir. Zenaat, faydaya dayalı ürünler
ortaya koymaya denir. Sanatta faydadan ziyade sanat kaygısı
egemendir; belli bir menfaat sağlamak amacıyla yapılan eserler
daha ziyade zenaat eserleridir. Bir sanat eserinin estetik değer
kazanabilmesi için, hiçbir çıkar düşünmeden o objeden haz duyan
ve onu takdir eden estetik süjelerin bulunması gerekir.
Güzel bir tablo karşısında duygulanmayan, çok güzel bir
konseri, bir tiyatro oyununu alkışlayamayan, güzel bir şiirden
ruhu kıpırdamayan kişiler karşısında sanat eserinin bir değeri
yoktur. Bazı estetikçiler, esas estetik olayın insanların
ruhunda meydana gelen özel duygular olduğunu iddia ederler.
Aşık Veysel'in "Güzelliğin on para etmez. Bu bendeki aşk
olmasa" dizelerinde olduğu gibi. Şurası bir gerçektir ki,
sanatçının ve sanat eserlerinin gerçek değerini bulabilmesi
için, insanların temel güzel sanatlar alanında bilgilendirilmesi
ve eğitilmesi çok yararlı olacaktır.
2. Estetiğin temel kavramları
a) Güzellik
Estetiğe bazıları "Sanat felsefesi" demesine rağmen "güzellik
felsefesi" diyenler de çoktur. Dolayısıyla bugün estetiğin en
temel kavram, güzelliktir. Güzellik, çağdan çağa, toplumdan
topluma ve insandan insana, hattâ insanın yaşına, mesleğine,
içinde bulunduğu sosyal ve psikolojik duruma göre değişen bir
değerdir. Zaten insan gerçek bir dünyada kendi koyduğu, yaygın
kabul gören değerleriyle yaşar
.Bilgilerimizi düzenleyen doğruluk değerleri, ahlâkımızı
düzenleyen iyilik değerleri ekonomimizi ve pratik hayatımızı
düzenleyen yararlılık değerleri ve estetik hayatımızı düzenleyen
güzellik değerleri vardır. Bu değerleri ortaya koyan, bir şeyi
iyi, güzel yapan insandır.
1) Güzel nedir ?
Felsefede güzellik Platon ile başlamıştır. Ona göre güzel (tokalon),
mutlak ve öz olarak idealar özlemindedir, Tanrı katındadır. O
güzellik her zaman ve her yerde geçerli olan mutlak
güzelliklerdir; zaman ve mekan dışıdır. Bu değişmeyen
güzellikler bu dünyada maddelere şekil verirler; ama madde zayıf
ve kararsız olduğu için, her şeyin aslı olan o güzellik ideleri
varlıklara tanrı olarak yansıyamazlar ve maddi güzellik
bozulunca da o güzellik kalmaz. Yani güzellik varlıklarda ve
olaylarda değil, onlara yansıyan idealar âlemindedir.
Plotinos ise güzelliği ikiye ayırmaktadır: Bunlardan birisi
nesnelerdir ve bunlar güzellik idesinden pay aldıkları oranda ve
sürede güzeldirler. Diğerleri ise özü gereği kendiliğinden
güzeldirler (erdem gibi). Plotinos beden güzelliğinden
başlayarak temizlene temizlene Tanrı güzelliğine giden mistik
bir yol çizer.
Aristoteles'e göre güzellik âhenktir, uyumdur. Bir bütünü
meydana getiren unsurlar birbiri ile uyumlu ise, o şey güzeldir.
Tabi burada simetri, orantı, tam uyum (precision) sınırlılık
gibi faktörler geçerlidir ve Aristoteles güzelliği âdeta
matematik olarak değerlendirir. Alman filozoflarından I. Kant,
güzeli bir estetik değer olarak hoş, iyi doğru ve yararlıdan
ayırarak, sanat güzelliği ile tabiat güzelliği farkını ortaya
koymaktadır.
Tabiat güzelliği tabiatın bir maddede amacına ulaşmasıdır;
bunun belli kuralları vardır. Sanat güzelliğinde ise çoğu kez
amaç, kural yoktur; hoşa gitme ve ruhtaki estetik duygu esastır
Tabiat güzelliği tabiatın bir maddede amacına ulaşmasıdır;
bunun belli kuralları vardır. Sanat güzelliğinde ise çoğu kez
amaç, kural yoktur; hoşa gitme ve ruhtaki estetik duygu esastır.
