Hıristiyanlık, başlangıçta çoktanrılı Roma’nın baskısı yüzenden rahat
yayılma olanağı bulamamış, ancak resmi din olarak kabul edildikten sonra
gelişme gösterebilmiştir. Batı Roma İmparatorluğu topraklarında yaşayan
Hıristiyan toplulukları 4. yüzyıla kadar inançlarını yayma konusunda
özgür değillerdi. Ölülerini gömerken gösterişli ayinler yaptıkları, bu
yüzden de kovuşturmaya uğradıkları için mezarlıklarını yer altında
yapmak zorunda kalmışlardır. Uzun ve karmaşık dehlizlerden oluşan bu
yeraltı şehirlerine “Katakomb” adı verilir. Araştırmacılar tarafından
uzun süre Hıristiyanların gizlice yaşadıkları şehirler sanılan
katakompların sonradan yalnızca ölü gömülen ve ibadet edilen yerler
oldukları anlaşılmıştır Nitekim, katakomplarda duvarlarına mezarlar
oyulmuş dar koridorlardan ve girişteki ibadet salonundan başka, yaşamaya
elverişli mekanlara rastlanmamıştır.
Hıristiyanlık, başlangıçta Yahudiliğin tasvir yasağını benimsediği için
ilk resim örnekleri, ancak 3. yüzyıldaki katakomb duvarlarında karışmıza
çıkar. Bu resimler genellikle çok basit ve şematiktir. Okuma yazma
bilmeyen Hıristiyanların vaazlarda anlatılan dinsel olayları gözlerinde
canlandırabilmeleri için yapılmışlardı. Aslında bu resimlerin her biri
basit birer semboldürler. Ama bu basit semboller bile, o dönemde inançlı
kişilerin zihinlerinde bir takım dinsel imgeler uyandırmaya yetiyordu.
Örneğin, Roma’daki Priscilla Katakombu’nda tasvir edilen İsa’nın oniki
havarisiyle birlikte yediği ve onlara kutsal ekmekle şarap dağıttığı Son
Akşam Yemeği sahnesi, ıncil’de geçen ve tüm Hıristiyanların bildiği bir
olaydır. Bu yüzden resmi yapan sanatçı, olayı ısa ile yalnız altı
havarisini basit bir sofra önünde göstermekle yetinmiştir.
Batı Roma, 4. yüzyıldan başlayarak Kuzeyli kavimlerin istilasına
uğramıştı. Amansız Hun akınlarıyla yurtlarından atılan Cermen ulusları,
Avrupa’nın çeşitli yörelerine yayılmışlar, zayıf düşen Roma bunlarla
başa çıkamamıştır. Ostrogotlar ve Lombartlar ıtalya’da, Franklar orta ve
batı Avrupa’da, Vizigotlar ıspanya’da, Vikingler ve Anglosaksonlar
ıskandinavya ve ıngiltere’de egemenlik kurmuşlardır. Romalıların
“barbar” saydıkları bu kavimlerin aslında kendilerine özgü uygarlıkları
ve sanatları vardı. Bu kavimler, Hıristiyanlığı benimsedikten sonra
yerleştikleri ülkelerin kültürünü de özümleyerek, 11. yüzyılın
ortalarına kadar güçlü bir sanat etkinliği yaratmışlardır. Bugün Osla
Gemi Müzesi’nde bulunan 9. yüzyılı ait bir Viking Gemisi’nin burnu,
Vikinglerin başarılı tahta oymacılı¤ını yansıtan güzel bir örnektir.
Erken Hıristiyan sanatının oluşumunda Helen-Latin kültürü kadar kuzey
kavimlerinin de katkısı olmuştur. Bu dönemin sanatı putperestlik
inançlarından izler taşımakla birlikte aslında tümüyle Hıristiyanlı¤ın
hizmetindeydi. Bu dönemde dinsel olmayan tek örnek, Bayeux Halısı’dır.
70 metre boyundaki bu ola¤anüstü yapıtta Normanların ıngiltere’yi
istilası anlatılmıştır. 6. yüzyıl başında ıtalya’nın Ravenna kentinde
yapılmış olan Ostrogot kralı Büyük Thedoric’in Mezar Anıtı ise erken
mimarlık örneklerinden biridir. Bu görkemli anıtta merkezi planlı, dışı
mermer kaplı Roma yapılarının etkileri kolayca farkedilir. Lombartların
7. yüzyılda Kuzey ıtalya’nın Perugia kentinde inşa ettikleri Kilise de
eski Yunan ve Roma tapınaklarını anımsatmaktadır. Benzerlik, özellikle
dışa açık sütunlu cephede ve üçgen alınlıklı çatı örtüsünde dikkati
çeker.
