İnsanlığın
Eskitaş çağlarından bu yana eserleri ile çizdiği grafik izlendiğinde,
küçük avcı topluluklarından köylere, köylerden site hayatına, site
hayatından kent devletlerine ve daha sonraları, imparatorluklar ile
diğer çeşitli devlet yönetimlerine varılır. Toplumun yapı ve kültürünü
oluşturan sonsuz faktörlerin kışkırttığı sanatçının eseri, dolayısıyla
toplum-sanatçı ikilisinin ortak malı olur. Ancak eser, sanatçıdan çok
toplum malı olarak kabul edilir. Bu nedenle sanatçıları, çeşitli kavim
ve milletlerin adına göre sıralıyoruz. Bu açıdan bakma, sanat eserinin
kişisel bir fantazi olduğu görüşünü de reddeder. Bu yüzden sanat eseri,
toplumsal yapıyı ve düşünüşü yansıttığı oranda, sanatçı kişiliğini ve
fantezisini de ortaya koymaktadır.
Réné Hygue’ün de dediği gibi sanat estetikle iç içedir. Çünkü çağların
dünya görüşleri, aynı zamanda estetik görüşleri de yansıtır. Sanat
eserinin bir dünya görüşü ürünü olduğu kabul edilince, Mısır mimarisinin
neden bir Yunan mimarisinden farklı olduğu anlaşılır. Gene aynı şekilde,
Hıristiyan ve İslam toplumlarının neden ayrı birer dünya görüşünü
yansıtan sanat eserine ihtiyaç duydukları da ortaya çıkar. Bu bakımdan
biz, devlet yapısının ve inançların, sanat eserinde payları olduğunu
anlıyoruz.
Toplum kültürünün sanatçı için ne denli itici bir güç olduğunu
biliyoruz. Örneğin, insan toplulukları site haline gelmeden önce,
sanatçının teknik yönden geliştiğine tanık olmuyoruz. Site, sanatçı
kabiliyetleri, devamlı bu yönde çalışmaya sevk etmiş ve sonunda anıtsal
sanatların ilk dönemi olan arkaik üsluplu eserlerin ortaya çıkmasında
başlıca rolü oynamıştır.
İnsanlık tarihi, büyük bölümler halinde üç önemli kültür dönemine
ayrılır. Bunlar, yağma kültürü, tarım kültürü ve bilimsel teknoloji
kültürüdür. İnsanlar bu kültür aşamalarının birinden diğerine geçebilmek
için, binlerce yıl çabalamak zorunda kalmışlar ve dolayısıyla büyük
acılara sebep olmuştur. Örneğin yağma kültüründen tarım kültürüne geçiş,
yalnız kişisel ıstıraplarla atlatılmamış, aynı zamanda insanoğluna çok
zor gelen, toplumsal yapılarının da tamamen değişmesine neden olmuştur.
Çünkü yağma kültürü içinde yaşayan insan, yiyeceğini doğada hazır olarak
bulmaya alışmıştı. İşte bu hazıra alışmadan, kendi ürettiği ürün ile
yaşama durumuna geçiş, yağma hayatının bütün gereklerini terk etmesini
zorunlu yapmıştı. Primitif halk sanatları’nın doğuşu, site ile birlikte
anıtsal mimarinin ortaya çıkışı, sanat eserinde kompozisyon fikrinin
idrak edilmesi, büyük dinlerin belirmesi hep tarımsal kültür döneminde
insanlığın malı olacaktı.
Yağma kültüründen sitenin doğmasına kadar geçen zaman içinde, sanat
eserlerinin üslubunda anıtsal nitelikler olmadığından, bu devrenin
eserlerine ‘primitif halk sanatları’ diyoruz. Primitif halk sanatları,
yarı tarımcı ve çobanlıkla geçinen toplumlarda gözleniyor. Bu sanatların
diğer bir özelliği, devlet kuramamış aşiret topluluklarının sanatı
olmasıdır.
Primitif halklarda görülen resimlerin özellikleri :
- Buzul
Çağı’nın mağara içlerinde yapılmış olan hayvan resimleri, bu halklarda
açık havadaki kayaların üzerine çizilmeye başlanmıştır. Ancak bu kez
Buzul Çağı’ndaki gibi yalnız hayvan değil, insan resimlerinin yapılması
da söz konusudur.ayrıca bu resimler, Buzul Çağı’nın tek tek yapılmış
olan hayvan resimleri de değildir. İnsan ve hayvan , bir konu
çerçevesinde bir arada resmedilmiştir. Yalnız konuya tahsis edilmiş
belirli bir yüzey düşünülmemiş, konu herhangi bir yüzeyin, bir parçasına
işlenmiştir.
- Buzul Çağı’nın hayvan resimlerini karakteri, hayvanın göz önünde
teşekkül eden optik görüntüsünde idi. İşte bu optik görüntü, hayvan
resimleri için aynı kalmakta, fakat insan , şematik ve çizgi halinde
gösterilmekteydi. Yani insan resmi, hayvan resmi gibi optik görüntünün
gözdeki yansımasına göre değil, uzuvlarının idrak durumuna göre
biçimlendiriliyordu. Demek ki insanın uzuvlarını idrak edip etmemesine
göre, yapısal olarak uzuvların yan yana sıralandırılması söz konusu
oluyordu.