Fr. Shiller'e göre de güzelliğin bir duyusal bir de akli yanı
vardır. Güzellik, aklın, duyuların şekillenmesidir. İnsandaki
oyun içtepisi, akıldaki biçim içtepisi ile duyulardaki yaşama
içtepisini güzellik şeklinde birleştirir. Alman idealistlerinden
Shelling'e göre de subjektif ve objektif zıtlıklarının kalktığı
bir eserde yansıyan şey güzelliktir. Hegel'de ise güzellik
tekrar bir "ide" seviyesine yükselir. İde, hem doğru hem de
güzeldir. Güzellik idesi kendisini sanat eserlerinde gösterir.
Th. Vischer, estetiği "güzelin bilimi" olarak almakta ve
güzeli de "idenin görünüşe çıkması", duyular tarafından
algılanır hale gelmesi olarak tanımlanmaktadır. İde ile görünüşü
arasındaki uyum güzeli, uyumsuzluk ise çirkinliği ortaya
çıkarır. Vischer, tabiat güzelliğini de bir güzellik olarak
kabul eder ve hatta sanatı; tabiatın objektif güzelliği ile
insan hayalgücünün subjektif güzelliğinin birleşmesi olarak
tanımlar
. Varoluşçu (existansiyalist) filozoflardan Martin Heidegger'e
göre ise, güzellik "varlığın aydınlanmasıdır, doğruluktur."
Ancak bu doğruluk, mantıksal doğruluk değil, gerçek doğruluktur;
varlıkların içindeki doğruluktur. Varlıkların gizli olan
yapısını herkesin görebileceği şekilde açığa çıkarmak, güzeli
ortaya koymaktır.
Yukarıdaki gibi, güzeli bir "ide", bir ülkü olarak alan
metafizik güzellik anlayışlarının yanında, güzeli psikolojik
olarak alıp değerlendirenler de vardır. Th. Lipps, güzeli bir
insanın haz duyduğu, kendisini özgür hissettiği biçim olarak
algılıyor. Oysa fenomenciler bunu kabul etmiyorlar. Onlara göre
güzellik, seyredene bağlı olmayan, güzel olan varlığın yapısında
temellenen bir özelliktir. Güzel bir şey, onu güzel gören olmasa
da güzeldir. Güzellik ide de değildir, gerçeklik de; güzellik
gerçeğe dayanır ama onun aşar. N.Hartman, güzelliğin genel ve
tümel bir metafizik varsayımdan çıkartılması yerine güzel
varlıklardan, ontolojiden çıkartılması gerektiğini söyler.
2) Doğa güzelliği ve Sanat Güzelliği
Natüralistlere göre bir doğa güzelliği vardır ve bu, sanat
için bir model, bir örnek olmalıdır.Sanat, ancak doğayı taklit (mimeris)
olabilir. Dolayısıyla doğa güzelliği sanat güzelliğinden önce
gelecek ve ona kılavuzluk edecektir. Aristoteles'e göre de,
sanatın objesi doğadır. Ancak doğa her zaman güzel değildir ve
bazı çirkin ve feci doğa manzaraları sanat eserlerine
yansıtıldığında orada güzel olabilir
Impressionist sanatçılar, doğa güzelliğinin sanat için önemsiz
olduğunu vurgulamak için çirkinliklerin resimlerini
yapmışlardır.Kant, Hegel, Croce, Lukacs gibi düşünürler doğa
güzelliği ile sanat güzelliğini birbirlerinden ayırmışlardır.
Hegel'de sanat güzelliği doğa güzelliğinden üstündür. B.Croce'de
konuyu estetik bakış açısından ele alır.
Genelde doğa güzelliği estetik dışı bir şeydir; ama onun hoşa
giden, bize zevk veren yönlerini bir estetik obje olarak
görüyorsak, o doğa parçası güzeldir. Yani güzelliğin kaynağı
doğa ve madde dünyası değil, insanın kendi iç dünyasıdır. Çünkü
insan çevreye bakarken bir hayvan gözüyle bakmıyor; onun
psikolojik durumu, yaşı, mesleği, ümitleri, hayalleri v.s.
bakışa etki etmekte, onun güzel güzel veya çirkin görmesini
etkilemektedir.