8. yüzyılda batı ve orta Avrupa’ya hakim olan Franklar, ünlü kralları
Charlemagne döneminde topraklarını daha da genişleterek, Avrupa’nın en
güçlü devletini kurmuşlardır. Charlemagne, bir cermen prensliğinden Roma
anlamında bir imparatorluk yaratmıştır. Kendini Kutsal Roma-Cermen
İmparatoru ilan etmiştir. Birleşik bir Avrupa’nın kurulması ve Batı
kültürünün temellerinin atılması bakımından önem taşıyan bu döneme
“Karolenj Rönesansı” adı verilmiştir. Bu dönemin en tipik mimarlık
örneği başkent Aachen’daki İmparatorluk Kilisesi”dir. Çevresi daha
sonraları Gotik üslupta yapılarla kuşatılmış olan bu kilise, sekizgen
gövdeli, yüksek kasnaklı, dilimli kubbeli bir yapıdır. Çevresindeki
yapılardan ayrı düşünülürse, anıtsal bir görünüm taşıdığı hemen
anlaşılır. Charlemagne’ın kurdurduğu bu merkezi planlı yapıya Ravenna’da
bulunan 546 tarihli bir Bizans kilisesi olan San Vitale’nin örnek olduğu
düşünülmektedir. Aachen şapeli’nin iç yapısı da ilginçtir. Sekiz masif
ayağı dayanan kubbeli orta mekan iki katlıdır. Bu mekan altta bir
koridor, üstte ise sütunlu galerilerle çevrilidir. Yapının dış
görünümündeki anıtsallık, damarlı ve renkli mermerlerle kaplı iç mekanda
daha da belirgindir.
Karolenj İmparatorluğu 10. yüzyılda ikiye bölünmüş, doğu kesimi Kral
Büyük Otto’nun yönetimine geçmiştir. Yeni bir canlanışa sahne olan bu
dönemin ve yörenin sanatı, “Otto Sanatı” diye tanımlanır. Bu dönemin
mimarlık yapıtlarına örnek olarak 11. yüzyılın ilk yarısında yapımı
tamamlanan Hildesheim’daki Saint Michael Manastırı gösterilebilir. Bu
kilisede bazilika planı uygulanmıştır. Vatikan’da bulunan San Pietro
Kilisesi’nin 16. yüzyılda çizilmiş eski bir resmi, bazilikal plan
tipinin ana hatlarını göstermesi bakımından önemlidir. Bu çizimde
görüldüğü gibi, erken örnekleri Geç Roma ve Bizans’a dayanan bazilikal
plan tipinde uzunlamasına ana mekan, sütunlara dayanan kemerlerle yan
mekanlara açılmaktadır. Bu yan mekanlara orta ve yan nefler denir. Orta
nefte, girişin karışsındaki duvar, yarım daire biçiminde dışarı
taşırılmıştır. Dini törenlerin yapıldığı, ilahilerin okunduğu bu bölüme
“Apsis” adı verilir. Genellikle apsis yönünde nefleri dik olarak kesen
uzun bir mekan daha yer alır. Kral galerisinin ve kilise orgunun
bulunduğu bu mekana ise “Transept” denir. Saint Michael Kilisesi’nde
olduğu gibi bazen giriş yönüne de ikinci bir transept eklenir, orta
nefle transeptin kesiştiği bölümler, birer kuleyle yükseltilirdi.
Yuvarlak kemerlerin, masif ayakların ve kalın duvarların kullanıldığı bu
yapılar, daha sonraki yüzyılda görülen Romanesk mimarinin öncüleri
olmuştur.
Gerek Charlemagne gerekse Otto döneminde el sanatları ve kitap resimleri
alanlarında da ilginç örneklerle karışlaşılır. Dini törenlerde
kullanılan 8. yüzyıla ait kutsal bir şarap kabı olan Tassilo Kalisi
(Kremsmünster Manastırı) hem biçim hem işçilik bakımından dönemin yetkin
bir örneğidir. III. Otto İncili’nin (Bayerische Staatsbibliothek,
Munich) altın kaplamalı ve değerli taşlarla süslü cilt kapağının
ortasında yer alan fildişi kabartma da dönemin ince el işçiliğini
gösteren güzel bir örnektir. Bu kabartmada “Meryem’in Ölümü” konu
edilmiştir.