- Mağara çağının birbirlerini kesen ve birbirleri üzerine resmedilmiş
olan figürleri bu kez birbirini kesmeyen fakat birbirleri ile ilişkili
olarak, bu konu çevresinde toplanıyorlardı.
- Cinsel uzuvların özellikle belirtilmesi, ilk kez primitif halklarda
görülüyor.
- İnsan figürlerinin iç formları belirtilmiyor. Figürler bir gölge resim
halinde gösteriliyor.
- İnsan başı önceleri gövde ve başa oranla, çok büyük resmediliyor.
Sonraları ise başın oransız olarak büyüdüğü görülüyor. Bu dönem Buzul
Çağı’ndan sonra ilk köylerin doğduğu sırada gözlemleniyor. - Resimlerde
av ve savaş sahneleri , hayvan sürüleri, dini danslar konu olarak ele
alınıyor. Yer yer tek bir hayvanın da resmedildiği görülüyor.
Primitif halklar, devlet kurar kurmaz, siteler halinde yaşamaya
başlıyorlar. İşte tunçun işlenmesi ve yazının keşfi de bu sıralara
rastlıyor. Demek ki site ile tarih başlıyor. Böylece insanlığın yeni
ihtiyaçları sanatta anıtsal nitelikli taş yapılara, heykellere biçim
veriyor. Bu önemli oluşum sonucu, sanatta ‘arkaik üslup’ dediğimiz
üslupta eserlerin doğması mümkün olmuştur. Arkaik üslup, anıtsal
sanatların ilk aşaması olarak kabul edilir. Arkaik üslup özellikleri,
her işi yapan köy insanı yerine, herkesin iş bölümü yüzünden ayrı bir
meslek sahibi olduğu toplum ortamında oluşudur. Bu nedenle belli bir
teknik yetkinlik, arkaik üsluplu eserin önemli bir isteği olarak
belirmiştir. Ölçü birimlerinin tespiti de bu devrede görülür. Geometrik
ve matematik ölçüler, yapıda geçerli olur. İş bölümü yüzünden sanatçı,
kendi alanında yeterince çalışmış, sanat eserinin vasat el işinden
farklarını anlamıştır. Daima kendi alanında çalıştığından, yeni
gözlemlerini eski eskilerinin üstüne katmasını öğrenmiştir. Bu
nedenlerle, arkaik üslupta çalışan bir sanatçının kişiliğinde, primitif
halk sanatlarının sanatçısına oranla, çok farklı bir sanatçı kültürü
doğmuştur. Arkaik resim sanatının özellikleri :
-
Arkaik resim sanatı, arkaik rölyef biçimlendirmesinin özelliklerini
taşır.
- Primitif halk sanatlarının resim anlayışı, arkaik resmin ilk döneminde
aynen görülür. Yani, çeşitli olayların şematik figürlerle ifade edilmesi
devam eder.
- Figürlerde, vücut cepheden, baş ve ayaklar yandan gösterilir. Vücut
normal ölçülerinde gerçeğe yakın olarak gösterilir. Kompozisyon içindeki
figürler birbirlerini kesmezler. - Yüzlerde kişisel ifade yoktur.
Figürler belli kişileri temsil ederler. Figürlerin büyüklükleri
toplumdaki mevki hiyerarşisine göre tespit edilir.
- Figür resimleri daima yazı ile yanyana ve içiçedir. Resimler, dinlerin
ya da devlet şeklinin yapısına göre temsil edici ya da hikaye edici bir
özellik taşır. Resimler süs niyeti ile yapılmazlar.
- Arkaik üsluplu resim, şematik, kaba ve katı biçimlerdedir. Bunlar, din
ve devlet kurumlarındaki önemli kişilerin hayatlarını sembolik olarak
yansıtırlar. Ya da o kişilerin bizzat kendisi olarak kabul edilirler.
Arkaik üslup niteliklerinin giderek ‘klasik üslup’a varması, toplum
yapısında ve teknik buluşlarda önemli gelişmelerin yapılmasını
gerektirir. Arkaik dönemde, yani tarımsal kültürlerin arkaik devresinde,
sanatçının tamamen din ya da devlet adamının emrinde olduğunu görüyoruz.
Klasik üslup ise sanatçıya farklı bir görev yüklüyordu. Böylece ele
alınan yapı dini değil, birinci planda saray ve devlet yapıları oluyor.
Fakat devlet yapısında din kurumunun etkisi heniz çoktur. Böylece yeni
bir sistem ve yeni bir dünya görüşünün ortaya çıktığı, eserlerin
özelliklerinden anlaşılıyor. Eğitimden aile anlayışına, devlet
kurumlarına, iş hayatına, devlet adamlarının yaşayış tarzlarına kadar
her şey değişiyor.