İdealist estetiğe göre, sanat güzelliği doğa güzelliğinden
üstündür ve onu konu aldığında yüceltir. Buna karşı olan
natüralist ve materyalist estetik görüşüne göre ise, güzellik
her şeyden önce organik hayatın içinde, doğadadır. Sanat eseri
doğaya dayalı olmalıdır. Ancak güzellik üretim ilişkileri içinde
oluşan toplumsal bir değerdir
Resimde romantizm akımının büyük ustası E. Delacroix (1798-1863)
"biz romantik olduktan sonra dağlar güzelleşti" diyor. Buna
benzer şekilde Kant da "doğa, bir sanat esri olarak görüldüğü
zaman güzeldir", demektedir.
3. Güzelliğin nitelikleri
Güzelliğin objektif ve subjektif nitelikleri vardır.Subjektif
nitelikler kişiden kişiye, toplumlara ve yüzyıllara göre
değişebileceği için, burada kısaca objektif nitelikler üzerinde
durulacaktır. Objektif nitelikleri de içsel ve dışsal olarak
ikiye ayırmak mümkündür.
İçsel nitelikler şunlardır:
Bir eserin güzel olması, onun temsil ettiği ideyi yansıttığı
oranda artar. Güzel bir şey, idesine, özüne, avramına uygun olan
şeydir.
- Güzel eser, temsil ettiği şeyin tipine bir bütün
olarak uygun olmalıdır. At hörgüçlü olmaz, çınar ağacı çam
yaprakları taşımaz. Yetkin olmayan, tam olmayan şeyler güzel
değildir.
- Bir şeyin güzel olabilmesi için canlı ve anlatım gücü
yüksek olmalıdır. Güzelliğin dışsal - biçimsel nitelikleri
de şunlardır:
- Orantı ve simetri: Özellikle güzelliğin matematik
olarak belirlenmesi sırasında karşımıza çıkan ilk orantıdır.
Güzel, unsurların orantılı olarak birleşmesidir. Orantısız
şey güzel olamaz.
Platon'a göre güzellik, doğru orantıdan başka bir şey
değildir. Aristoteles'te ise güzel, düzene ve büyüklüğe dayanır.
Eskiden beri sanatçılar ve filozoflar tüm güzellikleri
açıklayacak büyülü bir matematik formül aramışlar ve bunun
"altın kesit" orantısında bulmuşlardır. Orantıya bağlı olan
güzelliğin bir başka niteliği simetridir. Güzel olan bir bütünün
parçaları arasında ölçüye dayalı bir düzen vardır. Doğadaki
güzellik büyük ölçüde simetriye bağlıdır. Canlıların bedeni sağ
ve sol olarak simetriktir. Sanat eserlerinin de güzel olarak
algılanmasında simetri çok önemlidir.
Uyum (harmoni): Bütün güzellikler için, parçaların uyumlu
birleşmesi önemlidir. Hem hareketli hem de hareketsiz bütünlerde
uyum önemlidir. Zaten uyum olmaz ise güzellik de kalmaz,
Sanatçı, evrendeki ve varlıklardaki gizli uyumu yakalayıp
onu eselerinde yansıtmak ister. Güzellik, bir varlıkta
karşıtların gerilimine dayanan bir uyumdur. Evrendeki bu uyum
sanat eserlerine de yansırsa, onlar da güzel olur. Harmoninin,
temelinde çoklukta birlik bulunur. Evrende herşey çok ve
karmaşık gibi görünür. Ama çoklukta birlik sağlanınca bir uyum,
bir güç, bir güzellik ortaya çıkar.
b) Güzellik- hakikat- iyi- hoş- yüce ilişkisi;
.Filozof ve estetikçiler güzeli tanımlarken, gerçek, faydalı,
iyi, hoş, yetkin, latif, yüce gibi nitelikler kullanırlar.
Güzellik, bazen bunlarla karıştırılır, bazen bu kavramlarla sıkı
sıkıya bağlanır. Güzel ile bu kavramlar arsındaki benzerlik ve
farklar nelerdir?