Erken dönemde duvar resminin yanı sıra minyatür adı verilen kitap resmi
de yaygınlık kazanmıştır. Bu dönemin minyatür sanatında görülen
özellikleri başarıyla yansıtan örneklerden biri de 845 tarihli Bamberg
İncili’nde (Staadliche Bibliothek, Bamberg) yer alan Adem ile Havva
kompozisyonudur. Bu minyatürde Adem ile Havva’nın yaradılışından,
şeytana uyup yasak meyvayı yemelerine, cennetten kovulmalarına ve
yeryüzünde çileli bir hayat sürmelerine kadar geçen olaylar
anlatılmaktadır. Basit ve şematik bir anlatım söz konusudur. Bütün bu
olaylar şerit halindeki sahnelerde bir yazı okur gibi izlenebilir. Bu
özellik, Ortaçağ resminde yaygın bir anlatım biçimidir. Otto dönemine
ait kitap resimlerinde ise daha ileri bir aşamaya tanık olunur. Kral
Otto’ya sunulan bir kitabın (Musée Condé, Chantilly) ilk sayfasında
Hıristiyan dünyasının hakimi olarak tahtında oturan kral ve buyruğundaki
eyalet prensleri gösterilmiştir. Sahne, dengeli bir kompozisyon düzeni
ve başarılı bir renk uyumu içinde resimlenmiştir.
1066 yılında İngiltere’yi işgal eden Normanlar, yeni bir mimari üslubu
da beraberlerinde getirmişlerdir. Bu üslup ıngiltere’de “Norman üslubu”,
Avrupa kıtasında ise “Roman üslubu” adını almıştır. 1050’lerde başladığı
kabul edilen Romanesk, Avrupa’nın yeni bir canlanış dönemi olmuştur.
Özellikle Haçlı seferleri, değişik sınıftan kişilerin birbirine
kaynaşmasını sağlamış, kilise her tür sanatın koruyuculuğunu yapacak bir
düzeye ulaşmıştır.
Romanesk sanat deyince ilk akla gelen, Ortaçağ’ın büyük manastır
yapılarıdır. Bunlar, yalnız dinsel değil, sosyal ve kültürel
etkinlikleri de içeren yapı kompleksleridir. Romanesk kiliseler ise
kalın taş duvarları, masif kuleleri ve heybetli görünümleriyle kimi
zaman bir şatoyu anımsatırlar. Romanesk mimarlık üslubuna Avrupa’nın
değişik yörelerinde rastlanır. Ama en tipik ve anıtsal örnekler daha çok
Almanya, Fransa ve ıngiltere’de toplanmıştır.
Romanesk mimarinin en yaygın formu, çok nefli ve transeptli bazilikal
formdur. Bu üsluptaki kiliselerde orta nef ile yan neflerin bağlantısı,
11. yüzyılda yapımına başlanan Speyer Katedrali’nde olduğu gibi masif
ayaklara dayanan yuvarlak kemerlerle sağlanmıştır. Roma yapılarından
alınan yarım daire biçimli yuvarlak kemer, Romanesk mimarinin en
belirgin özelliklerinden biridir. Bu dönemde yapıların örtü biçimleri de
değişmiştir. Erken dönemlerde kullanılan ahşap kirişli çatılar bu
dönemde de kullanılmakla birlikte artık esas örtü biçimi, “tonoz”
olmuştur. Yuvarlak kemerlerle dörtgen bölümlerin oluşturulduğu neflerin
üzerini dilimli kubbeleri andıran çapraz tonozlar örtmektedir.