Klasik üsluplu resmin özellikleri :
- Konu
gene insandır. İnsan yapısı, doğa gözlemine göre biçimlendiriliyor.
Anatomi, doğru ve optik bir gözleme dayanıyor.
- Resimde insan, bir mekan içinde gösteriliyor.
- Resimlerde, tek ve üçlü figürler dikkati çekiyor. Pramidal
kompozisyon, tablo resimlerinin biçimlendirilmesinde önemli bir düzen
görüşü oluyor.
- Profan konular, dini konuları ikinci plana itiyor.
- Kapalı kompozisyon dediğimiz, bütün figürlerin tablo içerisinde yer
aldığı resim düzeni, dikkatle uygulanıyor.
- Resimlerde, tek bir noktadan gelen ışık değil, tablonun her tarafını
aydınlatan üniversal ışık önem kazanıyor. Yani ışık-gölge, vücutları ile
mekanı şekillendirmiyor. Işık-gölge, resim sanatının olgun klasik
devresinde yavaş yavaş ortaya çıkıyor.
- Vücut ve mekan, renk perspektifi ile değil, çizgi perspektifine göre
hacimleştiriliyor.
- Yüzlerin ifadesi heykelde olduğu gibi iç duyguları yansıtmıyor.
- Arkaik resmin mantıki ve yüzeysel vücut biçimi, tamamen ortadan
kayboluyor. Klasik üslup döneminden sonra, sanat eserlerinde başka bir
biçimlendirme tarzı görülür. ‘Barok üslubu’ adı verilen bu dönemde
krallıklar büyümüş, imparatorluk halini almıştır. Saray olanca
haşmetiyle gelişmiştir. Kentler büyümüştür. Sanatçı bu kez imparatorun
saray konuları yanında, halk tabakasının hayatını da resmetmeye
başlamıştır. Bu bakımdan ressam ya da heykelci, bir yanda saray
mensuplarını konu edinirken, diğer yanda halkın içindeki önemsiz
kişileri de tasvir etmeye başladığından, kişilere özgü doğal güzelliğin
keşfedildiği görülür. Barok üsluplu eserler, imparatorluklar gibi çok
karışık unsurların kompozisyonudur. Bir kere barok, son derece detaylı
bir sanat niteliğini taşır. Bu detaylılık, mimari olsun, heykel ve resim
olsun aynıdır. Yapılar bir süs ve azamet hastalığına tutulmuş gibidir.
Barok üsluplu resim sanatının özellikleri :
-
Kompozisyon bakımından klasik üsluplu resmin özellikleri bu devrede
ortadan kalkmaya başlar.Kompozisyon dağılır. Pramidal ya da üçlü
kompozisyon yerini dağınık, diagonal düzenlere bırakır. Kapalı
kompozisyon yerini açık kompozisyon alır.
- Resim yüzeyi, mimari yüzeyler gibi parçalanır, ayrıntılaşır.
- Vücut anatomisi küçük adalelere, damarlara kadar gösterilir.
- Dolayısıyla sağlam duruşlu, klasik vücut kuruluşu dağılır ve yerini
adeta bir adale yığını alır.
- Klasik üslubun durgun yüz ifadesi, yerini hisli, ıstıraplı ve neşeli
tavırlara terkeder. Duruk yüzler ve sade vücut hareketleri yerlerini
teatral denilen mübalağalı, hissi duruşlara, yüzlere, mimiklere, el, kol
ve vücut hareketlerine bırakır. Figürler, adeta tiyatro
sahnesindeymişcesine pozlar takınırlar. Sahte hareketli bir figür
topluluğu, süslü saray, ev ve kır atmosferi içinde kompoze edilir.
- Lüks, süs, tantana, ipekli kumaşlar, boya, peruka, dans gibi dünyevi
yaşamın fantazi züppeliği, resimlerin konusu olur. Hayvani arzuların
hüküm sürdüğü sahneler ortaya çıkar. Günlük ve anlık janr resimleri ilk
kez itibar görür.
- Manzara resmi, resim sanatında müstakil olarak kandini ilk kez
göstermeye başlar. Bu manzara ifadesi, klasik üsluplu resimlerde görülen
hayali ve itibari manzaralara hiç benzemez. Bunlar doğa karşısında etüd
edilmiş, figüre fon olmayan, müstakil açık hava resimleridir.
- Resimdeki hacim ifadesi ışık-gölge ile elde edilir. Klasik resmin
üniversal ışık anlayışı ortadan kalkar. Mevzi, tek noktadan gelen ışık
biçimlendirme de esas olur.
- Klasik resimde görülmeyen etin ten rengi, ifade edilmeye başlanır.
Şehvani duyguları belirten resimler ortaya çıkar.
- Hikaye etme düşüncesi ile kompozisyonlar düzenlenir.
- Çizgisel desenle biçimlendirilen klasik devre resminin objesi yanında,
barok resim, boyanın resmedilen şeyin maddesini yansıtmasını amaç
edinir. Boyanın madde güzelliği keşfedilir. Böylece tarihte ilk kez tuş
resminin ortaya çıktığı görülür. Doğa güzelliği yanında resimde ilk kez
beliren boya güzelliği, bir sanat değeri olarak kabul edilir.