.Güzel ve hakikat (doğruluk)Eserlerin fikirlere ve özlere
uygun olması, onun doğruluğunu gösterir. Doğru ve güzel, bir
bakıma özdeştir. Boilau "hiçbir şey doğrudan daha güzel
değildir" diyor. Mistik idealistler, güzelliği, Tanrısal
doğrunun yansıması olarak görürler
Platon'da, Hegel'de doğa ve sanat eserleri ideyi yansıttığı
ölçüde güzeldir. Realistler de, sanat eserinin gerçeği doğru
olarak yansıttığında güzel olduğunu söylerler.
Oysa doğru ve güzel aynı şeyler demek değildir. Doğru, akla
hizmet eder, genel ve soyuttur. Oysa güzel, duygularımıza ve
hayal gücümüze hitap eder ve somuttur. Bazı doğruluklar
güzeldir, ama bazıları hayranlık, heyecan ve coşku uyandırmadığı
için güzel bulunmazlar.
Matematikteki, fizik ve kimyadaki bir çok doğru ile güzel
arasında ne bağlantı vardır? Bazen doğrulukla ilgisi olmayan,
hayal gücü ile yapılan eserler güzeldir. Doğruluk bir mantık
yargısı, güzellik ise bir değer yargısıdır. Bilimsel
doğrulukları ve sanatsal güzellikleri anlamak için ayrı ayrı
eğitim gerekir.
.Güzel ve iyi Sokrates, Platon, Aristoteles, Descartesçı ve
Kantçı filosoflar, ahlâkçı filosoflardır. Bunlar güzel ve iyi
arasında doğrudan bir bağlantı kurarlar. Güzellik; doğruluk,
dürüstlük ve iyiliktir. Güzel iyidir ve iyi güzeldir (kalo-kagathia).
H. Pierren "güzel, iyinin bir başka adıdır" diyor.
Ahlâkçı düşünürler sanatla ahlâkı birleştirip, güzelle iyinin
özdeş olduğunu savunuyorlar. J. M. Guyau'ya göre, iyi daima
faydalıdır, faydalı daima güzeldir; bu itibarla iyi de güzeldir.
Shaftesbury'ye göre de orantı ve düzenin olduğu yerde güzellik,
güzelliğin olduğu yerde erdem ve iyilik vardır. Oysa daha
yakından incelendiğinde, güzel ve iyinin böyle içiçe girmediği
görülür
.Güzellik ve iyilik kişiden kişiye, toplumdan topluma değişen
değerlerdir ama, iyilik daha değişkendir. Bir kişi için iyilik
olan bir davranış, onun rakibi için kötülüktür. Belli bir
durumda iyilik gibi gözüken bir hareket başka bir durumda
kötülük olabilir. İyi amaçlıdır, faydalıdır; güzelin ise her
zaman amaçlı ve faydalı olduğu söylenemez. İyilik akılla,
güzellik genellikle sezgiyle anlaşılır. İyiliğin belli yasaları,
bağımlılıkları vardır; güzellik ise özgürlüktür.
Ahlâksal iyi her zaman sempatik ve çekici değildir; güzel ise
insanları çeker ve heyecanlandırır. Bir sanat eserindeki çıplak
bir poz ahlâk bakımından kötü olabilir, ama güzel olması
mümkündür. Güzel, herkesindir; herkes güzellikler üzerinde
birleşebilir ama iyilikler genellikle çıkarlara ve durumlara
göre değişir. Güzel ve hoş Güzelin, hoşumuza gittiği için güzel
olduğunu düşünürüz. Hoşluk ta aklımızla değil, güzellik gibi,
duygularımızla ilgilidir. Hoşumuza giden şey, haz ettiğimiz
şeydir. Haz ve hoşluk güzel üzerinde yoğunlaşmış gibi gözükür.
Ancak güzeli, haz veren ve hoşa giden eserlere indirgemek doğru
olur mu? Güzel eserler hoştur, kişiye haz ve keyif verir. Ama bu
her zaman böyle olmaz.