Bu dönemde mimarlık ön plandaydı, öteki sanat dalları ise onun zenginlik
ve anlamını arttırmak için birbiriyle yarışıyorlardı. Örneğin, Romanesk
heykel sanatı mimariden ayrı düşünülemez. 11. yüzyılda tamamlanan
Poiters’deki Notre-Dame Kilisesi’nin cephesinde ayakta duran, oturan,
bir konuyla ilgili olarak gruplaşan çok sayıda kabartma figür
görülmektedir. Bu kabartmalar, yapının cephesini görkemli bir biçimde
süslemekle kalmayıp, ona hareket, soluk alan bir canlılık da
katmaktadırlar. Romanesk heykel, yalnız cephelerde değil, iç mekanda da
mimari organlara bağlı olarak geniş yer tutar. ıçiçe geçmiş çok sayıda
figürden oluşan sütun ve ayaklar, bunun en ilginç örnekleridir. Kimi
sütun başlıkları da neredeyse birer heykele dönüşmüştür. Bu özelliği en
iyi gösteren örneklerden biri de Chauvigny’deki Saint Pierre
Kilisesi’nde bulunan sütun başlığıdır. Sanatçı, sütun başlığı gibi dar
bir alana yargı gününde günahların tartılması konusunu ustalıkla
sığdırmayı başarmıştır. Dönemin heykel ustaları yalnız yapı cephelerinde
değil, alınlıklarda, silmelerde, tunç ve ahşap kapı kanatlarında da
Tevrat ve ıncil’de anlatılan olayları ve kişileri betimlemekten geri
durmamışlardır.
Heykel alanındaki bu açılıma karışlık, dönemin resim sanatında özellikle
kitap resminde daha sıkı kalıplara, daha belirgin şemalara bağlı bir
anlatıma tanık olunur. 1188 tarihli bir Kitap Resmi’nde (Welfenchronik,
Weingarten Manastırı) İmparator Frederich Barbarossa ve oğulları Kral
Henry ile Kont Frederich betimlenmiştir. ılk göze çarpan özellik,
konuyla ilgili sahne düzenlemesinin statik bir soyut kalıp içine
alınması, nakış ögelerinin de bu soyutluğu arttırmış olmasıdır. Romanesk
duvar resimlerinde de aynı katı ve soyut anlatım kalıbı kullanılmıştır.
Bugün Barselona’da Catalina Güzel Sanatlar Müzesi’nde bulunan 1123
tarihli bir Duvar Resmi’nde, Hiristiyan dünyasının tek hakimi anlamında
betimlenmiş ısa fügürü, bu özelliği en iyi yansıtan örneklerden biridir.
Romanesk dönemi Ortaçağ’ın son büyük aşaması olan “Gotik dönem”
izlemiştir. 12. yüzyıl ortalarında başlayan Gotik sanat, Rönesans
dönemine kadar sürmüştür. Romanesk deyince akla manastır yapıları
geliyordu, Gotik denildiğinde ilk akla gelen ise, sivri çatı ve
kuleleriyle göğe doğru yükselen, dev boyutlu katedral yapılarıdır. Gotik
mimarlığın 1122’de Abbot Suger tarafından tasarımlanan, Paris
yakınındaki St. Denis Manastır Kilisesi ile başladığı kabul edilir. Ama
en yetkin klasik örnekler Fransa’nın Ile de France bölgesinde,
yapımlarına 13. yüzyılda başlanan Laon, Chartes, Reims, Amiens ile Paris
Notre-Dame Katedralleri’dir.
Katedraller, Ortaçağ kentlerine biçim vermiş, kent ekonomilerinin
gelişmesine önemli katkıda bulunmuşlardır. Bu dev yapıların
tamamlanması, çok kere yüzyıldan fazla sürüyor, kent, onun çevresinden
başlayarak halkalar halinde genişliyordu. Ayrıca yapı, il ve çevresinden
çok sayıda işçiyi kendine çekiyor, ekonomik etkinlik de o ölçüde
canlanıp büyüyordu. Bir Romanesk kiliseden çıkıp, bir Gotik katedrale
girildiğinde aradaki büyük fark hemen anlaşılır. Gotik katedrallerde
daha geniş nefler, daha ışıklı bir ortam ve kendini yukarlara çeken daha
hafif bir mekan ile karışlaşılır. Gotik mimarinin bu başarısı iki yeni
buluşa dayanır. Birincisi sivri kemerlere dayanan kaburgalı tonoz
sistemidir. ıkincisi ise yapıyı dıştan destekleyen payanda kemerlerinin
kullanılmış olmasıdır. Romanesk mimaride kullanılan yuvarlak kemerlerin
yerini Gotik mimaride sivri kemerler almıştır. Böylece kemere binen
yükün yanlara doğru zorlaması azaltılıp, aşağı doğru akması
sağlanmıştır. Ayrıca kaburgalı yapısıyla tonozun ağırlığı azaltılmış,
kemere daha az yük bindirilmiş olur. Ama kemerler sivri olsa da bir
ölçüde dışa zorlama söz konusuydu. Kemerleri taşıyan demet biçimi sütun
ya da ince ayaklar bu zorlamaya dayanmayabilirdi. Mimarlar bu sakıncayı
gidermek için kritik noktalarda payanda kemerleri kullanmışlardır.