- Barokun son aşaması olan rokoko ile üslup gelişimi, süsleyici ve
sahteci bir resim anlayışı içinde kendini tüketir.
Tarımsal kültürlerin sanat üslupları, bu özellikler ile binlerce yıl
devam eder durur. Ama sonunda tarım kültürü ve ekonomisi, yerini başka
bir dünya görüşüne, başka bir kültür ve ekonomiye bırakır. Öyle ki, XIX.
yüzyılın başından itibaren Parlementer- Bilimsel-Teknoloji çağı diye
yeni bir çağ başlar. Artık tarımsal kültürün bütün değerleri iflas eder.
Önce saray, sonra din ve kısa zamanda tarımsal kültürle ilgili bütün
kurumlar değişir. Askeri taktiklerden aileye ve milli eğitime kadar
herşey yerini yeni kurulan dünyaya göre ayarlar. Bu yeni oluşum,
insanlığın büyük ölçüde çarpıştığı, birbirini yediği yeni bir dönemi
hazırlar. Bilimsel araştırmalar, teknoloji ve parlementer düzen,
sanatçıyı da yeni bir ortam içinde bırakır. Sanatçı artık ona görev
veren sarayı yanında bulamaz ve yalnız kalır. Böylece sanat ilk kez, din
kurumları ve saray dışında sanatçının kendi kişisel görüşlerini
yansıtır. Bu yüzdendir ki, biz XIX. yüzyılın başından itibaren kişisel
görüşlerin kaynaştığı bir akımlar devrinin açıldığını görüyoruz.
Bilimsel Teknoloji Çağı’nın tarımsal kültürlerden ayrı, yeni bir arkaik,
klasik ve barok sanatı ortaya çıkar.
TARİH ÖNCESİ ÇAĞLARDA
ANADOLU
1-PALEOLİTİK ÇAĞ:
Bu
dönem insanlarının ilk yerleşim yerleri doğa şartları nedeniyle
mağaralar ya da kaya sığınakları olmuştur. Üretimden uzak, avcılık ve
toplayıcılığın esas olduğu bu çağ insanlarının bıraktıkları kültür
verileri genellikle, çakmak taşından yontularak oluşturulmuş delici ve
kesici aletlerdir.
Avrupa’nın birçok yerinde mağaralarda bu döneme ait resimler
bulunmaktadır. Örnek olarak Fransa’da Lascaux Mağarası, İspanya’da
Altamira mağarası sayılabilir.
Anadolu’da Paleolitik Çağ’da yerleşim yerleri : Antalya Beldibi, Karain,
Belbaşı, Öküzini, Adıyaman Palanlı, mağaraları v.b.
2-MEZOLİTİK
ÇAĞ:
Paleolitik Çağ’dan büyük farklılık göstermez. Paleolitik Çağ ile
Neolitik Çağ arasında bir geçiş dönemidir. Bu çağın en özgün buluntuları
‘mikrolit’ diye adlandırılan çakmaktaşından yapılmış geometrik biçimli
minik aletlerdir. Anadolu’da Mezolitik Çağ’da, Samsun Tekkeköy, Antalya
Beldibi ve belbaşı kaya sığınaklarına rastlanmıştır.
3-NEOLİTİK ÇAĞ:
Yeni Taş veya Cilalı Taş Devri olarakda anılır. İlk üretim ve mağara
dışında ilk köy yerleşimi başlamıştır. Yine bu çağda göçebeliğin yerini
tarım ve hayvancılık almıştır. Anadolu’da Söğüt Tarlası-Urfa,
Çatalhöyük-Konya, Hacılar-Burdur, Köşkhöyük-Niğde bu çağın önemli
yerleşim merkezleridir.
4-KALKOLİTİK ÇAĞ:
Avcılığa olan ilgi azalmış, mağara duvarlarına yapılan avcılıkla ilgili
duvar resimleri önemini kaybetmiş ve giderek ortadan kalkmıştır. Bu
dönemde genellikle çeşitli çanak-çömlekler üzerine geometrik bezemeler
biçiminde resim yapılmıştır. Anadolu’da Beyce Sultan-Çivril,Denizli ,
Fikirtepe-İstanbul, İkiztepe-Samsun ve Kumtepe-Çanakkale bu dönemin
önemli merkezlerindendir.
5-MADEN ÇAĞI:
Maden Çağı dört kısımda incelenir:
Eski Tunç (M.Ö. 2900-2000)
Orta Tunç (M.Ö. 2000-1500)
Son Tunç (M.Ö. 1500-1000)
Demir Çağı (M.Ö. 1000)
Bu
dönemde taş aletler yerlerini parlak perdahlı, yüzleri, kulpları, yiv
biçimindeki bezemeleriyle madeni kapların taklit edildiği çanak çömleğe
bırakmıştır. Anadolu’nun Maden Çağı, Orta Tunç döneminde itibaren tarih
çağlarına girer. Bu çağdaki yerleşim alanları, güneyde Çukurova ve Amik
bölgesinde, batıda Troia (Truva) çevresinde, İç Anadolu’da Ahlatlıbel,
Polatlı-Gordion, Alişar, Alacahöyük ve Kültepe’de ağırlıklı olarak
karşımıza çıkmaktadır.