.Her zaman bize hazlık ve hoşluk veren bir eser, bir durum
güzel olamaz. Belli bir durumda hoşumuza giden şey, durum
değiştiğinde hoşluğunu kaybeder. Hoşluk ve haz peşinde koşan,
bazen alçaltıcı durumlara düşebilir. Oysa güzel tutkusu insanı
büyütür, yüceltir, asilleştirir. Güzel, bizi sürekli kendine
çeken bir güçtür, kuvvettir.Haz ve boşluğun çekim süresi ise
fazla değildir. Güzel ve faydalı Antik Yunan filosofları güzel
ve faydalı olma problemini tartışmışlar; güzeli faydalı ve
kullanışlı olma ile tanımlamışlardır. Faydalı olan güzel, güzel
olan iyi ve aynı zamanda faydalıdır
Oysa Kant, güzel ve iyiyi birbirinden ayırınca, güzel ile
faydalı arasındaki bağlar da kopmuştur. Su faydalıdır ama, suyun
güzel ve faydalı olduğu durumlar aynı değildir. Bir yerde
gördüğümüz güzel bir çocuğun bize faydası yoktur. İçi sebze ve
meyvelerle dolu bir bahçe faydalı, ama içinde sebze ve meyve
olmayan bir park daha güzeldir. Güzel daima güzeldir; ama
faydalı geçicidir. Tıpta kullanılan ilaçlar ve bazı tedavi
yöntemleri faydalıdır, ama güzeldir denemez
Bazı düşünürler güzel ve faydalı arasında bir bağlantı
kurulamayacağını, bunları birbirine karıştırmamak gerektiğini,
daha doğrusu fayda ve çıkarın sanatı bozacağını iddia
etmişlerdir. Hattâ Schiller ve Spencer gibi düşünürler güzel ile
faydalının birbirine aykırı olduğunu savunmuşlardır. Ancak insan
giderek teknik bir çevrede yaşamak zorunda kalmaktadır. İnsan
madem ki doğal güzelliklerden uzak, teknik adamların yaptığı
âletlerle, onların oluşturduğu ortamlarda yaşayacaktır, öyleyse
bu çevrenin hem yararlı hem de güzel olması gerekir. Zaten
çağdaş hayatta da bir taraftan desinatörlük, çevre düzenleme,
bir taraftan ergonomi gibi bilgi alanları teknik âletlerin ve
ortamların hem faydalı hem de güzel olmasına
çalışmaktadırlar.Güzel ve yüce Estetikçiler tarafından yüce ve
yücelik de, güzellik gibi bir estetik değer olarak inceleniyor.
Sanat eserlerinde güzel ve yüce ideleri her zaman bir
arada bulunabilir mi? Her zaman değil. Hem güzel hem yüce olan
bazı sanat eserleri vardır; ama her zaman güzel olan yüce, yüce
olan da güzel olmaz. Yüce genellikle büyük ve sınırsız, insanı
ezen, kontrolü altına alan olaylar ve varlıklardır. İnsan ıssız
bir çölde tek başına kaldığında, bir fırtınaya tutulduğunda,
gece yıldızlı gökyüzünü seyrettiğinde, muhteşem bir mimari
eserle
karşılaştığında "yüce" duygusuna kapılır
Bazı büyük insanlar yüce olarak değerlendirilir. Bizi aşan,
hayran bırakan büyüklük ve kuvvetlere yüce deriz ve bunlar
güzeli aşarlar. Yüce, güzelden daha güçlü, korkutucu, ürkütücü
olabilir. Yüce olan bazı şeyler güzellik taşır, ama bazıları
taşımaz. Bu benzerliklerin dışında güzel ve âhenk, güzel ve
lüks, güzel ve latif gibi ikililerin de bazen birbirleriyle
yanyana durduğu ve birlikte değer lendirildiği görülmektedir.
Ancak bunlar da her zaman güzelle birlikte olan unsurlar
değildir.
B) Estetiğin temel sorunlarına yaklaşımlar
1) Estetik yargıların yapısı ve özellikleri
Yargı, var olan ve olmayan doğru veya yanlış olan şeyler
üzerinde ileri sürülen ifadelerdir. Felsefe tarihinde
Aristotales ve Kant, yargının üzerinde en çok duran
düşünürlerdir. Yargıları birçok şekilde sınıflandırmak
mümkündür. Ama burada incelediğimiz konu bakımından yargıları
bilgisel (cognitive) ve estetik yargılar olarak
ikiye ayırabiliriz.
Bilgisel yargılar, doğru-yanlış mantığına göre incelenebilecek
objektif yargılardır. Oysa estetik yargılar subjektiftir ve
doğru-yanlış mantığı ile değerlendirilemez. Felsefe tarihinde I.
Kantve L. Wittgenstein, estetik yargıların mantığını kurmaya
çalışmışlardır. Daha doğrusu estetik bilimini, bir estetik
yargılar mantığı olarak geliştirmişlerdir.