Payanda kemerleri yapıların yan ve arka cephelerinin bir yapı iskelesi
görünümü almasına yol açıyordu. Ancak dış duvarların kitlesel
görünümünüde önlemiş oluyordu. yan ve arka cephelerin bu durumuna
karışlık, katedrallerin ön cepheleri gerçekten çok görkemli ve anıtsal
bir görünüm taşırlar. Ön cephelerde genellikle kapıların üstünde içeri
doğru kademeli olarak daralan büyük alınlıklar, kademeleri oluşturan
silmelerde ise çok sayıda aziz figürü yer alır. Orta bölümde vitraylı
yuvarlak bir pencere ile iki yanda dar ve yüksek pencereler bulunur. Üst
bölümde yine bir sıra aziz figürü taşa işlenmiştir. Her iki yanda ise
görkemli çan kuleleri yükselir. Klasik bir Fransız katedrali olan
Reims’in cephesi bu tanıma en iyi uyan örnektir.
Katedraller, Avrupa’nın değişik yörelerinde gerek plan gerek dış görünüm
bakımından farklı biçimler kazanmıştır. Gotik mimari ıngiltere’de
değişik özellikler taşır. İngiliz Gotik mimarı Lincoln Katedrali’nde
olduğu gibi, iç mekan örtüsünde de değişik ve ilginç uygulamalara
gitmiştir. Londra Westminster Katedrali şapelinde tonoz kaburgalarının
yelpaze biçimini aldığı görülür. Böylece taşıyıcı organlar, aynı zamanda
dekoratif bir işlev de kazanmışlardır. ıtalyan Gotiğinin başarılı
yapılarından biri olan Milano Katedrali’nin arka cephesinde ise mimar,
ustalıklı bir düzenleme ve ince bir taş işçiliği ile payanda
kemerlerinin yapı iskelesini andıran görünümünü gizlemeyi başarmıştır.
Gotik katedrallerde bütün ağırlık sivri kemerlerle sütun ve ayaklara
aktarıldığı için taşıyıcı öge olarak duvara gerek kalmıyordu. Böylece
ara bölümlere boydan boya pencereler açılabiliyor, bunlar da renkli
camlarla kaplanabiliyordu. Çeşitli motiflerle ve figürlerle süslenen bu
renkli camlara “vitray” adı verilir. Paris Notre-Dame Katedrali
cephesindeki “gül pencere”, dönemin vitray sanatının en görkemli
örneklerinden biridir. Gotik katedrallerde çok sayıda renkli pencere, iç
mekanın aydınlanmasını sağlamakla kalmıyor, renkli ışıklar yapının
içinde büyülü bir dinsel atmosfer oluşturuyordu. Gotik sanatta vitray,
iç mekana büyülü bir hava vermekle kalmaz, resim sanatını da kapsar.
Chartres Katedrali’ndeki vitrayda “Meryem’in Ölümü” sahnesinin büyük bir
ustalıkla betimlendiği görülür.
Heykel sanatı, Gotik dönemde de mimariyle bağıntısını sürdürmüştür. Bu
bağıntı özellikle cephe dekorasyonunda dikkati çeker. Katedralin bir
parçası durumundaki bu heykellerin, yapının yüksekliğine uygun olarak
normalden daha uzun yapıldıkları görülür. Bunlar donmuş gibi dimdik
duran figürlerdir. Heykel sanatındaki bu donmuşluk, 13. yüzyıl
ortalarında yumuşamaya, aziz figürleri bol giysileri içinde kımıldamaya,
donuk yüzlü melekler gülümsemeye başlarlar. Kucağında çocuk ısa’yı
taşıyan bakire Meryem heykellerindeki dini ağırlığın giderek dünyasal
bir ana oğul sevgisine dönüşüp, hafiflediği sezinlenir. Gotiğin son
döneminin resim sanatında da katı kalıpların gevşediğini, şematik
anlatımların yerini doğalcı betimlere bırakmaya başladığını görürüz. Ama
hem heykelde hem de resim sanatında doğal görünümü ön plana alan
örnekler ancak Rönesans döneminde ortaya çıkar.