İLK ÇAĞDA ANADOLU SANATI
1-HİTİT SANATI
Yakındoğu tarihinin Mezopotamya dışında en büyük kültürünü
kurmuşlardır(M.Ö. 2000) Merkezleri Hattuşaş’tır . Korunma amacıyla
yapılan surlar, kente girişi sağlayan kapılar yapılmıştır. Kapıların
altında ” Potern” denilen yeraltı yeraltı geçitleri bulunmaktadır.
2-FRİG SANATI
Merkezleri Polatlı yakınlarında Gordiondur (M.Ö. 8.yy). Megaron planlı
(bir giriş holü ve bunu izleyen büyük salondan oluşan yapı) yapılar en
fazla kullandıkları mimari yapı tipidir. Kaya mezarlarının yanısıra
tümülüsler (toprak yığması ile oluşan yapay tepelerden meydana gelen
mezar) aynı ölçüde önemlidir.
3-LİDYA SANATI
Merkezleri Sard’dır (M.Ö.2000). Lidya Tümülüsleri taştan yapılan bir
mezar odası ve buraya dıştan ulaştırılan yollar bakımından Frigya
tümülüsünden ayrılır. Lidya Sanatında küçük el sanatları yaygındır.
Lidya seramikleri biçim yönünden Yunan Seramiği’nden etkilenmiştir.
Fildişi oymacılığı ve altın işçiliği ön sıralarda yer alır.
4-URARTU SANATI
Başkentleri Tuşpa (Van) dır (M.Ö. 9-6.yy). Saraylar, tapınaklar, kuleler
ve benzeri eserler vermişlerdir.
ÖN ASYA UYGARLIKLARI
1-MISIR SANATI
Eski Krallık (M.Ö. 2900-2100)
Orta Krallık (M.Ö. 2100-1560)
Yeni Krallık (M.Ö. 1560-715)
Geç Dönem (M.Ö. 715-332)
Eski Krallık döneminde mezarlar basit odalar şeklindedir. Tuğla duvarlar
ahşap ile kaplıdır. Bunların üzerinde asıl lahdin bulunduğu yer
kirişlerle örtülür. Mezar odası ve tören yeri toprağın oldukça
altındadır. Buraya genellikle ölü heykelleri konulur. Bu gelenek ölünün
mumyalanması kadar önemlidir. Mezar odasının ve tören yerinin toprak
altında olmasına rağmen, toprak üzerinde, kenarları eğimli dikdörtgen
planlı bir yapı yer almaktadır. ‘Mastaba’ adı verilen bu düzenleme ile
birlikte piramitlere geçişin ilk adımı atılmış olur.
Mısır Mimarisi’nde Piramitler:
Keops, Kefren, Mikerinos piramitleri ile görkemli sfenks aynı döneme
aittir. Bu eserler Gize Ovası üzerindedir ve Mısır’ın sembolü olarak
kabul edilir.
Resim Sanatı :
Konu olarak, cenaze törenleri ve diğer dini gelenekler işlenmiştir.
Bunların dışında hükümdara hediye sunuşlar, tarlalarda çalışan insanlar
gibi değişik ve güncel konulara yer verilmiştir. Boya olarak, topraktan
elde edilen doğal renkler; fırça olarakda ucundan püsküller çıkana kadar
çiğnenmiş kamış kullanılırdı. Figürlerde, yüz profilden, gözler önden
görülürmüşcesine yapılırdı. Vücutta, omuzlar kalçaya kadar cepheden,
bacaklar ise profilden verilirdi.
2-MEZOPOTAMYA SANATI
Dicle ve Fırat nehirleri arası bölgeye verilen isimdir, iki nehir arası
anlamına gelir. Sümerler astronomi ile yakından ilgilenmişlerdir. Yüksek
tapınakları dini işlevinden ayrı olarak rasathane aracı olarak ta
kullanulmıştır. Mısır piramitleri ile aynı dönemde yapılan bu
kule-tapınaklar arasında birtakım benzerlikler vardır.
Heykellerinde, çoğunlukla ellerini göğsünün üstünde kavuşturmuş, tüylü
bir kürk giymiş, tapınan insan figürleri tasvir edilmiştir. Kabarma
konularında dönemin politik olaylarına yer verilmiştir.
ANADOLU’DA YUNAN - ROMA VE BİZANS SANATI
YUNAN SANATI
Mimari
Yunan mimarisinin ortaya koyduğu en önemli yapı tipi tapınaklardır.
Tapınaklar tanrının evidir. Dor Nizamı(Anadolu’da, Dor Nizamında yapılan
tapınaklara bir örnek Assos’taki Athena tapınağıdır) , İyon Nizamı(Efes
Artemis tapınağı), Korint Nizamı(Silifke civarında Uzunburç’ta bulunan
Zeus Tapınağı) olarak bölümler halinde incelenir.