Estetik yargılar bilgiler gibi kavramlara değil insanların
duygularına bağlıdır ve mantıksal kurallara bağlanamaz. O,
insanların duyarlık, zihin ve hayalgüçlerinin özgür ve uyumlu
bir oyunu içinde ortaya çıkar. Estetik yargı, bir ahlâk veya
bilgi yargısı değildir. Onlar gibi objektif değil; haz duyma ve
duymamaya dayandığı için subjektiftir.
Estetik yargı, çıkar elde etmeye, kullanmamaya yönelik değil,
sadece seyredip beğenmeye bağlıdır. Estetik yargıları daha iyi
anlayabilmek için, kısaca onun özelliklerine bakmak gerekir.
Estetik yargılar bireyseldir. Herkes beğenisini hür olarak
değerlendirip ifade eder. Bu beğeni, kişinin duygularına
bağlıdır ve tamamen özeldir. Estetik yargılar subjektiftir.
Renkler, şekiller, sesler kişiler tarafından farklı
değerlendirilmiştir. Hoşa gitme ve güzel bulma olayları
mantıksal yargılar gibi değerlendirilemez. Kimse kendinin güzel
bulduğunu başkalarının da güzel bulmasını bekleyemez. Çünkü bu
yargıların subjektif (kişiye has) olduğu baştan kabul edilir.
Ancak burada bir yargı anarşisine de düşülmemelidir
Estetik yargılar ortaktır. Estetik yargıların şartsız bir
zorunluluğu yoktur. Ancak bu yargılar, sadece duyu hoşlanmasına
dayanan, hiçbir prensibe dayanmayan, tamamen keyfi olan
yargılardan da ayrılmalıdır.
Sanat eserlerini değerlendirmede pratik bir zorunluluk ta
vardır. Özgür olarak hüküm veren insanlar; o toplumda, o çağda
geçerli olan ortak estetik duyguya (sensus communis aestheticus)
göre hareket ederler. Bu duygu, subjektif olmakla beraber bütün
insanlarda ortaktır.
Estetik yargılar zorunludur. Bu zorunluluk ortak estetik
duygudan gelir. Güzelin dünyası hoş dediğimiz landadır.
Hoşluktan dolayı duyulan haz tamamen keyfi ve kişinin kendisi
için olduğu halde, güzelden dolayı duyulan haz başkalarında da
bulu-nur ve zorunlu bir hoşlanmadır. Bu haz bütün insanlarda
olması gereken bireyüstü bir hazdır.
Estetik yargılar geneldir. Gerçi estetik yargıların
özelliklerini sayarken onun bireysel olması üzerinde durduk. Ama
genel olarak değerlendirdiğimizde estetik yargının, birey -üstü
ortak estetik duygu prensibine dayanan zorunlu ve genelliği olan
yargılar olduğu ortaya çıktı. Bu, ideal bir durumdur. Bir kişi
güzel bulduğu bir şeyi, herkesin güzel bulmasını ve beğenmesini
ister. Ama farklı kültürlerden, farklı çağlardan, farklı eğitim
düzeylerinden insanları değerlendirdiğimizde, onların vardığı
estetik yargıların daha çok bireysel olduğunu görürüz.
Estetik yargıların genelliği, subjektif bir genelliktir. Sanat
tarihinde klasik olmuş resimler, heykeller, binalar; edebiyat ,
müzik gibi alanlarda bütün dünyada değerli bulunan eserler
varsa, bu genel estetik yargıların bulunduğunu gösterir. Estetik
yargılar relatiftir. Bir taraftan estetik yargıları bireysel ve
keyfi olarak kabul edip diğer taraftan da onu birey-üstü,
zorunlu ve genel geçer yargılar olarak anlattık. Burada birbiri
ile uzlaşmaz gibi görünen iki fikir ifade edilmiş gibi görünüyor
(antonimia). Oysa estetik yargılar dünyasında relatif geçerlik
olduğuna dikkat edersek, yukarıdaki zıt fikirler kendi
boyutlarıyla kendi yerlerine otururlar.
Bugünkü insanlık kültürü farklı merkezler etrafında gelişen
tarihi kültüre dayandığı için, dünyanın farklı bölgelerinde
farklı kültürler yaşamaktadır. Sanat eserleri kendi kültür
yapıları içinde ortaya çıkarlar. Bu eserleri değerlendiren
estetik beğeniler de kültürden kültüre değişir, yani relatifdir.