Heykeltraşlık:
1.Arkaik Dönem (7.yy) : Mısır ve Mezopotamya sanatının etkileri görülür.
Frontal duruş devam etmektedir. Eller yumruk halinde aşağıya
sarkıtılmıştır. Adaleler kabarık bir haldedir. Vücut tamamen çıplaktır.
(örn. Delfi’de bulunan atlet heykeli)
2.Klasik Dönem (5. ve 4. yy): Vücut ağırlığının iki ayağa eşit olarak
dağıtılması yerine ağırlık bir bacağa bindirilmiş ve böylece bünye düz
bir hat yerine eğri bir hat çizerek daha gerçekçi bir görünüm
kazanmıştır.(örn. Miron’un disk atan heykeli)
3.Hellenistik Dönem (M.Ö. 330-30) : Heykellerdeki tanrısal ifade ortadan
kalkmştır. İnsan duyguları ve karakteri ana konu olmuştur. İdeal insan
yerini sıradan insanlara bırakmıştır.(örn. Laakoon ve oğulları heykeli)
ROMA SANATI
Bu
dönemde Tapınaklar,Forum,Bazilika gibi mimari kuruluşlar vardır.
Amfitiyatrolar, hamamlar, stadyum, hipodromlar sosyal hayatı
canlandırmıştır.
Romalılar Etrüsk yapı tekniği ve kireç harcı kullanarak kemer ve kubbe
tekniklerini geliştirmiş ve bunlarla geniş mekanlı binaların üstünü
kolaylıkla örtmüşlerdir. Roma’da M.S. 80’de yapılan Colloseum, Pantheon
Tapınağı, Pompei’deki evler bu dönemin başlıca yapıtlarıdır.
Heykellerinde ve kabartmalarında dini konular ağırlıktadır.
ERKEN HRİSTİYAN VE BİZANS SANATI
Bizans Sanatı , Roma İmparatorluğu’ndaki siyasal değişikliklerin bir
sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Büyük ölçüde Roma Sanatı ile ilişkili
bir sanat olmuştur. Hristiyanlığın yasak olduğu yıllarda dini
ibadetlerini gerçekleştirmek için katakomplar yapmışlardır. Burada
sembolik bir sanat vardır. Erken Hristiyan Sanatının gelişmesinde en
önemli bölge Kapadokya bölgesidir. Bu alandaki kaya mezarlarında birçok
resime rastlanır. Bizans Sanatı’nın dönemleri:
1.Erken Bizans Dönemi : 5. yy sonundan 726 yılına kadar devam eder. Bu
dönemde Hellenistik ve Roma sanatı özellikleri Bizans sanatı üzerinde
etkili olmuştur.
2.İkonoklaşma Dönemi : (726-842) Bu dönemde tasvir yasağı vardır.
3.Orta Bizans Sanatı : (842-1204) Bizans sanatının kendine özgü
karakterini bulduğu dönemdir. İslam uygarlığı ile beraber, ilkçağın
bilgi ve doğunun sanat zevkinin egemen kıldıkları bir dönemdir.
4.Son Dönem : 1261’den 1453’e kadarki son eserlerin verildiği dönemdir.
ORTAÇAĞ AVRUPA SANATI
ROMAN SANATI (900-1200)
Roman Sanatı’nın doğuşunu hazırlayan etken , kiliseyle devletin bir
sanat yarışına girmeleri olmuştur. Tamamen dinin etkisindedir ve dini
mimari görülür. Eski dönem bazilika planı esas alınmıştır. Fransa’da
Saint Etienne Kilisesi, Almanya’da Spayer Katedrali, İtalya’da Modena
Katedrali, Pisa Katedrali bu sanatın önemli örneklerindendir. Roman
sanatında heykel mimariyle birlikte verilmiştir. Skolastik düşünce devam
eder.
GOTİK SANATI (12. yy)
Yapılan eserlerin hepsinde bir bütünlük vardır. Çizgisel, sivri kemerli
ve köşeli biçim anlayışı taş, ahşap ve mermer dakorasyonda da ele
alınır. Gotik mimaride duvarlar önemini yitirmiş ve duvarlarda açılan
kemerler ve vitraylarla kilisenin içi dış dünyaya açılmıştır. Fransa’da
Notre Dame Katedrali, İngiltere’de Canterbury Katedrali, Almanyada
Elizabeth Katedrali, İspanya’da Burgos Katedrali ve İtalya’da San
Francesca Bazilikası Gotik Sanatın değerli örneklerinden bazılarıdır.
RÖNESANS SANATI (15. yy)
Avrupa’da Antik Yunan ve Roma medeniyetine ait unsurların ön plana
alınarak sanat, edebiyat ve bilimde 15 ve 16.yy ilk yarısında
gerçekleştirilen büyük gelişme Rönesanstır. Kelime anlamı ‘yeniden
doğuş’tur. İtalya’da görülmeye başlanmış ve buradan Avrupa’nın birçok
ülkesine yayılmıştır.
Ortaçağın skolastik düşünce sisteminin katılığı özellikle sanatçılarda
büyük tepki yaratır. Kilisenin, din adamlarının, insanların inançları
nedeniyle baskı yapmadıkları bir dünya özlemi başlar. Rönesansla
birlikte artık dinin sanat üzerindeki etkisi azalır ve sanatçılar artık
eserlere imzalarını atmaya, din dışında yapıtlar vermeye, tabiata ait
motifler yapmaya başlarlar.
Rönesans resim sanatı : Rönesansın resim sanatına kazandırdığı en önemli
katkı zenginleşen konulardır. Dini tasvirlerin yanında tabiata ait
motifler tüm canlılığıyla tuvallere taşınmıştır. Çeşitlenen konular
yanında, resim sanatçıları iç dünyalarını, kendi düşlerini özgürce
işleme serbestisini Rönesans ile kazanmışlardır. Bu dönemin önemli
ressamları olarak Giotto, Leonardo da Vinci, Tiziano, Raphael, Brueghel,
Albrecht Dürer, Michelangelo ve Ghiberti sayılabilir.
MANİYERİZM (16.yy)
Toplumsal gerilimler ve sorunlar sanatçıları büyük ölçüde etkilemeye
başlar. Bu etki , onların klasik çağın ve rönesansın özelliklerinden
giderek uzaklaşmalarına neden olur. Michelangelo’nun sanatının büyük
etkisi altında doğan bu yeni tarza ‘Maniera di Michelangelo’ ya da
kısaca ‘Maniyerizm’ adı verilir.
Sanatçılar seyredenleri sonsuza çekercesine mekan derinliği
kullanmışlardır. Bu derinlik nedeniyle seyredenler figürleri havada
duruyormuş zannına kapılırlar. Bu özellikle resime ince ve zarif bir
görünüm kazandırır. Rönesansta insan vücuduna verilen önem maniyerizmde
önemini yitirir. El Greco bu akımın öncülerindendir.
BAROK SANATI(17.ve18.yy)
Bu
üslubun oluşmasında ,İtalyan kilisesinin reforumları ve Otuz Yıl
Savaşları karşısında kendini yenileme çabaları temel etkendir.Barok
Sanatı Roma’da gelişmiş oradan bütün Avrupa’ya yayılmıştır.Barok
resminde sanatında ;insanlarda dini heyecan uyandırmayı amaçlayan
çarmıha gerilme, din yolunda öldürülme, göğe yükselme gibi konuların
yanısıra mitolojik konularda bulunur.Rönesanstaki denge kavramının ve
uyumlu ölçülerin aksine büyük bir hareketlilik göze çarpar. Bu sanat
tarzı dinin ve kilisenin egemen sınıf olarak gücünün artmasına yardım
eder. Öncüleri Rubens, Rembrand, Bernini’dir.
ROKOKO SANATI
Barok’tan sonra gelişen bir sanattır ve Barok’tan daha şaaşalı mimari
eserler verilmiştir. Öncüsü Geinsburg’tur.
XIX. YÜZYIL SONRASI SANAT AKIMLARI
1.NEOKLASİZM
Sanatta yeniden ilkçağ unsurlarının ön plana çıkması anlamına gelir. Bu
dönemde, eski Yunan ve Roma tarzı tekrar canlandırılmıştır. Bu akım
özellikle Barok Sanatı’nın aşırı süslemeciliğine duyulan bir tepkidir.
Neoklasik resim : Yeni tarzın teknik özellikleri, ışığın getirdiği
etkilerden uzak, perspektif ve derinlik aramayan, arka plana ağırlık
veren -keskinleşen- çizgilerdir. Bu akımın en büyük ustası Jacques Louis
David’dir.
2.ROMANTİZM
Romantizm’de sanatçı doğrudan kendisine yönelmiştir. Duyguları, iç
dünyası, kendi gücü onun tek kaynağıdır. Bu akımda sanatçının bireysel
olarak kendini yorumlaması, kişiliğinin duygusal yanını en iyi biçimde
anlatabilmesi onun başarısıdır. Bu akımın en önemli sanatçıları
Fransisko Goya, Teodore Gericault, Eugene Delacroix’tir.
3.REALİZM
En
önemli özelliği, gerçek olanı, gözle görülüp elle tutulanı tıpkı bir
ayna gibi ifade etmesidir. Realist sanatçı Courbert “ Ben hiç melek
resmi yapmadım, çünkü hiç melek görmedim” demektedir. Realist akımın
izleyicileri, bir sanatçının zengin ve görkemli dünyasını tasvir etmek
yerine dünya gerçeklerini gözler önüne sermişlerdir. Bu akımın öncüleri
Courbert, Corot, Millet ve Honore Daumier’dir.
4.EMPRESYONİZM
İzlenimcilik anlamına gelen empresyonizmde sanatçılar dış dünyaya ait
olanı; ışığı, renkleri, tepkileri, hüzünleri işlemekte ve yakalanan
anlık konuları resmetmektedir. Bu akım ışık ile resim yapma olarak
tanımlanmaktadır. İzledikleri temel kaynak güneştir. Konu ışık
yansımaları arasında kaybolmuştur. En önemli temsilcileri Manet, Monet
ve Renoir’dir.