Ayrıca bir kültür içinde eğitim de insanların beğenilerini
değiştirdiği için, farklı eğitim düzeylerindeki insanların
estetik yargıları birbirinden farklı olacaktır. Ve son olarak
aynı kültür içinde aynı eğitim düzeyine sahip insanlar arasında
psikolojik yapı farklılıkları olduğu için bu da estetik
yargıların relatifliğini güçlendirecektir
.Estetik yargılar düşünseldir. Estetik yargının daha önce
sayılan özelliklerine zıt olan bu fikir, L. Wittgenstein'a
aittir. Ona göre, estetik yargının temelinde duygusallık yoktur,
bilgi ve düşünsellik vardır. Estetik yargıyı, konunun uzmanları
verir ve diğer insanlarda onlara uyarlar.
2. Ortak estetik yargıların olup olamadığı
Bir sanat eseri, onları yapan sanatçıların ve onları değerli
bularak alan, koruyan, seyreden, dinleyen, okuyan estetik beğeni
sahiplerinin ortak çabalarıyla ortaya çıkar. Estetikte en çok
tartışılan konuların başında, insanlar arasında ortak estetik
yargıların olup olmadığı konusu gelir. Bu alandaki fikirler de
iki zıt grup içinde toplanır:
a) Ortak estetik yargıların olmadığını ileri sürenler:
.Latincedeki "De gustibus non est disputandum" sözü (Türkçedeki
yaygın ifadesi "renkler ve zevkler artışılmaz") öteden beri
ortak estetik yargıların olamayacağını savunanların ana
dayanağıdır. Bunlara göre herkesin bir zevki, bir beğenisi
vardır. Kimi menekşeyi sever kimi orkideyi; kimi deniz kenarında
tatil yapmayı sever kimi yaylalarda; kimi halk müziğini sever
kimi klasik batı müziğini; kimi Picasso'yu sever kimi
Rafaello'yu . yani herkesin bir zevki ve beğenisi vardır ve
bunun doğruluğu ve yanlışlığı tartışılamaz. Herkesin zevki ve
beğenisi kendince doğrudur ve haklıdır. "onda ne buluyor"
diyebilirsiniz ama onun zevkinin nedenini soramazsınız
.Felsefe tarihinde estetik yargıların ve hattâ ahlâksal ve
mantıksal yargıların bile ortak olmadığını ve
tartışılabileceğini söyleyenler önce sofistlerdir, sonra da
duyumcular. Onlara göre, mademki bilgilerimiz duyumlarımıza
bağlıdır; o halde herkesin kendi duyumlarıyla oluşturduğu
bilgiler, verdiği hükümler doğrudur. Hiç kimse kendi
duyumlarının daha doğru bilgiler vereceğini savunamaz. Zevk ve
beğeniye dayanan estetik yargılarda ise hiç söyleyemezr
Kant, bu durumu şu şekilde açıklıyor. Bazı kişisel
hoşlanmalar, o kişilerin eğilimlerine ve kişisel özelliklerine
bağlıdır ve tartışılamaz. Ama estetik yargıların temeli olan
güzel, o kadar kişisel değildir. Herkeste bulunan ortak estetik
zevklere göre verilen bu estetik hükümler tartışılabilir. Ancak
gene de tarihin çeşitli dönemlerinde, çeşitli toplumlarda ve
hatta aynı toplumdaki değişik gruplar arasında birbirine zıt
estetik yargıların bulunduğu gözlenmektedir
Bunun nedeni, estetik yargının kültürel ve kişisel oluşudur.
Kültürü ve kişiyi etkileyen bütün faktörler estetik yargıyı da
etkiler. Bir toplumun değişik tarihi dönemlerinde değişik
estetik yargılar olabilir. Aynı zaman diliminde değişik dini,
milli, mahalli ve sınıfsal topluluklar birbirinden farklı
estetik değerlere sahip olabilirler. Bir toplulukta gençlerle
yaşlılar, eğitilmişlerle eğitilmemişler birbirlerinden farklı
zevklere sahip olabilirler. Dahası insanların, karakter, mizaç
gibi ana psikolojik özellikleri, herhangi bir zaman onların
psikolojik durumlarını etkileyen her türlü faktörler de estetik
yargılar üzerinde etkili olabilir.