5.POST EMPRESYONİZM
Empresyonizme tepki olarak doğmuştur. Bu akımın temsilcileri ışık
oyunlarıyla oluşan gelişigüzel kompozisyonları tekrar düzene koyarlar.
Van Gogh, Paul Gaugin, Cezanne ve Seruat bu akımın önemli
sanatçılarındandır.
6.FOVİZM
19. yy
ikinci yarısında sanata bakış açısı tamamen değişmiştir. Artık
sanatçının eserine özgürce sahip olma düşüncesi egemen olmaya
başlamıştır. Fovizm’de çiğ ve sert renkler kullanılması bu akımın
başlıca özelliğidir. Resim elden geldiğince sade ve temiz boyalıdır.
Önemli sanatçıları Henri Matisse, Brague ve Derain’dir.
7.KÜBİZM
Fovizm’den kopan sanatçıların oluşturduğu bir akımdır. Üçüncü boyutu
tuvalin üzerine perspektif olmadan getirebilmesi temel özelliğidir.
Cisimler parçalanır, öne arkaya katlanır, açılır. Pablo Picasso bu
akımın en önemli öncüsü olmuştur.
8.FÜTÜRİZM
20. yy
başlarında, Kübizm’e tepki olarak ortaya çıkmıştır. Bu akım çok az
sayıda ressam tarafından benimsenmiştir. Dış dünyayı bir tarafa
bırakarak tamamen iç dünyayı tuvale aktarır. Savaşların, hızlı
makineleşmenin insanın iç dünyasını, duygularını nasıl etkilediği bu
resimlerde rahatlıkla izlenebilir. Umberto Boccioni bu akımın öncülüğünü
yapmıştır.
9.EKSPRESYONİZM
Dışavurumculuk anlamına gelen bu akım empresyonizme tepki olarak
doğmuştur. Ekonomik sorunlar, siyasi karışıklıklar, sosyal
dengesizlikler sanatçiları ekspresyonizme doğru itmiştir. Bu akımın en
ünlü sanatçısı Edward Munch’tır.
10.SOYUT RESİM SANATI
Non-figüratif, Abstre, Non-objektif gibi isimlerle de bilinir. Doğuş
yeri Fransa’dır. Soyut resimde, ışık ve rengi kullanarak kompozisyon
oluşturma esası vardır. Sanatçılar iç dünyalarını ya da herhengi bir
objeyi tuvale aktarırlar. Jackson Pollock, Joseph Albers soyut resim
sanatının önemli sanatçılarındandır.
11.METAFİZİK
Varlığın, en genel prensipleriyle, temelindeki ilk nedenleri araştıran
bir disiplin anlayışıdır. Fütürizm’in hareketlilik anlayışına bir tepki
olarak ortaya çıkmıştır. Resim sanatında hareketliliği reddeder.
Sanatçı, akılcılıktan ve mantıktan uzak, tamamen düşlerden oluşan
kompozisyonlar oluşturur. Öncüsü Georgia da Chirica olmuştur.
12.DADAİZM
İsmini Fransızca ‘tahta at’ sözcüğünden almıştır. Bu akım sanatçıları
alışılagelmiş resim tekniklerini bırakarak gündelik kullanılan
kağıt,ağaç gibi eşyaları birbirleri ile birleştirerek ilginç eserler
ortaya koymuşlardır. İnsanlığı karamsarlığa, karmaşıklığa, ümitsizliğe
iten I. ve II. Dünya şavaşları akımın ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Akım, çocuksu heyecanlarla akılcılığı reddeder. dadaistler için mantık
sorularının sorulmadığı anlık duyguları yakalamak önemlidir. Hans Arp ve
Marcel Duchamp önemli temsilcilerindendir.
13.SÜRREALİZM
II.
Dünya savaşından sonra ortaya çıkan bu akım gerçeküstücülük olarak ta
adlandırılabilir. Sürrealistler, Freud kuramını sanatla birleştiren ve
ilk uygulayanlar olmuşlardır. İnsanın bir anlamda anlık ruhsal
çelişkileri, karşı çıkmaları ve buna benzer tepkileri sanata yansımış,
sonuçta bu akım doğmuştur. En güçlü temsilcisi Salvadore Dali’dir.
14.POP ART
II.
Dünya savaşından sonra meydana gelen köklü değişimlerin bir getirisidir.
Tüketimi çekici hale getirmek için reklamlar, renkli afişler, hatta
resimli dergi ve romanlar kullanılmaya başlanır. Pop Art Sanatı tüketime
yardımcı bir reklam aracı olarak doğar, gelişir. Claes Oldenburg bu
sanatın öncüsü olmuştur.
KAYNAKÇA:
Semra Deniz, Selim Aydos, Sanat Tarihi, Ankara
1993
Adnan Turani, Dünya Sanat Tarihi, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara,
1983