b) Ortak estetik yargıların varlığını kabul edenler:
Daha önce estetik yargının özellikleri anlatılırken, bu
yargıların subjektif de olsa bir genellik ve zorunluluk
gösterdiğine işaret edildi. Bazı sanatçılar ve onların ortaya
koyduğu eserler çok seyerediliyor, dinleniyor, okunuyorsa,
bunlarda herkesin kabul ettiği yüksek estetik değerler var
demektir. I. Kant duyusal beğeniye dayanan bazı yargıların
tamamen sınırlı ve kısa süreli kişisel yargılar olduğunu, ama
gerçek estetik yargıların duyusal olmaktan çıkıp düşünsel düzeye
çıktığını, kişisel olmaktan çıkıp zorunlu ve genel geçerli hale
geldiğini söylüyor.
Baumgarten de güzelliği bir mantıksal kategori, "hakikatın
ikiz kardeşi" kabul ediyordu. Hatta bazı estetik yargılar
üzerine mantıksal yargılar kurup "bütün güller güzeldir",
"Picasso'nun bütün eserleri güzeldir" gibi objektif genel
geçerliği olan yargılara ulaşırız. Kant ayrıca beğeni
yargılarının insanların ortak estetik duygusuna dayandığını
söyleyerek de, insanlar arasında ortak estetik yargıların
bulunduğunu savunuyor
.Öte yandan L.Wittgenstein, estetik yargıları kişilerin zevkleri
, hoşlarına giden şey olmaktan çıkarıp tamamen uzmanlığa
bağlayarak, onların ortak ve değişmez olduğu konusunu iyice
vurguluyor. Yani estetik yargıların temelinden duygusallık
kaldırılıyor, düşünsellik ve bilgi konuluyor. O zaman, bilgiye
dayalı yargıların mantıksal doğruluğu gibi, kurallara uygunluk
esasına dayanan estetik yargıların da mantıksal doğuluğu ve
genel geçerliliği söz konusu oluyor.
Estetik yargı açısından, İtalyan estetikçi Benedetto Croce'yi
de ortak estetik yargıların olduğunu kabul edenler grubuna
koyabiliriz. O, bu konudaki fikirleri üçe ayırıyor.
1. Estetik yargı zorunlu ve genel geçerlidir diyen mutlakçılar
2. Haz ve acı gibi estetik yargılar subjektiftir, bunlar
üzerinde tartışma yapılamaz diyen şüpheciler (septikler,
relativistler ve psikologistler)
3. Bilim ve ahlak yargıları genel geçerli ve mutlak, estetik
yargılar değil diyen relatif relativistler.
Croce bunların hiçbirine katılmıyor. Ona göre sanat eseri
mantıksal kurallara, metafizik güçlere göre yargılanamaz. Bir
estetik değer vardır ve bu değer yargıları, bilim ve ahlâk
yargıları gibi genel geçerli ve mutlaktır. Ancak bu yargıların
temelindeki beğeninin ölçüsü sezgidir.
Terimler
Sanat eseri: Faydalı, iyi, yüce gibi kavramlardan sıyrılmış
olarak bizde estetik heyecan uyandıran eserlere sanat eserleri
denir.
Estetik: Duyusal faaliyetlerimizin güzelle ilgili
kısmını inceleyen sanat veya güzellik felsefesi
Mimesis: Taklit, sanatın esasının, insanların güzel şeyleri
taklit etmesi olduğunu savunan görüş.
Güzel: Estetiğin temel kavramı.
Poesis: Güzel sanatların bir dalı olan şiir.
Yüce: Büyük ve sınırsız, çeşitli yönlerden güçlü, insanı etkisi
ve denetimi altına alan varlık ve olaylar.
Oyun: İnsanların ve hayvanların, temel ihtiyaçlarını
karşıladıktan sonra amaçsız olarak yaptıkları hoşa giden
faaliyetler. Bazılarına göre sanatın kaynağı budur.
Estetik yargı: Sanat eserleri karşısında haz duyma veya
duymamaya, beğenme ve beğenmemeye dayanan subjektif hükümler.
Sanat: Birçok bölümleri, akımları, gösteri merkezleri olan
resim, tiyatro, müzik, edebiyat v.s. gibi sosyal faaliyet
alanlarına verilen ad verir ve diğer insanlarda onlara uyarlar.
|